Mayıs 1453... Konstantinopolis... İmparator
Konstantin’in payitahtı Türk kuşatması altındadır ve
“hem çok lezzetli hem de çok zehirli bir meyve” olarak
anılan Bizans başkenti düşmek üzeredir. Siyah baş
örtüleriyle Rum kadınlar acele adımlarla kiliselere
girip, acele adımlarla kiliselerden çıkarak son bir
umutla Tanrılarına yakarmaktadır: Bizi ve imparatorumuzu
koru! İstanbul’un altın sarısı mayıs güneşinde, şehrin
üstüne gökkuşağından bir tül gibi gerilmiş baharın
kokularını, renklerini hüzünle duyumsayarak bekleşen
Bizanslılar, kendilerini hapsettikleri surların
gerisinde; İstanbul Boğazı’nı ve boğazın iki yakasının
kıyılarına mücevher gibi serpilmiş muhteşem erguvanları
görmekten mahrumlar.
 
...
Biz “İstanbul’un fethi” diye anar ve anlatırız; bu büyük
fetihten sora “Fatih” unvanını da kazanacak olan Sultan
Mehmet’in Konstantinopolis’i ele geçirmesini. “Bir çağı
kapatıp bir başkasını açan” bu tarihsel olayı,
atalarımızın naklettiği gibi bir zafer olarak okuruz.
Öyledir de gerçekten... Sadece bir kent değil; uğurlu
bir mücevher, bir yeryüzü cenneti olarak İstanbul,
asırlar boyu bütün hükümdarların rüyalarını süslemiştir
ve onu ele geçirmek de sadece bir zafer değil;
zaferlerin en büyüğü, en güzelidir.
Peki ya “öteki”ler için!
İmparatorluklarının merkezini, başkentlerini, etrafına
kıskançlıkla kat kat surlar çektikleri bu kıymetli
hazineyi, sözün gerçek anlamıyla her şeylerini kaybeden
Bizanslılar için!..
İstanbul’da Bizans egemenliği 1143 yıl, on ay, dört gün
sürdü. Dile kolay... Bin yıldan fazla bir zaman sonra
sadece kentteki egemenliklerini değil, tüm varlıklarını
kaybedecek Bizanslılar için “şehrin düşmesi” ne anlama
geliyordu? Kentin tepelerinden göz alabildiğine uzanan
eşsiz manzaraları, limanları, ormanları, koyları ve
içinde binlerce yıllık bir yaşamın kültürel birikimiyle
o büyülü güzelliği sonsuza dek yitirecek olmak duygusu;
savaşın kendine özgü tedirginliğinden ve kuşatmanın
korkularından güçlü müdür?

...
Konstantiopolis’te, kilise korosunda ilahiler söyleyen
keşişin de kente adını veren imparatorun da kaftanları
erguvan renginden işlerle süslenmiştir. Erguvan; sadece
kentin boğaz kıyılarının değil, orada bin yıldır
haşmetle durmakta olan bir uygarlığın da simgesidir 15.
Yüzyılda. Akdeniz’den, Filistin topraklarından Doğu
Romalı atalarının getirip İstanbul’a armağan ettiği
“kutsal ağaç”... Hıristiyanlar, neredeyse tarihlerinin
başlangıç noktası olarak gördükleri dramatik “ihanet”te
erguvan ağacına efsanevi bir rol biçer. İsa Peygamber,
havarilerinden birinin ihanetiyle Roma askerlerinin
eline geçmiş ve çarmıha gerilmiştir. İşbirlikçi Yahuda,
pişmanlık ve utanç içindedir. İhanetin yarattığı vicdan
azabına katlanamaz ve bir erguvan ağacında intihar eder.
Ağacın beyaz çiçekleri de Yahuda’nın utancıyla sarsılır
ve kıpkırmızı kesilir. Masumiyetin beyazı pişmanlık ve
utanç ateşiyle kızarmıştır. Artık utangaç bir bahar
çiçeği olarak, yılda yalnız üç hafta çiçek açacak;
çiçeklerinin beyaz yapraklarını, her defasında, bu acı
verici olayı hatırlatırcasına kızartacak, sonra o artık
kendi adıyla anılacak kadar eşsiz, göz alıcı renge;
erguvan rengine boyayacaktır.
 
...
Gerçekten de utangaç bir bahar çiçeğidir erguvan.
Boğaziçi’nin iki tarafında ama özellikle Anadolu
yakasında, nisanın ikinci yarısından başlayarak mayısın
sonlarına kadar; yamaçlar pembe-eflatun erguvan rengine
boyanır. Doğu Romalılar kutsal bir ağaç olarak
getirdikleri ağacın İstanbul’u ne kadar
güzelleştirdiğini görmüş olmalılar ki -biz bugün önemli
bir bölümünü kaybetmiş olsak da- İstanbul’un tüm
tepelerini erguvanla donatmışlar. Doğu Roma’nın devamı
olan; ama artık Hıristiyan dinini benimsemiş, onun
merkezi olmuş imparatorluklarının da resmi rengi olarak
seçmişler erguvan rengini. Osmanlı döneminde daha
sessizce; ama keyifle sürdürmüş bir aylık saltanatını.
Günümüzün örselenmiş İstanbul’unda, Boğaziçi’nde fırsat
bulduğu her yerden başını uzatıp varlığını sürdürüyor
olması da efsanevi bir direnç örneği değil midir?
“Bu kent hâlâ o çiçeklere layık mı dersiniz?” diye
sormuştu bir yazısında gazeteci Haluk Şahin; “Öyleyse,
niçin kutlamıyor mor salkımların ve erguvanların
gelişini? Örneğin, Amerikan başkenti Washington’ın nisan
ayında Japon kirazı ağaçlarının çiçek açışını kutladığı
gibi”... Gerçekten de İstanbul’un çocuklarını baharın o
parlak sarı günlerinden birinde İstanbul boğazına
götürüp erguvan ağaçlarını ve kentin tarihindeki yerini
anlatan bir okul var mıdır?
Cereis siliquatrum... Baharın erkencisi, doğanın derin
kış uykusundan ilk uyananlardan biri. Utancın rengi
erguvani, İstanbul’un harika yeşilleri ve boğazın mavisi
arasında durup, kısa ama unutulmaz bir renk gösterisi
yapar. Şairlere ilham verir... Hilmi Yavuz’un sadece
şiirinin değil, bir kitabının adı da Erguvan Sözler:
Kim bilir ki dün’dür,
ölgündür kalbimiz
Yollarsa her zaman biraz
küskündür
Yokuşlarda ve inişlerde...
Zamandır seni sardığım kumaş
Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş...
Erguvandın, kayboldun
dile gelişlerde.
Bütün güzel şeyler kısa sürer. Bu basit klişe, hayatın
acımasız bir gerçeğini açıklıyor. Erguvan da; ancak
anlık bir zevk sunar. Sonra kaybolur. Erguvanı yalnızca
o kendisini göstermek istediğinde görebilirsiniz. O da
işte; kısa bir an görünür; ve çok sonra yine gelmek
üzere çabucak gider. Sahip olunamayacak kadar güzeldir.
Edip Cansever’e kulak verin:
Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik,
erinç, coşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla
Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan
imparatorluğu.

İstanbul baharı: “Olanca görkemiyle, uçsuz bucaksız
bir erguvan imparatorluğu”. Anadolu Hisarında,
Beykoz’da, Kandilli’de bir erguvan gölgesidir bahar.
Nefis kokular içinde bir gölgelik...
Refik Halit Karay, İstanbul’u, “sırf baharı seyretmek
için kurulmuş bir köşk”e benzetir. İşte o köşkün en
muteber köşelerinden biridir erguvan gölgeleri.
Karay’ın, “altın üzerinde elmas, billur içinde şarap ve
güzel gözlerde ihtiras gibi birbirine çok yakışan,
birbirine güç ve anlam veren, kısacası birbirini
tamamlayan iki farklı güzellik” olarak tarif ettiği
İstanbul ve baharı; bir erguvan ağacının altında seyre
dalmak için birkaç haftamız var yalnızca.
...
İmparator Konstantin, öteki Bizans kralları gibi büyük
sarayın mor odasında dünyaya gelmişti. Surların içi
fetihçi Osmanlı leventleriyle dolduğunda üzerinde kutsal
simgelerle donatılmış erguvani kaftanı vardı.
İmparatorun taçları ve kaftanlarının insan eliyle
yapılmış olmadığına inanıyorlardı. Büyük Konstantin’e
bunları bir melek getirmiş ve Ayasofya’da saklanıp ancak
en ciddi ve ehemmiyetli olaylarda giyileceklerini
bildirmişti. Ağır altınlarla bezeli erguvan kaftanı ve
yine erguvan rengi ayakkabılarıyla ülkesinin son
anlarını bekledi. Artık tarihin bu büyük başkenti, tam
da simgesi olan erguvan ağaçlarıyla süslenmişken, bir
başka tarihi başlatmak ve bir başka büyük imparatorluğa
tanıklık etmek üzere el değiştiriyordu.
İstanbul bir daha el değiştirmedi. 500 yılı aşkın
zamandır bir büyük savaşın yıkımını yaşamadı. Ama
erguvanları hiç eksik olmadı. Her yıl kısa bir şölen,
doğanın bir göz kırpması olarak süründüler Boğaziçi’nin
yanaklarına...
Mayıs sonuna kadar erguvanlarımız var... Sonra...
Sonra ıhlamurlar geliyor... |