Çini, sabırla sınanmanın ürünü olan
bir sanattır... Bu sanatı öğrenmek ve onda ustalaşmak
için gereken onlarca yıl; kişinin kendisiyle de yeniden
ve yeniden tanışmasını; çizgilerle, desenlerle,
renklerle çıkılmış bir iç yolculukta toprağın sırlarıyla
birlikte yaşamınkileri de paylaşmasını sağlar.
Belki
daha önce de önemli farklar vardı; ama sanayi devrimi
Batı’yı bambaşka bir çehreye bürüdü. Üretim, buhar
makineleri ile küçük işliklerden büyük fabrikalara
sıçrarken; daha önce başlamış denizaşırı ticaret
nedeniyle limanların çevresinde halkalar halinde büyüyen
kentlerde büyük nüfus yoğunlukları oluştu. Kentler
kalabalıklaşıyordu; ama seri üretimin getirdiği karmaşık
iş bölümü insanları birbirinden koparıp
yalnızlaştırıyordu. Batı dünyası, bu hamlesi sayesinde
bir yandan büyük bir hareket özgürlüğü, zenginleşme ve
ilerleme yaşarken; bir yandan da yeni düzeninin “manevi”
sorunlarına gömülmeye başlamıştı. Büyük hareketliliğin
getirdiği manevi yıpranma ve “huzursuzluk” Batı’nın
dikkatini Doğu’ya yönlendirecekti.
Doğu, Batı’nın tartışılmaz teknik ve maddi üstünlüğüne
rağmen bugün de bir “huzur” diyarı olarak ilgi
uyandırıyor. Yaşamın bütün zorluklarına, yoksunluklarına
rağmen tevekkülün, her gün yeniden sınanmanın, sabrın ve
mütevazılığın sarmaladığı yaşam öğretileriyle Doğu’nun
hayatı ve tabii sanatı da heyecanla karşılanıyor.
İşte böyle bir iç huzurunun, sabırla sınanmanın ürünü
olan sanatlardan biridir çini... Bu sanatı öğrenmek ve
onda ustalaşmak için verilmesi gereken onlarca yıl;
kişinin kendisiyle de yeniden ve yeniden tanışmasını;
çizgilerle, desenlerle, renklerle çıkılmış bir iç
yolculukta toprağın sırlarıyla birlikte yaşamınkileri de
paylaşmasını sağlar. En azından bu sanatın büyük
ustalarının söz birliği etmişçesine dile getirdikleri
gerçek budur...
Gerçekte
geleneksel bir Türk sanatı olan çinicilik, asıl
gelişimini Osmanlı döneminde göstermiş olmakla birlikte,
8. yüzyıla ait Uygur tapınaklarında dahi, zemin
döşemelerinde, bir tür çini olan renklendirilmiş
tuğlalar bulunmuştur. Belli ki göçebe Türk kavimleri,
çömlekçilikte sağladıkları gelişmeyi pişirilmiş
tuğlalara ve bunların üstünde icra edilmiş bir sanata
aktarmışlar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesinden
sonra bu bölgede yeşeren Selçuk mimarisi, çini sanatını
önemsemiş ve pek çok camii, medrese, türbe ve saray
duvarları çinilerle bezenmiş.
Anadolu çini sanatına en parlak dönemini yaşatan ise
Osmanlılar olmuş. Özellikle 15. ve 17. yüzyıllar
arasında önemli bir çini ve seramik merkezi haline gelen
İznik’te üretilen çiniler de başkent İstanbul’daki saray
duvarlarını süslemeye başlamış. 15. yüzyılda Osmanlı
yöneticileri arasında çini öylesine beğenilen bir
sanattır ki Fatih Sultan Mehmet 1472’de “Çinili Köşk”ü
yaptırır. Sırça Saray olarak da anılan Topkapı Sarayı
çevresindeki Çinili Köşk, İstanbul’daki ilk Osmanlı
sivil mimari eserlerinden biridir. Ayrıca Topkapı
Sarayı’nın Arz Odası’nda da çini panolar bulunmaktadır.
Başlangıçta çok daha fazla renk kullanılan çini
sanatında 16. yüzyılın sonlarından itibaren renkli
sırlama tekniği terk edilmeye başlanmıştır. Bunun
anlamı, sarı ve açık yeşil renklerin ortadan kaybolması,
çinilerde mavi, kırmızı ve beyazların egemenlik kurması
olacaktır. Zaman içinde renklerin azalması ve mavinin
egemenliğinin artmasına rağmen bu kez bir figür
zenginliği görülecektir çinilerde. Yüksek bir çizim
tekniği ve zarif bir desen anlayışına dayalı bu
çinilerde artık doğanın resmedilmesi ön planda
olacaktır. Lale, karanfil, sümbül, gül, nergis gibi
çiçekler, üzüm salkımları, baharla şenlenmiş ağaçlar,
kuş ve efsaneleşmiş hayvan figürleri çiniciliği
yaratıcılık gerektiren bir güzel sanat haline
getirmiştir. Bu gelişmede saray nakkaşlarının da büyük
emeği var. Osmanlı sarayının nakkaşları, çini ustaları
için çeşitli desenler üretirken çini sanatıyla Osmanlı
saray üslubu arasında bir bütünlük de sağlamışlardır.
Bugün çini deyince akla cami ve sarayların gelmesi biraz
da bu yüzden. Geleneksel Osmanlı sanat üslubunun iki
önemli uygulama alanı olan saray ve camiler, Türk mimari
sanatının en önemli süsleme aracı olan çinileri
yüzyıllardır azametle taşırlar üstlerinde...
Çini
deyince, Selçuklu ve Osmanlı’dan söz ettik sürekli. Peki
ya modern Türkiye’de ne durumda çinicilik? Maalesef
biraz “dostlar alışverişte görsün” durumunda. Tarih
boyunca, Konya, Sivas, Edirne ve elbette İznik’te
karargâh kuran çiniciliğin son kalesi ise Kütahya. Artık
sayıları yok denecek kadar az olsa da geleneksel
ustalara ancak burada rastlanıyor. Bazı üniversitelerin
güzel sanatlar fakültelerinde çinicilik bölümleri var.
Ama bu bölümlere de öğrenci ilgisi az.
Çinicilikle uğraşan bir genç bulmak da çok kolay değil
bu nedenlerle. Çiniciliğin geleceğe taşınmasında
taşıyıcı öneme sahip gençlerin bu sanatla ilgilenmesinin
önemi de burada. Biz birini bulduk ama... Dokuz Eylül
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olan
Sadullah Çekmece, İstanbul Beyoğlu’ndaki atölyesinde;
işte en başta söylediğimiz, o doğuya özgü sabır ve
tevekkülle renkli çiniler üretiyor. Tünel’den Tophane’ye
doğru inen dik yokuşlardan birinin üstünde, bir
dükkandan dönüştürülmüş “Sır Çini Atölyesi”nde, daha çok
yabancıların ilgisini çekiyor Sadullah Çekmece.
Neredeyse her gün uğrayıp, “bir sigara içme bahanesiyle”
meraklı gözlerle onu üretim aşamasında seyreden yaşlı
Fransız kadın bize de “denk geliyor” örneğin.
Sadullah Çekmece, ön tarafını sergi salonuna
dönüştürdüğü atölyesinde bir yandan karısının mezarını
çinili panolarla süslemek isteyen bir müşterisinin işini
yaparken, bir yandan da sanatının “sır”larını anlattı
bize. Onların bir bölümünü yukarıda aktardık. Ama basit
bir karşılaştırmayla bitirmek istiyoruz bu yazıyı;
porselene ve çiniye dair. Porselen de tıpkı çini gibi
zahmetli ve yaratıcı bir “iş” süreci gerektirir. Ama
porselen içine çay, çorba ve yemek konularak mutfakta da
kullanılır. Oysa çini gerçek bir sanat enstrümanıdır,
salt bir göz ziyafetidir. Parlak sır tabakası nedeniyle
yüzeyinde su tutmaz; bu sayede dış cephelerde ve ıslak
hacimlerde uzun yıllar boyu rahatlıkla kullanılabilir ve
böylelikle mimari sanatına güç veren bir sanat haline
gelir.
Porselen yararlıdır, fonksiyoneldir; ama çini bir
sanattır...
Çini nasıl
yapılır?
Sadullah Çekmece, Beyoğlu'ndaki atölyesinde kendi
eseri olan çinilerle birlikte...
Kuartz, kaolen, tebeşir ve kum
gibi doğada bulunan yedi farklı malzeme çamur kıvamına
gelinceye kadar karıştırılır. Yabancı maddelerden
arıtılarak öğütülür. Bu kahverengi çamurun göz
kamaştırıcı bir sanat eserine dönüşmesi ise yaklaşık 20
günlük zahmetli bir yolculuğun ardından mümkün
olmaktadır. Çini sanatı üç temel figür üzerinde çalışır:
Vazolar, tabaklar ve çini duvar panoları. Hazırlanan
çini hamurundan parçalar şekillendirildikten sonra
kurumaya bırakılırlar. Hamur kıvamından deri sertliğine
ulaşan parçalar üzerinde astarlama yapılır. Bu işlem
sayesinde, kuruyan parça gözün beyazı gibi saf beyaz bir
görünüm kazanır. Bu beyaz zemin Türk çinilerini diğer
seramiklerden ayrı kılar.
Daha sonra bu parçalar, yaklaşık 900 derecede, “bisküvi”
adı verilen ilk
pişirmeyle, bir güne yakın bir süre
boyunca yavaş yavaş pişirilirler.
Bisküvi fırınlaması yapılan parçaların yüzeyindeki
pürüzler ince bir zımparayla giderilir. Bu parça, önce
kara kalemle çizilmiş olan bir kağıtla kaplanır. Kağıt
üzerindeki bu desen sayısız küçük iğne delikleriyle
belirlenir ve kömür tozuyla çini yüzeyine aktarılır.
Yüzeydeki desenin kontürleri ilk olarak kobalt veya
siyah çini boyasıyla çizilir. Daha sonra bu desenin
içleri istenilen renklerle boyanır. Sonra parça, camsı
bir sır ile kaplanır. Sıra ikinci pişirime gelmiştir.
Parçalar, birbirlerine değmemeleri için tek tek alınır
ve benzer parçalar fırının raflarına koyulur. İkinci
defa ve yine yavaş pişirilen çinili eser, ani
soğutmaların getireceği şoklarla kırılmaması için bu kez
de çok yavaş olarak soğutulur.