Kayıp Balık Nemo, çocuklar için yapılmış bir animasyon
film kılığında girdiği sinema salonlarından; refakatçi
ebeveynleri de etkileyerek çıkan bir dramaydı. Bir
yüzgeci gelişmemiş yavru palyaço balığı Nemo, babasının
endişe dolu korumacı tutumuna isyan ederken kendisini
süs balıkçılarının torbasında buluverir. Sonrası film
zaten... “Korktuğu başına gelen” baba, “balık hafızalı”
ama vefalı yol arkadaşı Dori’yle “oğlunun” izini
sürerken, düşürülmüş bir maskeden okuduğu adresi
aramaktadır: P. Sherman 42 Wanaby Way Sydney!..
Port Jackson... Sydneyliler, kıyıdan 20 kilometre içeri
girerek Parramatta Nehri’ne ulaşan, muhteşem limanlarını
böyle adlandırıyor. Sydney Limanı, plajları, romantik
tepeleri ve deniz kıyısındaki parklarıyla, kente
gelenleri neşe içinde selamlar. Bir liman olmaktan daha
çok, kentin odak noktası, merkezi, meydanı ve kalbidir
Port Jackson. Kentin varlık nedeni bu liman.


1788’in
ocak ayında Avustralya kıyılarına çıkan İngiliz
donanması kaptanı James Cook’un önerisiyle İngiltere’nin
kalabalık hapishanelerinden 1000 kadar “azılı suçlu”
getirilir. Deniz aşırı sömürgeleri denetleyen İngiliz
donanması da bugünkü Sydney Körfezi’ne üslenir.
Körfezdeki üssün kuzeyinde bugünkü Sydney kenti gelişir
böylelikle.
Talihsiz Nemo da, “azılı bir suçlu” gibi olmasa da
“yakalanmış bir balık” olarak getirildiği Sydney
Limanı’na bakan bir diş kliniğindeki akvaryumda başına
geleni anlamaya çalışıyor zaten. Ve Nemo’nun babası,
deniz kaplumbağalarının misafiri olarak kendisini
bıraktığı büyük okyanus akıntısının içinde Sydney’e
doğru yüzüyor.
Sydney’e gitmenin en muhteşem yolu, bir okyanus
akıntısının içinde yüzmek olmalı... Ama maalesef biz
insanlar için akıntıyı yüzmek “şimdilik” mümkün değil.
Neyse
ki uçamasak da uçmayı biliyoruz. Yoksa Avustralya ve
Sydney’i görmek için, ancak bir emeklilik tatilinin
karşılayabileceği kadar zaman gerekebilirdi. Uçakla bile
bir tam gününüzü alıyor Sydney yolu: Kolay değil,
“dünyanın öbür ucu”na gidiyorsunuz. Üstelik, dünyanın bu
en büyük adası ve en küçük kıtasına ulaşmak için,
Uzakdoğu kentlerinden aktarma yapmak durumundasınız.
Bunlardan biri Singapur ve unutmayın ki Singapur
Havaalanı’nın dünyanın en güzel havalimanı olduğunu
düşünen çok sayıda gezgin var. Uzakdoğu elektroniğinin
cenneti Singapur’a 12 saat uçuyorsunuz Türkiye’den. 8
saat de Singapur’dan Sydney’e.
Zarif bir kent Sydney. Bir zamanlar “azılı suçlu”lar
için düşünülmüş, ama şimdi, politik istikrar, suç işleme
oranı, özgürlük kısıtlamaları, çevre, kültürel
etkinlikler, doğal güzellikler gibi ölçütleri de içeren
“yaşam kalitesi” anketlerine göre, dünyanın en iyi, “en
yaşanası” beşinci kenti. Bugün dünyanın en iyi beş şehri
arasında gösterilen Sydney, bütün ülkedeki en eski
yerleşim merkezlerinden biri. Biz bir başka ülkeye
gittiğimizde, bu yeni ülkeyi kendi ülkemizle
kıyaslamayı, bazı ortaklıklar bulmayı çok severiz.
Sydney’in de İstanbul’a çok benzeyen bir yanı var. Tıpkı
İstanbul gibi, kıyılarda yeşeren bir kent olarak Sydney,
ülke ekonomisi de dahil olmak üzere, eğitim, kültür ve
spor gibi pek çok konuda bir “merkez” olmasına rağmen
Avustralya’nın başkenti değildir. Kıta yerlilerinden
Darut kabilesinin anayurdu olarak bilinen Sydney’de
“modern yaşam”, 1788’de bir koloni kenti olarak başladı.
Şehir 60 yıl boyunca, İngiliz toplumunun “istenmeyen
suçlularını” barındıran bir cezaevi kompleksi gibi
yaşadı. Yerli halk, İngiliz birlikleri tarafından
topraklarından çıkarıldı. Bugün hâlâ kıtanın iç
kesimlerinde, birkaç bin kişilik bir topluluk olarak
yaşayan Aborijinler, geleneksel alışkanlıklarını da
sürdürüyor. Taştan keskin aletler yontuyor ve ilkel
mızraklarıyla avlanıyorlar... Ama yerlileri yerinden
edip, kıyıları bir hapishane dolgusuna çeviren bu 60
yıldan sonra Sydney, belki de dünyanın başka bir
kentinin görmediği bir hızla gelişmiş ve kent oluşumları
için son derece “kısa” sayılabilecek bir sürede,
yaklaşık 100 yıl içinde, önemli bir kültür, sanat,
turizm ve ticaret merkezi haline gelmiş.
Manly feribotu, bu özgün şehrin göz kapakları gibi
ışıldayan limanı keşfetmenin en iyi yolu. Bir çubuğun
etrafına dolanarak büyüyen pamuk şekerleri gibi, Sydeny
de limanın etrafına dolanarak büyümüştür ve Port
Jackson’u keşfetmek, Sydney kitabının kapağını açıp,
önsözünü okumak gibidir.

Yeni Sydney’de eski mahalle
İngiltere’den bu adaya gönderilen mahkûmlar, cezaları
bitip dışarı çıkınca yeni kıtayı terk etmiyor ve liman
çevresinde kendilerine evler yapmaya başlıyorlar. Büyük
göç ise, 1851 yılında, Sydney’de altın bulunmasıyla
başlıyor. Avrupa’nın her yerinden, Amerika’dan, Çin’den
gemiler dolusu insan geliyor Sydney’e. Zaten kısa
tarihiyle kaçınılmaz olarak bir “göçmen kenti” olan
Sydney’in ilk mahalleleri böylelikle büyümeye başlıyor.
“Rocks” da Sydney’in bu ilk mahallelerinden. 1970’lerde
yeniden keşfedilen semt, şu anda çakıl taşlı sokakları,
eski binaları ve doldurulmuş Koala bebekleri ile tarihi
bir mekan. Jeoloji ve Madencilik Müzesi’nin yanı sıra
çok sayıda sanat galerisi de ziyaretçileri Rocks’a
çağırıyor. Sydney’in basit bir kasaba olduğu dönemlerden
kalma en eski iki bar da görülmesi gereken yerler
arasında.
Birkaç bin göçmen yerleşimciyle başlayan süreç, bugün
artık 4 milyon nüfuslu büyük bir şehir yaratmış. İşte o
eski göçmen mahallelerinden, kentin yeni yüzünü temsil
eden Sydney Opera Binası’na geçiş, böyle bir tarih
sıçraması duygusu uyandırıyor. Yıllar boyunca Sydney’in
denizcilik merkezi olan ve şu sıralarda feribot
rıhtımları, tren istasyonu, kıyıdaki yürüyüş yolları,
restoranları, parkları, sokak çalgıcıları, Çağdaş Sanat
Müzesi’yle kentin odak noktası olan Circular Quay’in
doğusunda, onu kocaman beyaz bir yelkenliye benzeten
çatısıyla Opera Binası sanki yüzen bir dev gibi duruyor.
Rivayete göre mimar Jorn Utzon tasarımı bir restoranda
yemek yerken peçeteye çizmiştir. 1959’da başlayan ve
çeşitli kesintilerle 14 yıl süren inşaat tamamlandıktan
sonra, Opera House, genç şehrin genç simgesi gibi olmuş.
Bir köşesinden olsun Opera Binası’nın görünmediği
kartpostal bulmak bile güç Sydney’de.
Liman Köprüsü, yani Harbour Bridge şehrin boynundaki bir
gerdanlık gibi. Gözüne bir şekilde Harbour Bridge’in bir
fotoğrafı ilişmemiş pek kimse yoktur. Demir
konstrüksiyonların birbirine perçinlenerek bağlanmasıyla
yapılmış ayakları dışında bir yer desteği yok ve bu
haliyle limanı kucaklayan bir gökkuşağını andırıyor.
Sydney’de gelişen ekonomik yaşam, gökdelenleri de
çoğaltmış. 305 metre yüksekliğindeki AMP Tower’ın üst
katlarından tüm kenti panoramik olarak izlemekle
kalmıyor, yakındaki kasabaları bile görebiliyorsunuz.
Turunu bir saatte tamamlayan döner restoran ise Sydney’e
tepeden bakarak yemek yeme imkânı veriyor.
Darling Limanı (Darling Harbour), sahil kenarındaki
restoranları, cafe ve barlarıyla turistlerin gözdesi.
Festivallerin, gösterilerin çoğu da burada yapılıyor.
Bondi ise sadece Avustralya’nın değil, dünyanın en ünlü
plajlarından. Artık şehrin içinde kalan plajın arkasında
barlar, sanat galerileri, oteller dizili.
Sydney’in en önemli noktalarından biri ise Bondi
Plajı... Avustralyalılar, onlar için yaz aylarının tam
ortasına denk gelen yılbaşı gününü, dünyanın dört bir
yanından gelen konuklarıyla birlikte bu ünlü plajda
karşılıyorlar. Yüzmek ve sörf yapmak için son derece
uygun bir yer olan Bondi Plajı, Akdeniz ve Ege
kıyılarındaki muhteşem görüntülerle “gözü doymuş” bizler
için bile etkileyici bir doğal güzelliğe sahip. Belki
tek sorun, eğer araç kiralamışsanız tabii, plaj
çevresinde park etmek için yer bulmanın neredeyse
olanaksız olması. Büyük dalgalara karşı yapılan “sandal
yarışması”, bir çeşit su rodeosu gibi, hem heyecan
verici hem de çok keyifli bir uğraş gibi göründü bize.
Turizmin bu görkemli mabedi, benzerlerine oranla büyük
bir iklim avantajına da sahip. Avustralya, kuzey
yarımkürenin tersine; eylülden kasıma kadar ilkbahar,
aralıktan şubata kadar yaz, marttan mayısa sonbahar,
hazirandan ağustos sonuna kadar da kış mevsimini yaşar.
Kış soğuğuyla meşgul kuzeyliler, bu uzak kıtaya gelirken
uçağa kazaklarıyla binerler belki; ama valizlerinde
mayolarını, okyanus esintisiyle uçuşacak yazlık
gömleklerini taşırlar. Üstelik sonbahar ve kış aylarında
da ılıman iklim turistik ilginin sürmesini sağlıyor.
Yeni yılı, yılbaşı gecesi ılık sularda yüzerek
karşılamak; yabana atılamayacak bir ayrıcalık olsa
gerek... Sydney doğanın kendisine sunduğu bu ayrıcalığı
bir turizm yatırımına çevirmiş çoktan. Ne diyelim; güzel
ülkemizin sayısız doğal avantajının da turizmin etkili
araçlarına dönüşeceği umuduyla takdir ediyoruz bu genç
ülkeyi ve kenti.


Vahşi doğanın çağrısı
Avustralya’da iseniz başka bir kıtada, gezegenin uzak
bir noktasında, dolayısıyla bitki örtüsü ve canlı
türleri konusunda da farklı bir yerdesiniz demektir.
Zaten eğer yeterince zamanınız yoksa; bir Sydney gezisi
“hangisine gitsek, nereyi görsek” kararsızlığına yol
açabilir. İnsan elinin değdiği liman ve onun çevresinde
gelişmiş kent, çok değil, 100-150 yıllık bir mucizeyi
gösteriyor belki. Ama şehrin çevresindeki ulusal
parklar; yüz binlerce, hatta milyonlarca yıllık bir
döngünün, gezegenimizin “alt yüzündeki” muhteşem
gösterisine ev sahipliği yapıyor.
Adını artık kullanılmaz hale gelmiş yerel dillerden alan
“Ku-Ring-Gai-Chase” Ulusal Parkı Sydney’in 24 kilometre
güneyinde. 150 kilometrekarelik park içindeki orman,
bölgeye özgü vahşi yaşamı da barındırıyor. Daha
güneydeki Kraliyet Ulusal Parkı ise dünyanın en eski
ulusal parkıdır. Burada kıtanın sembolü olan
kanguruları, koalaları görmek, hatta onları elle
beslemek mümkün. Önüne gelen her şeyi yiyen, obur ve
arsız çizgi film kahramanı “Tazmanya Canavarı”nın
abartılı bir karikatür olduğu da anlaşılıyor burada. Bu
uyuşuk hayvana canavar demenin tek nedeni, Avrupalılara
biraz yırtıcı gelen görünümü olmalı. Yoksa zavallı
Tazmanya canavarının kimseye saldıracak hali yok...
Nemo, Sydney’de düğümlenen ve Sydney’de çözülen filmin
sonunda babasına ve özgürce yüzeceği okyanusa
kavuşuyordu. Onun için dönüş yolculuğu, eve ve özgürlüğe
kavuşmanın neşesini taşıyordu. Ama Sydney’den geri dönüş
yolculuğu, bir tamamlanmamışlık hissi, yarım kalmış bir
gezi duygusu uyandırıyor.
Bu koca kıtada ve onun genç ama engin merkezi Sydney’de,
görecek, hayranlıkla izlenecek ne çok yeri ihmal ettik,
kim bilir...
|