Teknolojinin gelişimi, geleneksel
mimari anlayışın sınırlarını da zorluyor. Geleceğin
binaları, artan nüfusu iskan edebilmek için “dikey
yerleşim” esasına dayalı olacak. Milyonlarca yıl önce
kuytu mağara köşeleriyle yetinen insanoğlu, bugün
bulutların üstünde bir yaşam istiyor artık.
“Evlenmek” sözcüğü, aslında dikkatli düşünülürse, iki
anlama gelmektedir dilimizde; birincisi, tabii ilk akla
geleni, bir erkek ve kadının hayatlarını birleştirmesi.
Ama aslında bu sözcüğün içindeki -belki de pek çok
kişinin dikkatini çekmeyen- diğer anlam, artık bir ev
sahibi olmak, aileden, ailenin güvenli ortamından kopup
hayata bir yetişkin olarak atılmak, bir başka ailenin
kurucu üyesi olmaktır.
Evimiz, yani barındığımız mekân, yabancılardan
korunduğumuz, dostlarımızı ve sevdiklerimizi
ağırladığımız, bize ait küçük bir kale değil midir? En
salaş gecekondudan, en lüks villaya kadar, aslında
hepsi, başımızı soktuğumuz, sıcak bir yemek yediğimiz ve
huzur içinde uyuduğumuz bir dört duvardır sonuçta.
Barınma sorunu, milyonlarca yıldan beri tüm canlıların
en başta çözüm bulmaya çalıştığı konuların başında
gelir.
Milyonlarca yıl önce rüzgâr almayan kuytu mağara
köşeleriyle yetinen insanoğlu, bitmek bilmeyen arzuları
dolayısıyla bulutların üstünde bir yaşam istemektedir
artık.
Belki de göğe yükselen yapılar inşa etmeye iten en
önemli dürtü, göğü delercesine yükselmek, Tanrı’ya bir
nebze de olsa yaklaşmak istemesidir insanın. Babil
Kulesi’nden beri süregelen bulutları aşma çabası,
eskiden dini yapılarda, bugün ise iş merkezlerinde hâlâ
aynı hızla devam etmekte. Dev firmalar, her zaman için
daha yüksek binalar istemiştir, özellikle de yönetici
kadroları için. Dev firmaların ve holdinglerin, daha
büyük, daha yüksek ve daha gösterişli görünmek için
milyarlarca dolar harcadıkları bu çılgın yarış, insanlık
var olduğu sürece devam edecekmiş gibi görünüyor.
Ayrıca, günümüz dünyasında dikey yerleşim bir gereklilik
haline de gelmiş durumda. Özellikle dünya ticaretinin
kalbi sayılan New York, Tokyo, Hong Kong gibi şehirlerde
dev gökdelenler bir şov, bir güç gösterisinden çok bir
ihtiyaç artık. Artan nüfus, her geçen gün artan iş
hacmi, binaların yükselmesini zorunlu kılıyor. Şimdiden
Taipei 101 binasında 500 metre barajını aşan
mühendislerin hedefi, en yakın zamanda 1000 metreyi
geçmek. Daha sonra uygulanması düşünülen öncü
tasarımların ortak noktası, içinde yüz binlerce insanın
yaşayacağı gökyüzü şehirleri oluşturmak. Bilim kurgu
filmlerinde gördüğümüz uçan arabalar, baş döndürücü
hızlarla yüzlerce metreyi göz açıp kapayana kadar
tırmanan asansörler, artık çok da uzak görünmüyor.
Binaları tabii ki sadece bir yaşam alanı olarak görmemek
lazım. Dahi mimarlar, sonsuz yaratıcılıklarıyla
inanılmaz işlere imza atmış, nefes kesen eserleri ile
isimlerini sonsuzluğa kazımışlardır. Sanat eseri olarak
görülen bu tarz binalar; o an yaşanılan kültürün
ipuçlarını ve o günkü teknolojiyi gelecek kuşaklara
anlatmanın en etkin yöntemi olmuştur tüm insanlık tarihi
boyunca. Bu yüzden mimarlar ve mühendisler, sınırları
zorlamayı bir yaşam tarzı olarak görmektedirler.
İnsanoğlu, yerinde durmayı sevmeyen bir canlı türü.
Keşfetmek için her türlü riski alan, hatta sırf bu
uğurda ölüme bile yürüyen maceracılar, artık dünyamızdan
uzaklardaki gezegenlere gözlerini diktiler; tıpkı
bilinmez okyanuslara korkusuzca yelken açan ataları
gibi.
Cesur bilginlerin sınırsız vizyonu, geleceğin uzay
gemilerinin taşıma aracından çok bağımız birer habitat
olacağını öngörüyor. Kendine ait bir atmosfere ve doğal
hayata sahip bu gemiler, dünyanın çok küçük bir kopyası
olarak tasarlanıyor. Yüzlerce nesil sürecek yolculuklar,
insan türünün tüm kozmosa yayılmasını sağlayacak.
Birbirinden binlerce ışık yılı uzaklığa dağılacak olan
yaşam, evrensel çeşitliliği şimdiden haber veriyor.
Belki de Mars’taki yerleşim sonsuza kadar sürecek
yıldızlar arası yolculuğumuzun
ilk durağı olacak...