Ana Sayfa | Site Haritası  

   


Venedik şehri, deniz seviyesinin bir metre üzerindeki 117 adacıktan, 150 kanaldan ve bunları birbirine bağlayan 409köprüden oluşuyor. Her yıl 12 milyon turistin ziyaret ettiği kentteki binalar ise sıkışmış kil tabakasına çakılan milyonlarca karaçam kazığıyla desteklenmiş.

 

Al Pacino’nun başrolünü oynadığı Venedik Taciri isimli filmi izledikten sonra Venedik’e karşı beslediğim merak duygum daha da artmıştı. Bir şehrin, su kanalları üzerine inşa edilmesi fikri bana çok aykırı, biraz ürkütücü aynı zamanda da fantastik geliyordu. Ve işte şimdi o fantastik şehri yakından görüp, insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilmek için yoldayım. Sabah erken saatte Mars Lojistik’ten Ercan Özcan ile Trieste Limanı’nda buluştuk. O gün çalışmadığı için beni Venedik’e Ercan götürecek. İstanbul plakalı arabamız ile yola çıktığımızda güzel güneşli bir günün etkisiyle insanlar sahil şeridinde yürüyüş yapmak veya güneşlenmek için kendilerini çoktan sokağa atmışlardı bile. Trieste’den Venedik’e dört farklı yoldan gidebilirsiniz. Birincisi ve bana göre en zevklisi sahil yolundan denizi izleyerek gitmek, ki bu yol biraz uzun. İkincisi “Nasyonel” dedikleri ve yerleşim birimlerinin içinden geçen “devlet yolu”; üçüncüsü otoyol; ve bir de yine yerleşim birimlerinin içinden geçen tren yolu. Biz bir müddet sahil yolundan gidip, devlet yoluna çıktık; üç-beş kasabanın içinden geçtikten sonra otoyola bağlandık. Ercan, bilgili, hoşsohbet, otuzlu yaşlarında genç bir arkadaş. Yol sohbetlerimizi zaman zaman otoyol üzerindeki “Autogrill” denilen tesislerde kahve molası ile böldük. Durduğumuz hemen hemen her yerde, arabalarının üzerindeki kayak takımlarıyla, hafta sonu tatili için, bir saat uzaklıkta bulunan Avusturya’daki kayak merkezlerine giden İtalyanlara rastladık. Venedik’e giden otoyol Po Ovası’nın en doğusunda, uçsuz bucaksızmış gibi görünen tarlaların ortasında uzuyor. Yol üzerindeki tarlalarda çalışan insanları, çiftlikleri ve küçük yerleşim birimlerini gözlemledim. Bir kere, yerleşim birimi ne kadar küçük olursa olsun muhakkak heybetli bir kiliseye sahip. Daha köylere girmeden, ta uzaktan, otoyoldan ilk görülen şey boyutları gerçek üstüymüş gibi algılanan kilise. Çiftlikler çok düzenli, tarım ile uğraşan insanların ekonomik yönden hiç bir sıkıntılarının olmadığını hissediyorsunuz. Kullandıkları aletlerin sayesinde insan gücü ve zaman kaybını en aza indirmişler. Son molamızı da verdikten sonra, Venedik’i anakaraya bağlayan, denizin yaklaşık 5-6 metre üzerinde inşa edilmiş 5 kilometre uzunluğundaki çift şeritli yoldan şehre girdik. Hemen girişte sağda, biri belediyeye ait biri de özel olmak üzere iki tane kapalı otopark var. Aracınızı buraya bırakıyorsunuz; çünkü şehir tamamen trafiğe kapalı. Burada araç olarak sadece gondolları, küçük yolcu teknelerini, bot-ambulansları ve belediyenin çöpleri toplamada kullandığı küçük vinçli tekneleri görebilirsiniz. Arabayı sadece birkaç saat karşılığında 20 Euro’ya park yerine bıraktığımızda, Venedik’in İtalya’nın en pahalı şehri olduğuna dair bilginin doğru olduğunu düşünmeye başladım. Park yerinin hemen girişinde bulunan turist danışma bürosundaki karnaval giysisi giymiş, sempatik yüzlü, kilolu genç bayandan, kalabileceğim en ucuz oteli bulmam konusunda bana yardım etmesini istedim. Önce bir telefon görüşmesi yaptı ve harita üzerinde otelin yerini işaretledi. Geceliği 40 Euro olan bir otel odası bulabilmek beni şaşırttı. 5 Euro’yu peşin aldıktan sonra bana bir makbuz verdi ve oteli beğenmemem durumunda bu belgeyle başka bir otele gidersem 5 Euro’nun geçerli olduğunu; ama bir saat içerisinde otele kayıt yaptırmazsam kaporanın geçersiz olacağını söyledi. Otel, Rialto Köprüsü ile Aziz Marco Meydanı arasındaki yol üzerinde kuytu bir yerdeydi. Rialto Köprüsü’ne kadar yaklaşık kırk dakikalık yolu yürüyerek gitmeye karar verdik. Kendimi herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde değil de sanki bir masal şehrinde yürüyormuş gibi hissettim. Venedik Karnavalı’nın başlamış olmasından dolayı, biz hariç herkes karnaval kıyafeti giyiyordu. Meşhur Venedik maskeleri takanlar mı istersiniz, korsan, ejderha, prenses veya ortaçağ seçkinlerinin giydikleri kıyafetlere bürünenleri mi, yoksa “Uzay Yolu” filminden fırlamış gibi görünen karakterleri mi? Maskelerin arkalarına gizlendiklerinden midir bilinmez, herkes rahat, herkes iletişime açık. Büyük Kanal’ın (Venediklilerin ‘Canalazzo’ dedikleri bu kanal yaklaşık 4 kilometre uzunluğundadır ve şehrin girişindeki tren istasyonundan başlayıp ‘Basino di San Marco’ yani Aziz Marco havzasına kadar büyük ve ters bir ‘S’ harfi çizerek biter) sol tarafından sekiz adet küçük köprünün üzerinden geçerek Ponte di Rialto’ya (Rialto Köprüsü) kadar yürüdük. Burası Büyük Kanal’ın tam ortasında yer alan ve kanalın iki yakasını birbirine bağlayan, üzerinde ayakkabı, ipek, eşarp ve mücevher dükkanları olan, 1588-91 yılları arasında Antonio da Ponte tarafından yapılan kemerli zarif bir köprü. Rialto Venedik’in en eski mahallesi. Geçmişte Avrupa’nın en önemli finans merkeziymiş. Rialto Köprüsü şehrin iki yakasını birbirine bağlayan üç köprüden biri olmasına rağmen aynı zamanda şehri iki yakaya da ayırıyor. Piazza San Marco’nun (Aziz Marco Meydanı) bulunduğu yakaya “Rialto di qua” (Bu yaka), diğer tarafa ise “Rialto di la” (O yaka) deniyor. Köprüye yakın olan otelimi bulup eşyalarımı bıraktım ve bir şeyler yemek için Rialto Köprüsü’nün ayağının yanındaki kafe-restorana gittik. Yemekten sonra Ercan Trieste’ye dönmek için yola çıktı. Bense Aziz Marco Meydanı’na fotoğraf çekmeye gittim. Meydana dar sokaklardan (calli) yürüyerek ulaşıyorsunuz; her yer insan kaynıyor, zaman zaman yaya trafiği sıkışıklıktan duruyor. Turistlerin bir şikayeti yok, hatta bu karmaşa onlara eğlenceli bile geliyor; ama yerli halk bu durumdan sıkılmışa benziyor. Her yıl, yaklaşık 12 milyon turist geliyor Venedik’e. Turizm, şehrin en önemli geçim kaynağı olmasına rağmen aynı zamanda en büyük düşmanı. Venedik, Adriyatik denizinin kuzeybatı ucunda 50 kilometre uzunluğunda bir hilal şeklindeki lagünde bulunan takımada grubu üzerinde uzanır. Şehir, deniz seviyesinin bir metre üzerindeki 117 adacıktan, 150 kanaldan ve bunları birbirine bağlayan 409 köprüden oluşur. Binaları ise sıkışmış kil tabakasına çakılan milyonlarca karaçam kazığıyla desteklenmiştir. Venedik, kesintisiz 1100 yıl boyunca bağımsız idari yapısıyla, 9. yüzyıl’da Avrupa şehirleri surların arkasına gizlenmişken kendi lagününün korumasında dünyaya açılmıştır. Venedik şehri en parlak dönemlerinde 200 bin nüfusa sahipti. Günümüzde ise bu rakam 65 bin. Venedik’in ana meydanı olan Piazza San Marco (Aziz Marco Meydanı) şehrin dini ve siyasi merkeziydi. Cenevizlilere veya Osmanlılara karşı zafer kazanmış kumandanlar savaştan döndüklerinde, meydanda bulunan bazilikanın önünde onların şerefine törenler düzenlenir, ziyafetler verilirdi. Basilica di San Marco (Aziz Marco Bazilikası) kendisini Konstantinopolis’in halefi olarak addeden eski Venedik Cumhuriyeti’nin, İskenderiye’den Venedik’e kaçırdığı Aziz Marco’nun son istirahatgâhı olması için İ.S. 830’da inşa ettirdiği bir şapeldi. Ahşap olan orijinal kilise 932 yılında yanmıştı. Günümüzdeki bazilika ise 1063-1094 yılları arasında inşa edilmiştir. Bazilikanın bulunduğu meydan, turist ve karnaval için özel olarak giyinmiş Venedikli kaynıyor. Uzunca bir süre meydanda fotoğraf çektikten sonra gece otele döndüm.

Yine Rialto Köprüsü’nün altındaki restoran-kafedeyim. Güne erken başlamanın ve öğleye kadar fotoğraf çekmenin verdiği yorgunluğu gidermek için Büyük Kanal manzaralı bu yerde espresso içerken bir yandan da insanları izliyorum. Dün ahbap olduğum Faslı garson Rıdvan, yan masadaki Fransız müşterilerden siparişi aldıktan sonra, derin bir of çekip İngilizce “I want to go my home” (evime gitmek istiyorum) diyerek mutfağa doğru yöneldi. Bir ara fırsatını bulup ona bu sözünü hatırlattım. Ülkesini, evini, ailesini çok özlediğini, artık geri gitmek istediğini söyledi. Turistler için burası rüya gibi bir şehirken Rıdvan için burada yaşamak tam bir işkence. Kış olmasına rağmen her yer turist dolu. Doğru düzgün fotoğraf bile çekemiyorsunuz, ellerinde küçük dijital fotoğraf makineli turistler mutlaka kadrajınıza giriyor. Bana göre Venedik biraz da kasvetli bir yer. Burada kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. Daracık sokaklar, iç içe yerleşmiş evler ve kalabalık mekanlara bir de denizin oluşturduğu yollar eklenince hareket alanınızın sınırlandığını hissediyorsunuz. Tam bunları düşünürken kanaldan sirenlerini çalarak bir bot-ambulans geçti. Onun sesinin dışında trafikle ilgili bir ses yok. Sadece gondolundaki müşterilerine şarkı söyleyen bir adamın akordeonundan çıkan ses yankılanıyor dar kanalda. Şu anda dijital fotoğraf makineli turistler ortadan kayboldu; çünkü yağmur yağmaya başladı. Fotoğraf çekebilmek için iyi bir fırsat diye düşünüp hesabı istiyorum ve son kez restorandaki müşterilere bakıyorum. Burada daha çok Fransız turistler var, güzel yemekler yiyip şarap içerlerken birbirlerine karşı nazikler. Amerikalılar hamburger tarzı şeyler yerken yanında da bira içiyorlar. İtalyanlar ise bağırarak ve kavga ediyormuş gibi el kol hareketleri yaparak anlaşıyorlar. Türkçeyi ise sadece, dün akşam kalabalığın içinde kız ayarlamaya çalışan beş-altı genç çocuktan, “hangi kızı kimin tavlayacağı” konusunda yaptıkları küfürlü tartışma esnasında duydum. Aslında kendilerinin ‘seçen’ değil de ‘seçilen’ tarafında olduklarını fark ettikleri zaman boşuna tartıştıklarını anlayacaklar. Görünüşlerine ve aksanlarına bakılırsa Avrupa’da yaşayan Türklerin çocukları. Bugün pazartesi, sakallarım uzamış. Burada bir berberde traş olmak enteresan olabilir diye düşünüp, yaklaşık on kişiye nerede berber bulabileceğimi sorup, hepsinden de “bilmem kaçıncı köprüyü geçtikten sonra bilmem kaçınçı köprüden önce solda veya sağda” yanıtını alıp ve kesinlikle bir berber dükkanı bulamadıktan sonra; Venedik’te 409 adet köprü olduğu aklıma gelince bu arayışımdan vazgeçtim. Burada tüm yol tarifleri ‘köprüden sonra’ ile başlayıp ‘köprüden önce’ ile bitiyor. Venedik maceramı burada noktalamaya karar verip ayrılmadan önce, kardeşim Ayten için buraya özgü cam işçiliği örneği olan bir kolye aldım ve Trieste’ye trenle dönmek için 5 Euro karşılığında bir bota atlayıp tren istasyonuna gittim. Dönüş yolculuğum biraz tatsız başladı. Önce on saniye farkla treni kaçırdım ve bir sonraki tren için bir saat bekledim; sonra da trene binmeden önce biletimi elektronik okuyucuda onaylatmadığım için 25 Euro ceza ödedim. Oysa biletin değeri 8 Euro idi. İki buçuk saatlik tren yolculuğunun ardından Trieste’deydim.
Ertesi gün Trieste Limanı’nda Mars Lojistik’ten TIR şoförü Ömer Faruk ile buluştum. Yolumuz 1.600 kilometre, hedefimiz ise Paris. Yükümüz Renault fabrikasına götüreceğimiz araba yedek parçası. Yüklemeyi Bursa’dan yapmış. Yolda giderken, “Şanslısın, yükümüz sadece bir buçuk ton” dedi. TIR’lar 25 tona kadar yük taşıyabiliyor. Aslında TIR, ‘Transport International Road’un (uluslararası yol taşımacılığı) kısaltılmışı. Paris’e, Avusturya ve Almanya üzerinden gideceğiz ve önümüzde iki gün sürecek bir yol var. Trieste’den ayrılırken güneş sol tarafımızdan denizin ardından batmaktaydı, biz ise kuzeye yani bu akşam aşacağımız karlı Alp Dağları’na doğru gidiyorduk. Bir saat sonra İtalya-Avusturya sınırına varmıştık bile. Önümüzde aşılması zor gibi görünen sıradağlar uzanıyordu. Burada tüm Türk TIR şoförlerinin ‘Tavukçu’ diye bildiği bir restoranda akşam yemeği yemek ve arkamızdan gelen diğer bir Mars şoförü Savaş’ı beklemek için mola verdik. Ömer ile Savaş iyi arkadaşlar, ikisi de otuzlu yaşlarda, ikisi de motosiklet tutkunu ve ikisinin babaları da TIR şoförüymüş. Savaş İstanbullu ve aslında önceden tiyatro oyuncusuymuş. Levent Kırca’nın ‘Olacak O Kadar’ isimli televizyon dizilerinde oynamış. Ömer ise ilk üniversite eğitimimi aldığım yer olan Bolu’dan. Savaş’ın yükünü bırakacağı yer İngiltere. Yolumuz Almanya’nın Mannheim şehrine kadar aynı. Ömer ile ben oradan batıya, Fransa’ya doğru devam edeceğiz; Savaş ise kuzeye Belçika üzerinden İngiltere’ye geçecek. Bu yol üzeri restoranına “tavukçu” demelerinin sebebi, kömür ateşinde kızarttığı nefis tavuklar. Burası eskiden küçük, dört-beş masanın bulunduğu bir yermiş. Türk TIR şoförleri burayı keşfettikten sonra büyümüş ve şimdiki halini almış. İçeride hiç yoksa 40 şoför var. Yaptığımız konuşmada işyerinin sahibi onlar için “iyi insanlar” diyor. Garsonumuz metroseksüel görünümlü genç biri. Bazı Türkçe kelimeleri öğrenmiş bile; ‘yarım tavuk’, ‘patates’, ‘yok patates’, ‘salata’ gibi kelimeleri kullanarak siparişleri alıyor. Savaş’ı beklerken başka üç şoför arkadaş gelip bize katılıyorlar. İkisi Adanalı, onların yolu İspanya’nın en batısında Atlas Okyanusu kıyısındaki La Coruna, diğeri ise Karadenizli. Adanalılar sohbet ederlerken kulak misafiri oluyorum; boğuk sesli olan diğerinden, salatasına dökmek için masadaki zeytinyağı şişesini uzatmasını isterken, “evde de zeytinyağı bitmiş, bari İspanya’dan alayım” diyor. Diğeri ise “memleketten niye almıyorsun” deyince o da “memlekete mi gidebiliyorum da alayım?” diye cevap veriyor. Aslında TIR şoförlerinin yaşantılarının büyük bir kısmı yurtdışında geçiyor. Bizim ‘Avrupa’ya gitmek’ anlayışımız ile onların ‘Avrupa’da bulunmak’ anlayışları arasında çok fark var. Yolculuk esnasında Ömer bu konuda “ne sosyal hayat var ne bir şey, çoğu zaman bir ülkede güneşi iki kere göremiyorsun, doğuşu başka ülkede batışı başka ülkede” diyor.
DEVAMI

 












 
 


Kültür ve Sanat Yayınıdır. Tüm Hakları Saklıdır.
Güvenlik Politikası