Kayıp
şehir Maccu Picchu’ya ulaşmak için kullanılan uzun, dik
patika, sadece üstü ot bürümüş basit bir yol değil;
boyutlar arasında yolculuk yapmak için kullanılan bir
araç sanki. Atılan her adım bilinen dünyanın
sınırlarından uzaklaşıp yabancı, esrarengiz bir mabede
taşıyor bizleri.
Peru’nun Cucho şehrinin yaklaşık 70 kilometre
kuzeybatısındaki Machu Picchu dağının zirvesinde inşa
edilmiş bu gizemli şehir, akla hemen hemen her masalda
karşımıza çıkan “Kaf Dağı”nı getiriyor. Yerden görünmesi
imkânsız taş yapılar, burasının neden yüzyıllar boyunca
kimse tarafından bulunamadığının en açık kanıtlarını
gösteriyor.
Dağın zirvesine yaptığımız, zorlu ama bir o kadar da
keyifli yürüyüşün sonunda gerçekten inanılmaz bir
manzara karşılıyor bizleri. Tüm yapılar tabiatla o kadar
iç içe ki sanki evren bu şehri kendi kendine inşa etmiş.
Bir gökdelen edasıyla göğe tırmanan taraçalar, hiç sıva
kullanılmadan şaşmaz bir incelikle yapılmış evler,
tapınaklar...
İmparatorluk mezarlığı bu değişik kültürün ipuçlarını
hemen kulağımıza fısıldamaya başlıyor, dikkatle
incelendiğinde büyük kayanın üzerine kazınmış figürlerin
İnka uygarlığındaki üç aşamalı varoluş sürecini
anlattığı anlaşılmakta. Yılan sembolü birinci aşama olan
yeraltını; yani doğumu ve ölümü simgelemekte. İkinci
aşama olan yaşam, jaguar sembolü olarak kazınmış taş
duvara. Son ve en yüce aşama olan ruhani hayat,
tanrıların katında yeniden varoluş ise, dağların
zirvelerinden sonsuza doğru kanat çırpan akbaba ile
tasvir edilmiş. Yerden binlerce metre yüksekte,
bulutların arasındayken, hiç tanımadığımız bir
uygarlığın bilgeleri, bize bir kere daha düşündürüyor
yaşam döngüsünü…
İçimizi kaplayan ürperti attığımız her adımla biraz daha
artıyor, biz de manyetik açıdan dünyanın köşe
taşlarından biri olduğuna inanılan bu bölgenin etkisinde
kalıyoruz. Astronomi uzmanı olan İnkalar, takvimlerini
inanılmaz bir mimari beceriyle, taş bina ve anıtlardan
oluşturmuş. Yılın sadece belirli günlerinde, belirli
noktaları aydınlatan pencereler, saatlerdeki akrep ve
yelkovanları oluşturuyor aslında. Güney yarıküre için
yazın şefkatli günlerinin bitip, kışın zalim soğuğunun
başlaması anlamına gelen kış dönümü, yani 21 Haziran
günü, bilge rahipler, İntiwatana yamacından attıkları
bir diskle güneşi saygıyla uğurlar, bir sonraki yaz
yeniden gelmesi için dualar okurmuş…

Bir merdiven gibi gökyüzüne doğru basamak basamak
tırmanan taraçalar, sarp bir dağda tarım yapmak için
geliştirilmiş en mükemmel yöntem belki de. Tabiatla
beraber yaşamak yerine ona sahip olmak adına güzel
dünyamızı nasıl acımasızca katlettiğimizi düşünmeden
edemiyoruz, bu basit fakat verimli tekniği görünce. Bu
noktada, sadece tabiatı değil, yaşam tarzlarına verilen
zararı düşünüyoruz ister istemez. Acımasız İspanyol
sömürgecilerin, okyanusun diğer tarafından hiçbir
şekilde haberi olmayan bu özgün kültürü, ne kadar
bencilce ve vahşice yok ettiklerini bir kez daha
hatırlıyoruz.
İspanyollardan kaçmak için bu bölgeye gelen İnkalar,
aslında daha önce bir başka uygarlığın da yaşam alanı
olarak seçtiği bölgenin misafirleri olmuşlar. Machu
Picchu’nun ilk sakinlerinin kim olduğu halen bir sır,
kökeni binlerce yıl öncesine dayanan çok daha eski bir
medeniyet, bu gizemli dağın ilk yerleşimcileri olmuş.
Anadolu’da da Çatalhöyük, Alacahöyük gibi bölgelerde
gördüğümüz bu çok katmanlı özellik, bölgenin esrarını
bir kat daha arttırıyor.

Machu Picchu o kadar iyi kamufle edilmiş bir bölge ki
sömürgecilerin burayı bulduğuna dair hiçbir kanıt yok.
Aslında, 1911 yılında Yale Üniversitesi profesörü Hiram
Bingham tarafından keşfedilinceye kadar bir hayalet
şehir olarak kalmış burası. Hiram Bingham, yaptığı
çalışmalarla bu görkemli dünya mirasını bize ulaştırarak
yakaladığı büyük başarıyı, burada bulduğu paha biçilmez
eserleri yanında götürerek lekelemiş ne yazık ki.
Bu antik kompleksteki dikkat çekici başka bir yapı ise
bir su kemeriyle birbirine bağlanmış 16 adet törensel
banyo. Yerleşim bölgesinin su ihtiyacını karşılamak için
kullandıkları bu sistemi tamamlayan en önemli parça ise
yağmur sularının içinde biriktiği havuz…
Basit
fakat ince bir teknik ve kusursuz bir zeka gerektiren bu
çözümler, İnkalıların “dağ başında” tüm gereksinimlerini
karşılayabilmelerine olanak sağlamış. Hem gündelik
hayatlarını, hem de dini inançlarını tam olarak organize
etmiş olan bu insanlar, kendi kendilerine yetebilmeyi
ustaca başarmışlar. Ansızın yanımızda beliren bir lama,
tüm dikkatleri üstüne çekiyor. Taze otlarla kendine
nefis bir ziyafet çeken bu şirin canlıya hem merak hem
sevgiyle bakarken, yüzlerce yıl öncesini hayal ediyoruz.
Bir lama yavrusuyla neşeyle oynayan çocukları, yemyeşil
taraçalarda özenle yetiştirdikleri sebzelerini zevkle
toplayan genç erkek ve kadınları, ocağın başında akşam
için birbirinden lezzetli yemekleri yapan büyük
anneleri...
Artık oradan ayrılma vaktinin gelmiş olması, bizi
oldukça üzüyor, fakat güneşin batışını bu doğal
gökdelenden izlemek tarifsiz bir keyif veriyor hepimize.
Bir alev topu gibi yanarak alçalan güneş, dağların
arkasında yavaş yavaş kaybolurken, bu görkemli manzarayı
belki de bir daha göremeyecek olmanın burukluğunu
yaşıyoruz; tüm kalbimizle. Merak ve korkuyla
tırmandığımız merdivenlerden artık derin bir hayranlık
ve sonsuz bir huzurla inmeye başlıyoruz. Ve soruyoruz
kendimize, acaba teknoloji sayesinde hayatımızı daha mı
kolaylaştırdık, yoksa kendi yaptığımız bir makinenin
parçaları olmaya başlayarak özümüzden mi uzaklaştık… |