|


Al Pacino’nun başrolünü oynadığı Venedik
Taciri isimli filmi izledikten sonra Venedik’e karşı
beslediğim merak duygum daha da artmıştı. Bir şehrin, su
kanalları üzerine inşa edilmesi fikri bana çok aykırı,
biraz ürkütücü aynı zamanda da fantastik geliyordu. Ve
işte şimdi o fantastik şehri yakından görüp, insanların
nasıl yaşadıklarını anlayabilmek için yoldayım. Sabah
erken saatte Mars Lojistik’ten Ercan Özcan ile Trieste
Limanı’nda buluştuk. O gün çalışmadığı için beni
Venedik’e Ercan götürecek. İstanbul plakalı arabamız ile
yola çıktığımızda güzel güneşli bir günün etkisiyle
insanlar sahil şeridinde yürüyüş yapmak veya güneşlenmek
için kendilerini çoktan sokağa atmışlardı bile.
Trieste’den Venedik’e dört farklı yoldan gidebilirsiniz.
Birincisi ve bana göre en zevklisi sahil yolundan denizi
izleyerek gitmek, ki bu yol biraz uzun.
İkincisi
“Nasyonel” dedikleri ve yerleşim birimlerinin içinden
geçen “devlet yolu”; üçüncüsü otoyol; ve bir de yine
yerleşim birimlerinin içinden geçen tren yolu. Biz bir
müddet sahil yolundan gidip, devlet yoluna çıktık;
üç-beş kasabanın içinden geçtikten sonra otoyola
bağlandık. Ercan, bilgili, hoşsohbet, otuzlu yaşlarında
genç bir arkadaş. Yol sohbetlerimizi zaman zaman otoyol
üzerindeki “Autogrill” denilen tesislerde kahve molası
ile böldük. Durduğumuz hemen hemen her yerde,
arabalarının üzerindeki kayak takımlarıyla, hafta sonu
tatili için, bir saat uzaklıkta bulunan Avusturya’daki
kayak merkezlerine giden İtalyanlara rastladık.
Venedik’e giden otoyol Po Ovası’nın en doğusunda, uçsuz
bucaksızmış gibi görünen tarlaların ortasında uzuyor.
Yol üzerindeki tarlalarda çalışan insanları, çiftlikleri
ve küçük yerleşim birimlerini gözlemledim. Bir kere,
yerleşim birimi ne kadar küçük
 olursa
olsun muhakkak heybetli bir kiliseye sahip. Daha köylere
girmeden, ta uzaktan, otoyoldan ilk görülen şey
boyutları gerçek üstüymüş gibi algılanan kilise.
Çiftlikler çok düzenli, tarım ile uğraşan insanların
ekonomik yönden hiç bir sıkıntılarının olmadığını
hissediyorsunuz. Kullandıkları aletlerin sayesinde insan
gücü ve zaman kaybını en aza indirmişler. Son molamızı
da verdikten sonra, Venedik’i anakaraya bağlayan,
denizin yaklaşık 5-6 metre üzerinde inşa edilmiş 5
kilometre uzunluğundaki çift şeritli yoldan şehre
girdik. Hemen girişte sağda, biri belediyeye ait biri de
özel olmak üzere iki tane kapalı otopark var. Aracınızı
buraya bırakıyorsunuz; çünkü şehir tamamen trafiğe
kapalı. Burada araç olarak sadece gondolları, küçük
yolcu teknelerini, bot-ambulansları ve belediyenin
çöpleri toplamada kullandığı küçük vinçli tekneleri
görebilirsiniz. Arabayı sadece birkaç saat karşılığında
20 Euro’ya park yerine bıraktığımızda, Venedik’in
İtalya’nın en pahalı şehri olduğuna dair bilginin doğru
olduğunu düşünmeye başladım. Park yerinin hemen
girişinde bulunan turist danışma bürosundaki karnaval
giysisi giymiş, sempatik yüzlü, kilolu genç bayandan,
kalabileceğim en ucuz oteli bulmam konusunda bana yardım
etmesini istedim. Önce bir telefon görüşmesi yaptı ve
harita üzerinde otelin yerini işaretledi. Geceliği 40
Euro olan bir otel odası bulabilmek beni şaşırttı. 5
Euro’yu peşin aldıktan sonra bana bir makbuz verdi ve
oteli beğenmemem durumunda bu belgeyle başka bir otele
gidersem 5 Euro’nun geçerli olduğunu; ama bir saat
içerisinde otele kayıt yaptırmazsam kaporanın geçersiz
olacağını söyledi. Otel, Rialto Köprüsü ile Aziz Marco
Meydanı arasındaki yol üzerinde kuytu bir yerdeydi.
Rialto Köprüsü’ne kadar yaklaşık kırk dakikalık yolu
yürüyerek gitmeye karar verdik. Kendimi herhangi bir
ülkenin herhangi bir şehrinde değil de sanki bir masal
şehrinde yürüyormuş gibi hissettim. Venedik
Karnavalı’nın başlamış olmasından dolayı, biz hariç
herkes karnaval kıyafeti giyiyordu. Meşhur Venedik
maskeleri takanlar mı istersiniz, korsan, ejderha,
prenses veya ortaçağ seçkinlerinin giydikleri
kıyafetlere bürünenleri mi, yoksa “Uzay Yolu” filminden
fırlamış gibi görünen karakterleri mi? Maskelerin
arkalarına gizlendiklerinden midir bilinmez, herkes
rahat, herkes iletişime açık. Büyük Kanal’ın
(Venediklilerin ‘Canalazzo’ dedikleri bu kanal yaklaşık
4 kilometre uzunluğundadır ve şehrin girişindeki tren
istasyonundan başlayıp ‘Basino di San Marco’ yani Aziz
Marco havzasına kadar büyük ve ters bir ‘S’ harfi
çizerek biter) sol tarafından sekiz adet küçük köprünün
üzerinden geçerek Ponte di Rialto’ya (Rialto Köprüsü)
kadar yürüdük. Burası Büyük Kanal’ın tam ortasında yer
alan ve kanalın iki yakasını birbirine bağlayan,
üzerinde ayakkabı, ipek, eşarp ve mücevher dükkanları
olan, 1588-91 yılları arasında Antonio da Ponte
tarafından yapılan kemerli zarif bir köprü. Rialto
Venedik’in en eski mahallesi. Geçmişte Avrupa’nın en
önemli finans merkeziymiş. Rialto Köprüsü şehrin iki
yakasını birbirine bağlayan üç köprüden biri olmasına
rağmen aynı zamanda şehri iki yakaya da ayırıyor. Piazza
San Marco’nun (Aziz Marco Meydanı) bulunduğu yakaya
“Rialto di qua” (Bu yaka), diğer tarafa ise “Rialto di
la” (O yaka) deniyor. Köprüye yakın olan otelimi bulup
eşyalarımı bıraktım ve bir şeyler yemek için Rialto
Köprüsü’nün ayağının yanındaki kafe-restorana gittik.
Yemekten sonra Ercan Trieste’ye dönmek için yola çıktı.
Bense Aziz Marco Meydanı’na fotoğraf çekmeye gittim.
Meydana dar sokaklardan (calli) yürüyerek ulaşıyorsunuz;
her yer insan kaynıyor, zaman zaman yaya trafiği
sıkışıklıktan duruyor. Turistlerin bir şikayeti yok,
hatta bu karmaşa onlara eğlenceli bile geliyor; ama
yerli halk bu durumdan sıkılmışa benziyor. Her yıl,
yaklaşık 12 milyon turist geliyor Venedik’e. Turizm,
şehrin en önemli geçim kaynağı olmasına rağmen aynı
zamanda en büyük düşmanı. Venedik, Adriyatik denizinin
kuzeybatı ucunda 50 kilometre uzunluğunda bir hilal
şeklindeki lagünde bulunan takımada grubu üzerinde
uzanır. Şehir, deniz seviyesinin bir metre üzerindeki
117 adacıktan, 150 kanaldan ve bunları birbirine
bağlayan 409 köprüden oluşur. Binaları ise sıkışmış kil
tabakasına çakılan milyonlarca karaçam kazığıyla
desteklenmiştir. Venedik, kesintisiz 1100 yıl boyunca
bağımsız idari yapısıyla, 9. yüzyıl’da Avrupa şehirleri
surların arkasına gizlenmişken kendi lagününün
korumasında dünyaya açılmıştır. Venedik şehri en parlak
dönemlerinde 200 bin nüfusa sahipti. Günümüzde ise bu
rakam 65 bin. Venedik’in ana meydanı olan Piazza San
Marco (Aziz Marco Meydanı) şehrin dini ve siyasi
merkeziydi. Cenevizlilere veya Osmanlılara karşı zafer
kazanmış kumandanlar savaştan döndüklerinde, meydanda
bulunan bazilikanın önünde onların şerefine törenler
düzenlenir, ziyafetler verilirdi. Basilica di San Marco
(Aziz Marco Bazilikası) kendisini Konstantinopolis’in
halefi olarak addeden eski Venedik Cumhuriyeti’nin,
İskenderiye’den Venedik’e kaçırdığı Aziz Marco’nun son
istirahatgâhı olması için İ.S. 830’da inşa ettirdiği bir
şapeldi. Ahşap olan orijinal kilise 932 yılında
yanmıştı. Günümüzdeki bazilika ise 1063-1094 yılları
arasında inşa edilmiştir. Bazilikanın bulunduğu meydan,
turist ve karnaval için özel olarak giyinmiş Venedikli
kaynıyor. Uzunca bir süre meydanda fotoğraf çektikten
sonra gece otele döndüm.


Yine Rialto Köprüsü’nün altındaki restoran-kafedeyim.
Güne erken başlamanın ve öğleye kadar fotoğraf çekmenin
verdiği yorgunluğu gidermek için Büyük Kanal manzaralı
bu yerde espresso içerken bir yandan da insanları
izliyorum. Dün ahbap olduğum Faslı garson Rıdvan, yan
masadaki Fransız müşterilerden siparişi aldıktan sonra,
derin bir of çekip İngilizce “I want to go my home”
(evime gitmek istiyorum) diyerek mutfağa doğru yöneldi.
Bir ara fırsatını bulup ona bu sözünü hatırlattım.
Ülkesini, evini, ailesini çok özlediğini, artık geri
gitmek istediğini söyledi. Turistler için burası rüya
gibi bir şehirken Rıdvan için burada yaşamak tam bir
işkence. Kış olmasına rağmen her yer turist dolu. Doğru
düzgün fotoğraf bile çekemiyorsunuz, ellerinde küçük
dijital fotoğraf makineli turistler mutlaka kadrajınıza
giriyor. Bana göre Venedik biraz da kasvetli bir yer.
Burada kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum.
Daracık sokaklar, iç içe yerleşmiş evler ve kalabalık
mekanlara bir de denizin oluşturduğu yollar eklenince
hareket alanınızın sınırlandığını hissediyorsunuz. Tam
bunları düşünürken kanaldan sirenlerini çalarak bir
bot-ambulans geçti. Onun sesinin dışında trafikle ilgili
bir ses yok. Sadece gondolundaki müşterilerine şarkı
söyleyen bir adamın akordeonundan çıkan ses yankılanıyor
dar kanalda. Şu anda dijital fotoğraf makineli turistler
ortadan kayboldu; çünkü yağmur yağmaya başladı. Fotoğraf
çekebilmek için iyi bir fırsat diye düşünüp hesabı
istiyorum ve son kez restorandaki müşterilere bakıyorum.
Burada daha çok Fransız turistler var, güzel yemekler
yiyip şarap içerlerken birbirlerine karşı nazikler.
Amerikalılar hamburger tarzı şeyler yerken yanında da
bira içiyorlar. İtalyanlar ise bağırarak ve kavga
ediyormuş gibi el kol hareketleri yaparak anlaşıyorlar.
Türkçeyi ise sadece, dün akşam kalabalığın içinde kız
ayarlamaya çalışan beş-altı genç çocuktan, “hangi kızı
kimin tavlayacağı” konusunda yaptıkları küfürlü tartışma
esnasında duydum. Aslında kendilerinin ‘seçen’ değil de
‘seçilen’ tarafında olduklarını fark ettikleri zaman
boşuna tartıştıklarını anlayacaklar. Görünüşlerine ve
aksanlarına bakılırsa Avrupa’da yaşayan Türklerin
çocukları. Bugün pazartesi, sakallarım uzamış. Burada
bir berberde traş olmak enteresan olabilir diye düşünüp,
yaklaşık on kişiye nerede berber bulabileceğimi sorup,
hepsinden de “bilmem kaçıncı köprüyü geçtikten sonra
bilmem kaçınçı köprüden önce solda veya sağda” yanıtını
alıp ve kesinlikle bir berber dükkanı bulamadıktan
sonra; Venedik’te 409 adet köprü olduğu aklıma gelince
bu arayışımdan vazgeçtim. Burada tüm yol tarifleri
‘köprüden sonra’ ile başlayıp ‘köprüden önce’ ile
bitiyor. Venedik maceramı burada noktalamaya karar verip
ayrılmadan önce, kardeşim Ayten için buraya özgü cam
işçiliği örneği olan bir kolye aldım ve Trieste’ye
trenle dönmek için 5 Euro karşılığında bir bota atlayıp
tren istasyonuna gittim. Dönüş yolculuğum biraz tatsız
başladı. Önce on saniye farkla treni kaçırdım ve bir
sonraki tren için bir saat bekledim; sonra da trene
binmeden önce biletimi elektronik okuyucuda
onaylatmadığım için 25 Euro ceza ödedim. Oysa biletin
değeri 8 Euro idi. İki buçuk saatlik tren yolculuğunun
ardından Trieste’deydim.
Ertesi gün Trieste Limanı’nda Mars Lojistik’ten TIR
şoförü Ömer Faruk ile buluştum. Yolumuz 1.600 kilometre,
hedefimiz ise Paris. Yükümüz Renault fabrikasına
götüreceğimiz araba yedek parçası. Yüklemeyi Bursa’dan
yapmış. Yolda giderken, “Şanslısın, yükümüz sadece bir
buçuk ton” dedi. TIR’lar 25 tona kadar yük
taşıyabiliyor. Aslında TIR, ‘Transport International
Road’un (uluslararası yol taşımacılığı) kısaltılmışı.
Paris’e, Avusturya ve Almanya üzerinden gideceğiz ve
önümüzde iki gün sürecek bir yol var. Trieste’den
ayrılırken güneş sol tarafımızdan denizin ardından
batmaktaydı, biz ise kuzeye yani bu akşam aşacağımız
karlı Alp Dağları’na doğru gidiyorduk. Bir saat sonra
İtalya-Avusturya sınırına varmıştık bile. Önümüzde
aşılması zor gibi görünen sıradağlar uzanıyordu. Burada
tüm Türk TIR şoförlerinin ‘Tavukçu’ diye bildiği bir
restoranda akşam yemeği yemek ve arkamızdan gelen diğer
bir Mars şoförü Savaş’ı beklemek için mola verdik. Ömer
ile Savaş iyi arkadaşlar, ikisi de otuzlu yaşlarda,
ikisi de motosiklet tutkunu ve ikisinin babaları da TIR
şoförüymüş. Savaş İstanbullu ve aslında önceden tiyatro
oyuncusuymuş. Levent Kırca’nın ‘Olacak O Kadar’ isimli
televizyon dizilerinde oynamış. Ömer ise ilk üniversite
eğitimimi aldığım yer olan Bolu’dan. Savaş’ın yükünü
bırakacağı yer İngiltere. Yolumuz Almanya’nın Mannheim
şehrine kadar aynı. Ömer ile ben oradan batıya,
Fransa’ya doğru devam edeceğiz; Savaş ise kuzeye Belçika
üzerinden İngiltere’ye geçecek. Bu yol üzeri restoranına
“tavukçu” demelerinin sebebi, kömür ateşinde kızarttığı
nefis tavuklar. Burası eskiden küçük, dört-beş masanın
bulunduğu bir yermiş. Türk TIR şoförleri burayı
keşfettikten sonra büyümüş ve şimdiki halini almış.
İçeride hiç yoksa 40 şoför var. Yaptığımız konuşmada
işyerinin sahibi onlar için “iyi insanlar” diyor.
Garsonumuz metroseksüel görünümlü genç biri. Bazı Türkçe
kelimeleri öğrenmiş bile; ‘yarım tavuk’, ‘patates’, ‘yok
patates’, ‘salata’ gibi kelimeleri kullanarak
siparişleri alıyor. Savaş’ı beklerken başka üç şoför
arkadaş gelip bize katılıyorlar. İkisi Adanalı, onların
yolu
İspanya’nın en batısında Atlas Okyanusu kıyısındaki La
Coruna, diğeri ise Karadenizli. Adanalılar sohbet
ederlerken kulak misafiri oluyorum; boğuk sesli olan
diğerinden, salatasına dökmek için masadaki zeytinyağı
şişesini uzatmasını isterken, “evde de zeytinyağı
bitmiş, bari İspanya’dan alayım” diyor. Diğeri ise
“memleketten niye almıyorsun” deyince o da “memlekete mi
gidebiliyorum da alayım?” diye cevap veriyor. Aslında
TIR şoförlerinin yaşantılarının büyük bir kısmı
yurtdışında geçiyor. Bizim ‘Avrupa’ya gitmek’
anlayışımız ile onların ‘Avrupa’da bulunmak’ anlayışları
arasında çok fark var. Yolculuk esnasında Ömer bu konuda
“ne sosyal hayat var ne bir şey, çoğu zaman bir ülkede
güneşi iki kere göremiyorsun, doğuşu başka ülkede batışı
başka ülkede” diyor.
DEVAMI |