SİTE İÇİ ARAMA

 


Trieste; İtalyan, Avusturyalı ve Slovenlerden oluşan yaklaşık 210 bin nüfusu ile bir nevi tatil bölgesi. Nüfusun çoğunluğunu zevkli, güzel giyimli ve nezaket kurallarını iyi bilen yaşlılar oluşturuyor. Kentte Avusturya-Macaristan ve Bizans mimari tarzı hakim.
Çocukken öğrenmeyi istediğim ilk şey; araba kullanmaktı. Yedi yaşında iken dedem Ali Sütçü, beni, köyleri dolaşarak çobanlardan süt topladığı Land Rover marka cipin direksiyonuna ilk oturttuğunda hayatta bundan daha güzel bir duygu olamayacağını düşündüm ve yolculukları çok sevdim. Hafta sonları ve yaz tatillerinde her sabah yeni bir yer görecek olmanın heyecanı ile uyanıp gözümü hiç ayırmadan yoldaki tüm detayları hafızama kazırcasına dikkatle incelerdim. Yeni yollar, yeni tepeler, yeni köprüler... Küçücük dünyamda farklı hayallere sebep olurdu. Tek hayalim büyüyünce daha uzaklara, farklı ülkelere gidip yeni yerler görmek ve diğer insanların nasıl yaşadığını öğrenmekti. Dayım Kıbrıs-Türkiye arasında nakliyat yapan bir TIR şoförüydü. Onu ancak senede üç dört kez görebilirdim. Her yolculuğu birkaç ay sürerdi ve ben onun çok şanslı biri olduğunu çünkü bizim bilmediğimiz göremediğimiz yerleri gördüğünü düşünürdüm. Belki de bu hikayenin başlangıcı, ta o günlerdeki bir duyguma dayanır. Yani TIR şoförlerinin nasıl bir hayat yaşadıklarına ve nasıl yerler gördüklerine olan merakıma...
17 Şubat sabaha karşı saat 03.00. İtalya’nın Trieste şehrine gitmek için şoför Hacı Abi ile Mars Logistik’in girişinde buluştuk. Oğlu taksi şöförü. İkimiz havaalanında ayılabilmek için kahvelerimizi içerken birden bana, “Doktor adam oğlunun da doktor olmasını ister. Pilot da oğlunun pilot olmasını ister. Avukat ise avukat olmasını. Ama ben oğlumun şoför olmasını hiç istemedim. Hatta ona bir kere bile araba sürmesini tarif etmedim. Okuması için elimden geleni yaptım ama...” dedi. Hacı Abi’nin bundan başka yedi çocuğu daha var. Biri Avusturya’da, annesi Avusturyalı. Türk eşi durumu biliyormuş. Tam bunları konuşup sarma sigaralarımızı içerken bilet-bagaj kontrolü kuyruğunda bir tartışma çıktı. Şoförler yavaş iş yapan havaalanı görevlilerine kızıyorlardı. Hacı Abi bunun olağan olduğunu söylerken, gözlerinde, yaşadığı hayattan bıkan bir insanın yorgun ifadesi vardı. Bir saatlik bir bekleyişin ardından Adria Airways’in Lubiyana (Slovenya) uçağındayız. Yaklaşık 100 TIR şoförü, üç beş iş adamı görünüşlü Türk ve bir o kadar da Sloven aynı keskin havayı soluyoruz. TIR’lar ise bir önceki günden İstanbul’dan gemiyle İtalya’ya doğru hareket etti bile. Hemen hemen herkes uyuyor, arada bir koridorda yürüyen sarı uzun saçlı bir hostes ve modern kesimli siyah saçlı host hariç. Kalkıp arka tarafa yanlarına gidiyorum. Host’un adı Andraz. Şoförleri kast ederek: “Her gün bizim uçağımızla uçuyorlar. Bana göre iyi insanlar. Sadece bir iki kere küçük problem yaşadım. Bazen şoförlerden bir kaçı içkili olduğunda ve eğer uçak rötar yapmışsa bu biraz sorun oluyor. Birbirlerine karşı çok iyiler. Yemek servisi yaptığımız zaman koridora yakın oturan şoför, servisi yanında oturan arkadaşlarına veriyor ve en son kendisi için alıyor. Bu çok güzel bir şey. Ayrıca çok zor bir işleri var” diyor. Hostes Spela ise onların çok zor hayatları olduğunu düşünüyor ve yolculuk sırasında bir sorun çıkarmadıklarını ne yapmaları gerektiğini bildiklerini söylüyor.


Yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra Lubiyana’ya (Slovenya’nın başkenti) indik. Saat yerel saatle 06.00; hava yamurlu, sisli ve karanlık. Sıcaklık 1 derece. Pasaport kontrolünden sonra tekrar bir güvenlik kontrolü var. Polisler iki konuda çok hassas; birincisi sigara, ikincisi yedek parça. Her yolcunun bir karton sigara hakkı var, yedek parçaların da faturalarının olması lazım. Aynı hassasiyet şoförlerde de var. Bir karton sigaranın kendilerine yetmeyeceğini ve sigaranın da Avrupa ülkelerinde Türkiye’de satıldığı fiyatın iki katından daha pahalı olduğunu bildikleri için herkes en az iki karton geçirmeye çalışıyor. Yedek parçalar ise yerine ulaşmalı yoksa iş aksar. Kotayı aşanlarla görevliler arasında kısa süreli bir tartışmadan sonra havaalanından çıkıyoruz. Görevlilerin yüzündeki ifade beni çok rahatsız ediyor.

Şoförlerle beraber dışarıda bekleyen iki otobüse doluşuyoruz. Genelde herkes seri hareket ediyor. Lubiyana Havaalanı bir kasabanın hemen bitişiğine inşa edilmiş. Dar yolları olan ve daha çok çiftlik evinden oluşan bu kasabadan geçerken bazı evlerin ışıklarının açık olduğunu, insanların işe gidebilmek için hazırlandıklarını görüyorum. Karlarla kaplı ormanlık bir yoldan İtalya’ya doğru devam ediyoruz. Avusturya’ya giden yol yoğun, meğerse daha gün ışımadan yollara düşen Slovenlerin çoğu Avusturya’da çalışıyormuş. Yaklaşık iki saat sonra İtalya sınırındayız. Genç bir İtalyan polisi otobüse binip pasaportlarımızı topladı. Davranışları hiç de nazik değildi. Sigara içmek için otobüsten inen şoförlere kaba bir şekilde otobüse binmelerini söyledi. Kırk beş dakika bekledikten sonra hareket ediyoruz. Otobüsün şoförü renkli gözlü, temiz yüzlü, yaşlı bir Sloven. Karikatürden fırlamış gibi yüz hatları çok karakteristik. Yarım saat sonra Trieste’deyiz. Hava sisli. Tepeden bu sahil şehrine inerken ilk dikkat çeken şey liman. Burası bir zamanlar Avusturya’nın tek liman kentiymiş. Sonra İtalyanların eline geçmiş. Trieste Limanı’nın en önemli özelliği Avrupa’ya satılan kahve çekirdeklerinin burada ambarlanıyor olması. Liman 200 bin nüfuslu şehrin en önemli ekonomik merkezi. Türk TIR şirketlerinin limanda gözle görülür bir yoğunluğu var. Otobüs bizi limanın Türk TIR şoförlerinin vaktini geçirdiği kahvehanenin önünde bıraktı. Beni Mars Logistik’in İtalya ofisinden sorumlu Atilla Bey karşıladı. Aslında esas sorumlu İbrahim Bey’in vize sorunlarını çözmek için İstanbul’da olmasından dolayı bu iş ona kalmış. Hacı Abi’nin limanda duran çekicisinin aküsü boşaldığı için yanında ara kablo getirmiş, Hacı Abi’yi çekicinin yanına bıraktıktan sonra açık havada yemek pişiren diğer şoför arkadaşların yanına gittik. Bugün yemeği Hidayet arkadaş yapmış; bol acılı çorba ve taze fasulye. Ayak üzeri bir ziyafet, midem bayram etti. Herkes çok misafirperver, kendimi onlardan biriymiş gibi hissettim. Şoförlerin deyimiyle burası açık hava hapishanesi. Tüm yaşamları burada geçiyor. İstanbul’dan gemiye yüklenen dorseleri (TIR’ın yük taşımaya yarayan arka kısmı) veya firmalardan gelecek yol güzergâh talimatını beklerlerken vakitlerini, sohbet ederek, kahvehanede Türk televizyon kanallarından haber izleyerek, yemek yaparak geçiriyorlar. Bulaşıkları genelde yaşı en küçük olan yıkıyor. Arada bir mutfak alışverişi için limanın hemen bitişiğindeki markete gitmek, bazen de akşamları dışarıda bir şeyler içmek için bu açık hava hapishanesinden çıkıyorlar. Uzunca bir dert dinlemeden ve biraz da fotoğraf çektikten sonra üç günümü geçireceğim eve eşyalarımı bırakmak üzere ayrılırken, Hidayet arkadaş da akşama yapacağı aşure için malzeme bulma arayışına girmişti. Eve girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey mobilyaların çok geleneksel görünüşlü olmalarıydı. Sanki ev sahibi nenesi ve dedesinin kullandığı bu kaliteli eşyaları atmaya kıyamamış. Bir anda aklıma nenemin evi geldi. Bir zamanlar Venediklilerin Kıbrıs’ta hüküm sürdüğünden olsa gerek, iki ev arasında büyük bir benzerlik vardı. Eşyalarımı yüksek bir yatağın, çok büyük bir gardrobun ve yatağın baş ucunda asılı olan Hz. İsa ve Meryem Ana heykelciklerinin bulunduğu odaya koyup, balkon penceresinden altımızda kalan şehri ve limanı bir süre izledikten sonra şehri daha yakından tanımak için kendimi dışarı attım.

İtalya 20 bölgeden oluşan bir cumhuriyettir. İtalya’nın çizme şeklindeki yarımadası Alplerden Sicilya’ya kadar 1210 km. uzunluğunda ve 170 ilâ 240 km. genişliğindedir. Kuzeyden güneye bu bölgeler; Valle d’Aosta, Piemonte, Lombardia, Liguria, Veneto, Trentino-Alto Adige, Friuli-Venezia Giulia, Emilia-Romagna, Toscana, Marche, Umbria, Lazio, Abruzzo, Molise, Campania, Apulia, Calabria, Basilicata, Sicilia (Sicilya), Sardenia (Sardunya) olup İtalya’da toplam 109 adet şehir ve kasaba bulunmaktadır. Her bölge birbirinden farklı ve her birinin kendi yöresel hükümeti bulunmaktadır; bazıları özel bir statüye ve belirli bir ‘otonom’luğa sahiptir.
Trieste; İtalyan, Avusturyalı ve Slovenlerden oluşan yaklaşık 210 bin nüfusu ile FRIULI-VENEZIA GIULIA bölgesinin merkezi olarak kabul edilmektedir. Burası bir nevi tatil bölgesi. Ülkenin en doğusunda, Adriyatik Denizi kıyısında yerleşmiş olan şehrin, on kilometre doğusu Slovenya, beş kilometre güneyi ise Hırvatistan ile çevrilidir. Burada nüfusun çoğunluğunu zevkli, güzel giyimli ve nezaket kurallarını iyi bilen yaşlılar oluşturuyor. Trieste’de Avusturya-Macaristan ve Bizans mimari tarzı hakim. Viyana tarzı kafeleri, şehri yürüyerek fotoğrafladığım zamanlarda biraz dinlenip şehir insanını daha yakından gözlemlememi sağlayan yegane mekanlar. En meşhuru ise San Marco Cafe. Yürüyüşüme limandan başlıyorum. Kuzeye doğru marinayı geçip “Balık Pazarı” denen eski bir yapının önüne geliyorum. Bina 1913’te inşa edilmiş ve adından da anlaşılacağı gibi her türlü balığı bulabileceğiniz bir mekân olmuş. Bu günlerde orjinal haline göre restorasyondan geçmekte. Belediyenin amacı burayı bir sergi alanı haline getirmek. İlk sergi belirlendi bile: 22 Temmuz’da açılacak ve bir ay boyunca gezilebilecek olan pop kültürünün öncüsü sayılan Andy Warhol’un sergisi. Balık Pazarı’nı geçtikten sonra sağ tarafta Avrupa’nın denize açılan en büyük meydanı özelliğini taşıyan Piazza Dell ‘Unita D’Italia var. Meydana bakan tarihi binalarda hükümet konağı, belediye ve Türkiye Konsolosluğu gibi resmi daireler var. Tarihi meydandan geçip şehrin içlerine doğru devam ediyorum. Güneşli, güzel; fakat bir o kadar da soğuk bir gün. Yollar kalabalık. Trafik gayet düzenli ve neredeyse korna sesi yok gibi. Motosikletlerin trafikte gözle görülür bir üstünlüğü var. Efsanevi Vespa motosikletlerin her çeşidini ve rengini burada görmek mümkün. Genci-yaşlısı, kadını-erkeği bu kolay ulaşım aracını sık sık kullanmakta. Ana cadde boyunca birbirinden çekici vitrinleriyle giysi satan mağazalar kaldırımdan yürüyen insanları cezbediyor. Yürümekte bile zorlanan bazı yaşlıların vitrine yaklaşıp büyük bir ciddiyetle kıyafetleri incelemesi hoşuma gidiyor. Triesteliler güzel ve uyumlu giyinmeyi seven insanlar. Ayakkabılarından şapkalarına hatta taşıdıkları aksesuarlarına kadar ince bir uyumun özenini görebiliyorsunuz. Adımlarımı yaşlı yayaların adımlarına göre küçültüp arkalarından yürümeye devam ettim, vitrinlere bakarken fotoğraflarını çekmek istedim; ama rahatsız edebileceğim duygusuyla onları düşünceleri ile baş başa bırakıp bilmediğim yollarda yürümeye devam ettim. Yol beni üzerinde zig-zag merdivenler olan bir tünelin önüne çıkardı. Tahmin ettiğim gibi bu merdivenlerin sonunda tepedeki kaleye (Castello Di San Giusto) ulaştım. Bazı zamanlarda elimdeki haritaya bakmadan içimdeki hisse göre dolaşıp yeni sürprizlere açık olmak ve sanki orayı ilk kez ben keşfediyorum duygusunu yaşamak hoşuma gidiyor. Kalenin girişindeki parkta spor kıyafetleri ile köpeklerini açık havada gezdiren üç genç bayanın yanından geçip, eski bir şato izlenimi uyandıran girişin bulunduğu meydana ulaştım. Sessiz boş olan bu yükseklikten tüm şehir görülebiliyor. Bir sigara yakıp şehri izlerken, burada yaşanan ve bu kalenin de yapılmasına neden olan savaşları düşünüyorum... Meydanda bir ben varım bir de bir elinde bastonu, diğer elinde fotoğraf makinası ile ağır adımlarla yürüyen 75-80 yaşlarında bir adam. Fotoğrafın emekliliği olmuyor işte, bir ömür süren bir yaşam biçimi.
Tekrar kaleden şehrin içlerine doğru ilerliyorum. Hedefim Avrupa’nın en büyük sinagogunu fotoğraflamak. Sinagog, San Marco Cafe’nin arkasındaki sokakta bulunuyor. Giriş kısmının fotoğraflarını çekerken, kapısının önünde yere yattığım apartmandan yaşlı bir kadın çıktı. Beni o pozisyonda gördüğünde herhalde deli olduğumu düşünmüştür. Gülerek bana sinagog ile ilgili bir şeyler anlatmaya başladı. İtalyan olmadığımı söylemek onun için önemli değildi. İtalyanca, arada bir de bir iki İngilizce kelimeyle bana uzunca bir süre bir şeyler anlattı. Arada bir gülüp, anlamadığım sorular sordu. En kısa zamanda İtalyanca öğrenmeliyim diye düşünerek oradan ayrıldım. Şehrin deniz tarafına doğru yürüyüp Büyük Kanal’a (Canal Grande) ulaştım. Burası insana huzur veren bir yer. Yaklaşık iki yüz metre uzunluğunda, on beş metre genişliğinde etrafı eski yapılarla çevrili kanalın bir ucu denize açılıyor. Kanalın kenarına masalarını dizmiş olan kafe, yorgunluğumun da etkisiyle orada gözüme görünen en çekici mekandı. Açık havada bir espresso günün tüm yorgunluğunu aldı.
Sinagog gibi Trieste’nin sahip olduğu ‘tek’ özelliğini barındıran iki şey daha var. Birincisi şu anda kalıtılarının üzerinde başka yapılar dikilen İtalya’nın tek Yahudi kampı (Risiera Di San Saba), diğeri ise bir döneme kadar Avrupa’nın en büyük hastanesi olan Ospedale Maggiore. Bu bilgileri yıllardır Trieste’de yaşayan Gülay Hanım’ın eşi Gaydano’dan öğreniyorum. Yorucu bir günün akşamında onların ve Atilla Bey’in misafiriyim. Gaydano bizi şehrin tepesinde bulunan nezih bir restorana götürdü. Kendisi fizik profesörü ama aynı zamanda sanata, tarihe, coğrafyaya ve benim için en önemlisi fotoğrafa olan özel ilgisi sayesinde gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Gülay Hanım da Gaydano Bey de yaşamdan zevk almasını bilen insanlar. İkisi de iyi gurme. Ben dünyada en iyi patatesin, karpuzun, limonun ve enginarın Kıbrıs’ta yetiştiğini söyleyince Gaydano nezaketen onayladı; ama hızımı alamayıp “en iyi zeytinyağını da biz çıkarıyoruz” dediğim zaman bu konudaki bilgisiyle beni susturmayı başardı. Çok fazla bilinmez; ama ben o gece İtalyan mutfağının çok zengin ve leziz olduğunu, aslında en iyi beyaz şarabın da bu bölgede üretildiğini öğrendim. Güzel bir yemeğin ardından sohbetimizi büyük meydanın yanındaki kafede sürdürmeye karar verdik. Yolda Gaydano bana bir Osmanlı Mezarlığı’nın varlığından bahsetti, görebilmek için geniş bir alana kurulu, bir tarafı İtalyan mezarlığı olan çok yüksek duvarlı ve bir yolla ortasından ikiye ayrılan bir yerden geçtik. Malesef burayı daha sonradan bulamadım.
Çok hoş ve keyifli bir gecenin sonunda biraz uyuyup dinlenmek için ayrılıyoruz. Planım ertesi gün Trieste’ye yaklaşık yetmiş kilometre uzaklıktaki Venedik’e gitmek. Şu anda orada karnaval zamanı. Venedik dönüşü ise esas yolculuk başlayacak; yani TIR’la çıkacağım ve bin altı yüz kilometre sürecek olan Trieste-Paris yolculuğu. Yeni yollar, yeni köprüler, yeni tepeler, yeni yüzler ve yeni hikayeler öğrenecek olmanın verdiği heyecanla Meryem Ana heykelinin altındaki yüksek yatağımda uyuyakalıyorum. Tıpkı çocukluğumdaki gibi...
DEVAMI>>


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR