SİTE İÇİ ARAMA

 

Coşkun Aral'la
bilginin İZ'inde

İz TV projesinin mimarlarından, deneyimli gazeteci Coşkun Aral’la, dünyanın dört bir yanında edindiği izlenimler eşliğinde Türkiye’de televizyon yayıncılığının durumunu ve İz TV’yi konuştuk...

Kabataş’ta, panoramik deniz manzarasına sahip bir dairenin içindeyiz. Burası Digitürk 88. kanaldan yayın yapan İz TV’nin merkez ofisi. İçeride hareketli bir kalabalık var ki bunun önemli bir bölümünü “kanal yetkilileriyle”, yani Coşkun Aral’la röportaj yapmaya gelmiş gazeteciler oluşturuyor. Biz sıramızı beklerken, iki genç geliyor ve onlar da heyecanla “Coşkun Ağabeylerini” beklemeye başlıyor. Onların, çektikleri belgesel filmleri görücüye çıkarmak için gelen öğrenciler olduğunu sonra anlıyoruz. Tüm duvarları beyaza boyalı bu mütevazı ofisteki “çalışma tekniğinin” çekirdeğini oluşturuyor bu gençler. Coşkun Aral, yılların deneyimiyle yönünü gençlere çevirmiş. Kalkıştığı bu zorlu işte, ‘belgesel yayınlamanın özel kanallara bir “RTÜK cezası” olarak verildiği bir ülkede bilgi ve belge kanalı kurup onu yaşatma işinde‘ genç gönüllülere güveniyor. Kaydettikleri “iş”lerini yanlarına alıp, İz TV’nin yolunu tutan gençlerin enerji dolu heyecanıysa Aral’ın haklı olduğunu düşündürüyor. Türkiye’nin bu ilk bilgi ve belge kanalı bir yandan en deneyimli gazetecilerin, en üretken belgesel yapımcılarının yönetimi ve desteğinde; ama öbür yandan hem çok genç bir ekibin, hem de çok genç insanlara atfedilmiş bir misyonun dinamik güvencesinde yol almaya başlıyor. İz TV projesinin mimarlarından, deneyimli gazeteci Coşkun Aral’la, dünyanın dört bir yanında edindiği izlenimler eşliğinde Türkiye’de televizyon yayıncılığının durumunu ve İz TV’yi konuştuk...

Türkiye son 10-15 yıl içinde önemli değişimler yaşadı. Televizyon kanalları sayı ve çeşit olarak arttı. Ama hemen herkes de televizyon programlarından şikayetçi. Siz Türkiye’de televizyon yayıncılığını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke bilgi alışverişi, bilginin dolaşımı, benim çocukluk günlerimdeki gibi olsa diyorum. Teknolojinin hiç olmadığı bir dönemde bile çok daha fazla bilgi alıyorduk. Ben çocukluğumu Siirt’te geçirdim; gazetenin üç gün geç gittiği yerde, insanlar gazeteyi heyecanla beklerdi. Hızını alamayanlar daha taze gazete okumak için 30 kilometre uzaktaki Kurtalan’a giderdi.
Dünya ölçeğinde, televizyonun önünde en çok zaman harcayan toplum haline gelmiş durumdayız. Bu kadar çok zamanın harcandığı o kutunun önünde, keşke daha nitelikli bir zaman geçirebilsek. Evet kurumsal sorumluluğu olan, sosyal sorumluluğu olan yayınlar var diyoruz; ama bunlar toplumun ne kadarına ulaşabiliyor?


Köylülüğü hâlâ bırakamamış bir toplum yapımız var. Bu tespitleri bir bilim adamı olarak yapmıyorum. Ben sadece bilgi taşıyıcıyım, haberciyim. Türkiye’yi dolaşıyorum, dünyayı dolaşıyorum ve gözlemlerimi aktarıyorum. Ama ortaya çıkan gerçek, hâlâ tek gözlü evlerde yaşayan, hâlâ kadının üretimdeki yeri giderek azalmakta olan, çok genç nüfusa sahip bir toplumda, “biz yapıyoruz, insanlar istediğini seçsin seyretsin” anlayışı biraz abes kaçıyor. Kalabalıklar büyük şehirlerin varoşlarında yaşıyor. Bugün nüfusu 15 milyona varmış İstanbul’un 8-9 milyonu varoşlarda oturuyor. Varoşlar, Anadolu kırsalının neredeyse birebir kopyası. Beş kişi, 7 kişi aynı ekrana bakıyor. “Haydi evladım sen gözünü kapa, şiddet içerikli bölümlere bakma” deme lüksümüz yok. Böyle olunca “sorumlu yayıncılık” denen şeyin gündeme gelmesi lazım. Kimseyi eğlenceden mahrum bırakmayı önermiyorum. Kanalların tamamen belgesellerle dolması çok abes olur tabii. Ama eğlence programlarının da bir sorumluluğa sahip olması gerekir. Bütün bu eğlence dünyasının çok kıvrak zekalı, çok iyi konuşan insanları var; ama unutmamaları gereken şey şu ki ilkel içgüdüleri sürekli gündeme getirip insanımızı yaşadığı doğadan uzaklaştıran, adeta bir uyarıcı-uyuşturucu etkisi veren söylemler dışarıda formatlanıyor. Yurt dışında, insanı bir deney nesnesi gibi görerek formatlanmış programları burada aynen vermenin kimseye faydası yok. Hiç olmasın demiyorum. Ama alternatif seçimler de olsun. Bir kanal bir şey yaptığında, hemen bir benzeri öbür kanalda... Gerçekte halkın tek kanalı var. İnsanlarımızın artık gazeteye bile sadece “bakar” hale geldiği bir toplumda yaşıyoruz. En ciddi gazetenin bile bulvar gazetesine dönüştüğü bir dönemde, yayıncılık ilkelerinin, yayıncı sorumluluğunun tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Öncelikle kendi bedenimizden sorumluyuz; ama o bedeni kavrayan giysilerimiz, yaşadığımız mekanlar, coğrafi koşullar, iklimler, o iklimlerin oluşmasını sağlayan dünya, o dünyayı içine alan gezegenler ve giderek kozmosun bütün derinlikleri bizi ilgilendiriyor. Bütün bunları bırakıp, sadece ve sadece insanın en güvence altına alınması gereken dürtülerini ön plana çıkarmakla -cinselliktir, açlıktır, bu iki öğeyi ilaç gibi kullanmak, uyarıcı gibi kullanmak, programları bu bazda yapmak yakışmaz. Keşke sivil toplum kurulları bunları denetlese, hukuksal altyapısı olan kurumlar bunları denetlese.
Tabii ki bunların çok büyük getirileri var. Bu yayınları besleyen, bu kanalları besleyen unsurlar belli ve uzantıları da uluslararası sermaye. Kendi ülkelerinde çok sınırlı anlamda yayıncılık yapabilen bu kurumlar; bu kadar genç, bu kadar çok bastırılmış bir nüfusun olduğu bir toplumda pazar bulmanın getirdiği sarhoşluğu yaşarken, kendi ülkelerinde % 3’lük-5’lik izlenme payına sahip formatları bize pompalıyorlar. Böyle bir pazar oluşturmak ve orada “aptal tüketiciler” yaratmak savaşına girdiler. Hoş geldiniz, sefa getirdiniz demiyorum tabii bunlara.
Sorgusuz sualsiz bir eğlence anlayışının kısırlaştırdığı bir alanda “bilgi ve belge yayını” yapmak üzere yola çıktınız. Ne tür zorluklarla ve nasıl bir ilgiyle karşılaşmayı bekliyorsunuz?
Bir tek cehalet bizi korkutuyor. Cehalet, kaynağı “ne” ya da “kim” olursa olsun bizim için kurutulması gereken bir şeydir. Bunun kurutulması da bilgiyle olur, çağdaş bilgiyle olur. Bilginin aktarımı da çok önemli. Biz her şeyi bilen değiliz. Biz bugüne kadar sessiz kalan bilgileri gündeme sokmak isteyen, bilgilerin kaynağını beslemek isteyen, o kaynakları yeri geldiğinde başka kaynaklarla buluşturmak isteyen bilgi ve belge taşıyıcılarıyız.
İşte şu anda siz buradasınız, içeride başka gazeteci arkadaşlar var. Demek ki bilginin kaynağına, aktarıcısına da bir ilgi var. Bizim ekibimiz toplam 5 kişi. Onlarla beraber çalışan 20 kişilik bir gönüllü grubu... Herkes kendi deneyimini ve uzmanlık alanını potaya koydu ve açtık kapıları. Kendisine belgeselciyim diyen herkesi aradık. Ulaşamadığımız bazı insanlar olmuştur mutlaka. Ama elimizden geldiğince araştırdık. Bize Digiturk bir imkan verdi, onlara teşekkürlerimizi tekrar iletiyoruz. Belki çok büyük finansman gerektiren, ürkütücü bir çalışma, ama bu taşın altına elimizi koyduk. Kaybedecek bir şeyimiz de yok.
Fiziğe inanıyoruz, bilime inanıyoruz. Bilimin vermiş olduğu doğrularla bilgiye ulaşan, bilgiyi aktaran, onu belgeleştiren bir misyon üstleniyoruz ve bunu yapacağız.

Türkiye’nin ve dünyanın her yerinden, tüm haberci ve belgeselcilere kapılara açık mı İZ TV’nin?
Belgesel tek kişilik bir iş değil. Ben fotoğrafı tek başıma çekiyorum, ama televizyon dediğiniz anda bir ekip çalışması var. Biz, gelişmekte olan bir ülkede de bir bilgi ve belge kanalının kurulabileceğini, içinde farklı renklerin farklı söylemlerin olması halinde bile bunun yürüyeceğini göstermek istiyoruz. Örneğin AKUT’un kendi alanında bir programı var, bizim için çok değerli; ama yarın öbür gün bir başka kurtarma örgütünün yapacağı bir çalışma -eğer farklı ise- ona da kapılarımız açık. Aynı şeyleri tekrar etmek istemiyoruz. Farklılıklar bizi zenginleştirir. Bugünkü hedefimiz Türkiye, ama unutulmasın bizim yaptığımız programlar bütün komşu ülkelerde izleniyor. İran’da geçmişte yaptığımız Haberci programlarını izleyenler var. Suriye’de var, Ermenistan’da var, Irak’ta var, Bulgaristan’da var... Habercilik mesleği evrenseldir. Tabii ki tatlar farklı, algılamalar farklı. Biz aşağı yukarı 10 yıl boyunca Almanlara belgesel yaptık. Elbette özümüzü, değerlerimizi koruyoruz. Kendi insanımız öncelikli. Doğup büyüdüğümüz coğrafyaya karşı sorumluluklarımız var, ama hedefimiz dünya. O sınırları biz belirlemiyoruz, insanız çünkü.

İZ TV, sizin tarif ettiğiniz tablo içinde, sosyal sorumluluk anlayışına sahip kurumların desteğine ihtiyaç duyuyor olmalı...
Her türden desteğe ihtiyacımız var. Digitürk’ün bize sunduğu olanak çok önemli, ama program yapmak ucuz değil. Şu anda kendi imkanlarımızla yapıyoruz programı.
Belgesel dendiği zaman çok büyük bütçeli olanlarla karıştırılıyor. Örneğin biz Animal Planet ekibiyle beraber, kaplan köpek balıkları konusunda bir belgesel yaptık. Onların bütçesi 600 bin dolardı, bizim bütçemiz 6 bin dolardı. Biz 2 kişi gittik, onlar 17 kişiydi. Ortaya çıkan şeyde kalite farkı mutlaka vardır. Ama ben kendimi, ülkemin insanını, çevremi bilgilendirmek için o malzemeyi de kullanılır hale getirebiliyorum. Onlardakini yadırgamıyorum, abartı bulmuyorum; belki de doğrusu o. Onlardaki kalitede yapın, deseler yaparım. O düzeye ulaşma amacındayız. Ben de isterim ki bir kameraman değil üç kameraman olsun... Ama benim şu anki imkanlarım buna yetiyorsa, bunu da yaparım. Yapmam demiyorum. Ben eğer habercilik mesleğindeki ilk 20 yılımda bedenimi daha sağlıklı kullansaydım, bugün çok daha verimli olabilirdim; ama birilerinin yanması gerekiyormuş galiba. Bizden önceki kuşaklardan mesleği devraldığımızda koşullar çok daha zordu. Bizden sonraki kuşaklara bırakacağımız şeyin ise daha ileride olmasını istiyoruz. Bizden önceki ustaların yapmış olduklarından daha iyisini yapmak zorundayız.
Bugün dünyada vakıflaşmış bir takım kurumlar, örneğin National Geographic’in on yıl önce ele aldığı konularla bugünküler, gerek televizyonda gerek dergide aynı. Değişen şey teknolojinin avantajları... Bakış değişiyor. Ben 10 yıl önce Afrika’da bir Türk müfrezesinin Gambiyalı askerlere vermiş olduğu derslerin belgeselini yaptım On yıl sonra Ramazan Öztürk Türkçe konuşan Gambiyalıları yaptı. Elbette işler gelişecek. Olduğumuz yerde kalmamız bitmemiz demektir.
“Halk ne anlar belgeselden” diye bir önyargı var. Anlıyor ama... Para kazananlar var. Kütahya’daki gümüş takılardan almak için Kosova’dan telefonlar geldi. Demek ki izleniyor. Dün Artvin’den bir subayımız aradı. Bizim Çeşme civarında yapmış olduğumuz bir belgeseldeki sakız koyunlarına ilişkin on dakikalık bölümden görerek bu koyunlardan getirmişler ve çok iyi sonuç almışlar. Şimdi yeni koyun alacaklarmış, “acaba araya girer misiniz” diyor. Belgesel bu. Belgesel kazandırıyor, ama belgesel hayat da kurtarıyor. 11 yaşında bir kız çocuğu tsunami belgeselinde suyun çekilmesini görüyor ve bu tecrübeyle geçen felakette yüzlerce insanın hayatını kurtarıyor.

Televizyon bizim toplumumuz için neredeyse tek bilgi kaynağı haline geliyor, ama içinde bulunduğu durum da bu sorumluluğu taşımaya çok uygun görünmüyor...
Beni ürküten de o zaten. Suriye’de “Anneni Türk televizyonunda gördüm” diye bir hakaret var. Psikologlar, pedagoglar, sosyal antropologlar tarafından hazırlanan formatlar var. Bunların etkisinde kalmak için Türk olmaya, Ugandalı olmaya gerek yok. Dışarıda biri feryat etsin herkes pencereye koşar. Örneğin cinsellik de çok belirleyici. Size şunu anlatayım; 1993 yılında Fas’a gittim. “Türküm” dediğimde, “A, Yasemin nasıl” dediler. O zaman yurtdışında yaşadığım için bilmiyorum. Meğer Star TV’de gece yarısından sonra gösterilen erotik bir dansmış. Bütün Fas kilitleniyormuş ekrana. Cinselliğin bastırıldığı bir ülke yani. Genç bir toplumuz. Ne yazık ki feodal öğeleri birtakım küçük çıkarlar yüzünden destekledik. Ülkenin % 65’inde hala feodal yapımız devam ediyor. İşte insanları meydana toplamak için lahmacun veriyorsunuz, kebap veriyorsunuz. Herkese iş vereceğim deyin, şunu vereceğim deyin hemen bir şey olursunuz.

Son olarak, İZ TV, destekçileri ve izleyicileri ile birlikte büyüyen ve güçlenen bir kanal olmayı mı hedefliyor?
Biz Amerika’daki trafikten de bahsedeceğiz, ozon yırtılmasının nasıl gerçekleştiğini de belki animasyonlarla göstereceğiz. Şu anda 4 saatlik bir yayın kuşağımız var. Bu ilk planda 12 saate çıkacak. Hedef büyük. Digitürk bize daha çok imkân verirse, sizin de belirttiğiniz o sosyal sorumluluk destekleri gerçekleşirse daha yapacak çok işimiz var. Benim bir otobüsüm var. Kayserili işadamı dostumuz Yılmaz Büyüktekin’in destekleriyle o otobüsü Türkiye’nin her yerine götürüp insanlara belgesel izletip, fotoğraf dersleri vererek çeşitli alanlarda etkinlikler yaptık. İşte o otobüs şimdi yakıt bekliyor örneğin.
Bizim reyting kaygımız yok. Digitürk yetkilileri yarın öbür gün “zarar görüyoruz” diyebilirler. Biz yine de teşekkür ederiz onlara. İZ TV’ye katkıda bulunmak isteyen, işlerini kanala getirmek isteyen herkese de kapımız açık. Etik bir takım sınırlamalarımız var elbette; ama kapımız herkese açık. Bu projeye herkes destek olacak gibi geliyor bana; izleyici olarak, yapımcı olarak, sponsor olarak... Türkiye insanının da belgesel sever, bilgi programı sever olduğunu göstereceğiz.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR