Çocukken
öğrenmeyi istediğim ilk şey; araba kullanmaktı. Yedi
yaşında iken dedem Ali Sütçü, beni, köyleri dolaşarak
çobanlardan süt topladığı Land Rover marka cipin
direksiyonuna ilk oturttuğunda hayatta bundan daha güzel
bir duygu olamayacağını düşündüm ve yolculukları çok
sevdim. Hafta sonları ve yaz tatillerinde her sabah yeni
bir yer görecek olmanın heyecanı ile uyanıp gözümü hiç
ayırmadan yoldaki tüm detayları hafızama kazırcasına
dikkatle incelerdim. Yeni yollar, yeni tepeler, yeni
köprüler... Küçücük dünyamda farklı hayallere sebep
olurdu. Tek hayalim büyüyünce daha uzaklara, farklı
ülkelere gidip yeni yerler görmek ve diğer insanların
nasıl yaşadığını öğrenmekti. Dayım Kıbrıs-Türkiye
arasında nakliyat yapan bir TIR şoförüydü. Onu ancak
senede üç dört kez
görebilirdim.
Her yolculuğu birkaç ay sürerdi ve ben onun çok şanslı
biri olduğunu çünkü bizim bilmediğimiz göremediğimiz
yerleri gördüğünü düşünürdüm. Belki de bu hikayenin
başlangıcı, ta o günlerdeki bir duyguma dayanır. Yani
TIR şoförlerinin nasıl bir hayat yaşadıklarına ve nasıl
yerler gördüklerine olan merakıma...
17 Şubat sabaha karşı saat 03.00. İtalya’nın Trieste
şehrine gitmek için şoför Hacı Abi ile Mars Logistik’in
girişinde buluştuk. Oğlu taksi şöförü. İkimiz
havaalanında ayılabilmek için kahvelerimizi içerken
birden bana, “Doktor adam oğlunun da doktor olmasını
ister. Pilot da oğlunun pilot olmasını ister. Avukat ise
avukat olmasını. Ama ben oğlumun şoför olmasını hiç
istemedim. Hatta ona bir kere bile araba sürmesini tarif
etmedim. Okuması için elimden geleni yaptım ama...”
dedi. Hacı Abi’nin bundan başka yedi çocuğu daha var.
Biri Avusturya’da, annesi Avusturyalı. Türk eşi durumu
biliyormuş. Tam bunları konuşup sarma sigaralarımızı
içerken bilet-bagaj kontrolü kuyruğunda bir tartışma
çıktı. Şoförler yavaş iş yapan havaalanı görevlilerine
kızıyorlardı. Hacı Abi bunun olağan olduğunu söylerken,
gözlerinde, yaşadığı hayattan bıkan bir insanın yorgun
ifadesi vardı. Bir saatlik bir bekleyişin ardından Adria
Airways’in Lubiyana (Slovenya) uçağındayız. Yaklaşık 100
TIR şoförü, üç beş iş adamı görünüşlü Türk ve bir o
kadar da Sloven aynı keskin havayı soluyoruz. TIR’lar
ise bir önceki günden İstanbul’dan gemiyle İtalya’ya
doğru hareket etti bile. Hemen hemen herkes uyuyor,
arada bir koridorda yürüyen sarı uzun saçlı bir hostes
ve modern kesimli siyah saçlı host hariç. Kalkıp arka
tarafa yanlarına gidiyorum. Host’un adı Andraz.
Şoförleri kast ederek: “Her gün bizim uçağımızla
uçuyorlar. Bana göre iyi insanlar. Sadece bir iki kere
küçük problem yaşadım. Bazen şoförlerden bir kaçı içkili
olduğunda ve eğer uçak rötar yapmışsa bu biraz sorun
oluyor. Birbirlerine karşı çok iyiler. Yemek servisi
yaptığımız zaman koridora yakın oturan şoför, servisi
yanında oturan arkadaşlarına veriyor ve en son kendisi
için alıyor. Bu çok güzel bir şey. Ayrıca çok zor bir
işleri var” diyor. Hostes Spela ise onların çok zor
hayatları olduğunu düşünüyor ve yolculuk sırasında bir
sorun çıkarmadıklarını ne yapmaları gerektiğini
bildiklerini söylüyor.


Yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra Lubiyana’ya
(Slovenya’nın başkenti) indik. Saat yerel saatle 06.00;
hava yamurlu, sisli ve karanlık. Sıcaklık 1 derece.
Pasaport kontrolünden sonra tekrar bir güvenlik kontrolü
var. Polisler iki konuda çok hassas; birincisi sigara,
ikincisi yedek parça. Her yolcunun bir karton sigara
hakkı var, yedek parçaların da faturalarının olması
lazım. Aynı hassasiyet şoförlerde de var. Bir karton
sigaranın kendilerine yetmeyeceğini ve sigaranın da
Avrupa ülkelerinde Türkiye’de satıldığı fiyatın iki
katından daha pahalı olduğunu bildikleri için herkes en
az iki karton geçirmeye çalışıyor. Yedek parçalar ise
yerine ulaşmalı yoksa iş aksar. Kotayı aşanlarla
görevliler arasında kısa süreli bir tartışmadan sonra
havaalanından çıkıyoruz. Görevlilerin yüzündeki ifade
beni çok rahatsız ediyor.



Şoförlerle beraber dışarıda bekleyen iki otobüse
doluşuyoruz. Genelde herkes seri hareket ediyor.
Lubiyana Havaalanı bir kasabanın hemen bitişiğine inşa
edilmiş. Dar yolları olan ve daha çok çiftlik evinden
oluşan bu kasabadan geçerken bazı evlerin ışıklarının
açık olduğunu, insanların işe gidebilmek için
hazırlandıklarını görüyorum. Karlarla kaplı ormanlık bir
yoldan İtalya’ya doğru devam ediyoruz. Avusturya’ya
giden yol yoğun, meğerse daha gün ışımadan yollara düşen
Slovenlerin çoğu Avusturya’da çalışıyormuş. Yaklaşık iki
saat sonra İtalya sınırındayız. Genç bir İtalyan polisi
otobüse binip pasaportlarımızı topladı. Davranışları hiç
de nazik değildi. Sigara içmek için otobüsten inen
şoförlere kaba bir şekilde otobüse binmelerini söyledi.
Kırk beş dakika bekledikten sonra hareket ediyoruz.
Otobüsün şoförü renkli gözlü, temiz yüzlü, yaşlı bir
Sloven. Karikatürden fırlamış gibi yüz hatları çok
karakteristik. Yarım saat sonra Trieste’deyiz. Hava
sisli. Tepeden bu sahil şehrine inerken ilk dikkat çeken
şey liman. Burası bir zamanlar Avusturya’nın tek liman
kentiymiş. Sonra İtalyanların eline geçmiş. Trieste
Limanı’nın en önemli özelliği Avrupa’ya satılan kahve
çekirdeklerinin burada ambarlanıyor olması. Liman 200
bin nüfuslu şehrin en önemli ekonomik merkezi. Türk TIR
şirketlerinin limanda gözle görülür bir yoğunluğu var.
Otobüs bizi limanın Türk TIR şoförlerinin vaktini
geçirdiği kahvehanenin önünde bıraktı. Beni Mars
Logistik’in İtalya ofisinden sorumlu Atilla Bey
karşıladı. Aslında esas sorumlu İbrahim Bey’in vize
sorunlarını çözmek için İstanbul’da olmasından dolayı bu
iş ona kalmış. Hacı Abi’nin limanda duran çekicisinin
aküsü boşaldığı için yanında ara kablo getirmiş, Hacı
Abi’yi çekicinin yanına bıraktıktan sonra açık havada
yemek pişiren diğer şoför arkadaşların yanına gittik.
Bugün yemeği Hidayet arkadaş yapmış; bol acılı çorba ve
taze fasulye. Ayak üzeri bir ziyafet, midem bayram etti.
Herkes çok misafirperver, kendimi onlardan biriymiş gibi
hissettim. Şoförlerin deyimiyle burası açık hava
hapishanesi. Tüm yaşamları burada geçiyor. İstanbul’dan
gemiye yüklenen dorseleri (TIR’ın yük taşımaya yarayan
arka kısmı) veya firmalardan gelecek yol güzergâh
talimatını beklerlerken vakitlerini, sohbet ederek,
kahvehanede Türk televizyon kanallarından haber
izleyerek, yemek yaparak geçiriyorlar. Bulaşıkları
genelde yaşı en küçük olan yıkıyor. Arada bir mutfak
alışverişi için limanın hemen bitişiğindeki markete
gitmek, bazen de akşamları dışarıda bir şeyler içmek
için bu açık hava hapishanesinden çıkıyorlar. Uzunca bir
dert dinlemeden ve biraz da fotoğraf çektikten sonra üç
günümü geçireceğim eve eşyalarımı bırakmak üzere
ayrılırken, Hidayet arkadaş da akşama yapacağı aşure
için malzeme bulma arayışına girmişti. Eve girdiğimde
ilk dikkatimi çeken şey mobilyaların çok geleneksel
görünüşlü olmalarıydı. Sanki ev sahibi nenesi ve
dedesinin kullandığı bu kaliteli eşyaları atmaya
kıyamamış. Bir anda aklıma nenemin evi geldi. Bir
zamanlar Venediklilerin Kıbrıs’ta hüküm sürdüğünden olsa
gerek, iki ev arasında büyük bir benzerlik vardı.
Eşyalarımı yüksek bir yatağın, çok büyük bir gardrobun
ve yatağın baş ucunda asılı olan Hz. İsa ve Meryem Ana
heykelciklerinin bulunduğu odaya koyup, balkon
penceresinden altımızda kalan şehri ve limanı bir süre
izledikten sonra şehri daha yakından tanımak için
kendimi dışarı attım.

 İtalya
20 bölgeden oluşan bir cumhuriyettir. İtalya’nın çizme
şeklindeki yarımadası Alplerden Sicilya’ya kadar 1210
km. uzunluğunda ve 170 ilâ 240 km. genişliğindedir.
Kuzeyden güneye bu bölgeler; Valle d’Aosta, Piemonte,
Lombardia, Liguria, Veneto, Trentino-Alto Adige, Friuli-Venezia
Giulia, Emilia-Romagna, Toscana, Marche, Umbria, Lazio,
Abruzzo, Molise, Campania, Apulia, Calabria, Basilicata,
Sicilia (Sicilya), Sardenia (Sardunya) olup İtalya’da
toplam 109 adet şehir ve kasaba bulunmaktadır. Her bölge
birbirinden farklı ve her birinin kendi yöresel hükümeti
bulunmaktadır; bazıları özel bir statüye ve belirli bir
‘otonom’luğa sahiptir.
Trieste; İtalyan, Avusturyalı ve Slovenlerden oluşan
yaklaşık 210 bin nüfusu ile FRIULI-VENEZIA GIULIA
bölgesinin merkezi olarak kabul edilmektedir. Burası bir
nevi tatil bölgesi. Ülkenin en doğusunda, Adriyatik
Denizi kıyısında yerleşmiş olan şehrin, on kilometre
doğusu Slovenya, beş kilometre güneyi ise Hırvatistan
ile çevrilidir. Burada nüfusun çoğunluğunu zevkli, güzel
giyimli ve nezaket kurallarını iyi bilen yaşlılar
oluşturuyor. Trieste’de Avusturya-Macaristan ve Bizans
mimari tarzı hakim. Viyana tarzı kafeleri, şehri
yürüyerek fotoğrafladığım zamanlarda biraz dinlenip
şehir insanını daha yakından gözlemlememi sağlayan
yegane mekanlar. En meşhuru ise San Marco Cafe.
Yürüyüşüme limandan başlıyorum. Kuzeye doğru marinayı
geçip “Balık Pazarı” denen eski bir yapının önüne
geliyorum. Bina 1913’te inşa edilmiş ve adından da
anlaşılacağı gibi her türlü balığı bulabileceğiniz bir
mekân olmuş. Bu günlerde orjinal haline göre
restorasyondan geçmekte. Belediyenin amacı burayı bir
sergi alanı haline getirmek. İlk sergi belirlendi bile:
22 Temmuz’da açılacak ve bir ay boyunca gezilebilecek
olan pop kültürünün öncüsü sayılan Andy Warhol’un
sergisi. Balık Pazarı’nı geçtikten sonra sağ tarafta
Avrupa’nın denize açılan en büyük meydanı özelliğini
taşıyan Piazza Dell ‘Unita D’Italia var. Meydana bakan
tarihi binalarda hükümet konağı, belediye ve Türkiye
Konsolosluğu gibi resmi daireler var. Tarihi meydandan
geçip şehrin içlerine doğru devam ediyorum. Güneşli,
güzel; fakat bir o kadar da soğuk bir gün. Yollar
kalabalık. Trafik gayet düzenli ve neredeyse korna sesi
yok gibi. Motosikletlerin trafikte gözle görülür bir
üstünlüğü var. Efsanevi Vespa motosikletlerin her
çeşidini ve rengini burada görmek mümkün. Genci-yaşlısı,
kadını-erkeği bu kolay ulaşım aracını sık sık
kullanmakta. Ana cadde boyunca birbirinden çekici
vitrinleriyle giysi satan mağazalar kaldırımdan yürüyen
insanları cezbediyor. Yürümekte bile zorlanan bazı
yaşlıların vitrine yaklaşıp büyük bir ciddiyetle
kıyafetleri incelemesi hoşuma gidiyor. Triesteliler
güzel ve uyumlu giyinmeyi seven insanlar.
Ayakkabılarından şapkalarına hatta taşıdıkları
aksesuarlarına kadar ince bir uyumun özenini
görebiliyorsunuz. Adımlarımı yaşlı yayaların adımlarına
göre küçültüp arkalarından yürümeye devam ettim,
vitrinlere bakarken fotoğraflarını çekmek istedim; ama
rahatsız edebileceğim duygusuyla onları düşünceleri ile
baş başa bırakıp bilmediğim yollarda yürümeye devam
ettim. Yol beni üzerinde zig-zag merdivenler olan bir
tünelin önüne çıkardı. Tahmin ettiğim gibi bu
merdivenlerin sonunda tepedeki kaleye (Castello Di San
Giusto) ulaştım. Bazı zamanlarda elimdeki haritaya
bakmadan içimdeki hisse göre dolaşıp yeni sürprizlere
açık olmak ve sanki orayı ilk kez ben keşfediyorum
duygusunu yaşamak hoşuma gidiyor. Kalenin girişindeki
parkta spor kıyafetleri ile köpeklerini açık havada
gezdiren üç genç bayanın yanından geçip, eski bir şato
izlenimi uyandıran girişin bulunduğu meydana ulaştım.
Sessiz boş olan bu yükseklikten tüm şehir görülebiliyor.
Bir sigara yakıp şehri izlerken, burada yaşanan ve bu
kalenin de yapılmasına neden olan savaşları
düşünüyorum... Meydanda bir ben varım bir de bir elinde
bastonu, diğer elinde fotoğraf makinası ile ağır
adımlarla yürüyen 75-80 yaşlarında bir adam. Fotoğrafın
emekliliği olmuyor işte, bir ömür süren bir yaşam
biçimi.
Tekrar kaleden şehrin içlerine doğru ilerliyorum.
Hedefim Avrupa’nın en büyük sinagogunu fotoğraflamak.
Sinagog, San Marco Cafe’nin arkasındaki sokakta
bulunuyor. Giriş kısmının fotoğraflarını çekerken,
kapısının önünde yere yattığım apartmandan yaşlı bir
kadın çıktı. Beni o pozisyonda gördüğünde herhalde deli
olduğumu düşünmüştür. Gülerek bana sinagog ile ilgili
bir şeyler anlatmaya başladı. İtalyan olmadığımı
söylemek onun için önemli değildi. İtalyanca, arada bir
de bir iki İngilizce kelimeyle bana uzunca bir süre bir
şeyler anlattı. Arada bir gülüp, anlamadığım sorular
sordu. En kısa zamanda İtalyanca öğrenmeliyim diye
düşünerek oradan ayrıldım. Şehrin deniz tarafına doğru
yürüyüp Büyük Kanal’a (Canal Grande) ulaştım. Burası
insana huzur veren bir yer. Yaklaşık iki yüz metre
uzunluğunda, on beş metre genişliğinde etrafı eski
yapılarla çevrili kanalın bir ucu denize açılıyor.
Kanalın kenarına masalarını dizmiş olan kafe,
yorgunluğumun da etkisiyle orada gözüme görünen en
çekici mekandı. Açık havada bir espresso günün tüm
yorgunluğunu aldı.
Sinagog
gibi Trieste’nin sahip olduğu ‘tek’ özelliğini
barındıran iki şey daha var. Birincisi şu anda
kalıtılarının üzerinde başka yapılar dikilen İtalya’nın
tek Yahudi kampı (Risiera Di San Saba), diğeri ise bir
döneme kadar Avrupa’nın en büyük hastanesi olan Ospedale
Maggiore. Bu bilgileri yıllardır Trieste’de yaşayan
Gülay Hanım’ın eşi Gaydano’dan öğreniyorum. Yorucu bir
günün akşamında onların ve Atilla Bey’in misafiriyim.
Gaydano bizi şehrin tepesinde bulunan nezih bir
restorana götürdü. Kendisi fizik profesörü ama aynı
zamanda sanata, tarihe, coğrafyaya ve benim için en
önemlisi fotoğrafa olan özel ilgisi sayesinde gece
yarısına kadar sohbet ediyoruz. Gülay Hanım da Gaydano
Bey de yaşamdan zevk almasını bilen insanlar. İkisi de
iyi gurme. Ben dünyada en iyi patatesin, karpuzun,
limonun ve enginarın Kıbrıs’ta yetiştiğini söyleyince
Gaydano nezaketen onayladı; ama hızımı alamayıp “en iyi
zeytinyağını da biz çıkarıyoruz” dediğim zaman bu
konudaki bilgisiyle beni susturmayı başardı. Çok fazla
bilinmez; ama ben o gece İtalyan mutfağının çok zengin
ve leziz olduğunu, aslında en iyi beyaz şarabın da bu
bölgede üretildiğini öğrendim. Güzel bir yemeğin
ardından sohbetimizi büyük meydanın yanındaki kafede
sürdürmeye karar verdik. Yolda Gaydano bana bir Osmanlı
Mezarlığı’nın varlığından bahsetti, görebilmek için
geniş bir alana kurulu, bir tarafı İtalyan mezarlığı
olan çok yüksek duvarlı ve bir yolla ortasından ikiye
ayrılan bir yerden geçtik. Malesef burayı daha sonradan
bulamadım.
Çok hoş ve keyifli bir gecenin sonunda biraz uyuyup
dinlenmek için ayrılıyoruz. Planım ertesi gün Trieste’ye
yaklaşık yetmiş kilometre uzaklıktaki Venedik’e gitmek.
Şu anda orada karnaval zamanı. Venedik dönüşü ise esas
yolculuk başlayacak; yani TIR’la çıkacağım ve bin altı
yüz kilometre sürecek olan Trieste-Paris yolculuğu. Yeni
yollar, yeni köprüler, yeni tepeler, yeni yüzler ve yeni
hikayeler öğrenecek olmanın verdiği heyecanla Meryem Ana
heykelinin altındaki yüksek yatağımda uyuyakalıyorum.
Tıpkı çocukluğumdaki gibi...
DEVAMI>> |