SİTE İÇİ ARAMA

 

2006 Almanya:
Yıldıza veda

Almanya’daki dünya
futbol şampiyonası,
büyük ve sıra dışı
sürprizler yaşanmadan; ama yine de yıllarca
anlatılacak türden
unutulmaz anlara sahne olarak sona erdi.

Özellikle Berlin’deki final; kupa öncesinde “popüler favori”ler arasında gösterilmeseler de, birer futbol ekolüne sahip oldukları için, gerçekte, katıldıkları her turnuvada şampiyon olmaları “sürpriz” sayılmayacak olan iki takım arasında oynanan o unutulmaz maç, futbolseverlerin belleklerinde kalıcı bir yer kazandı. Bu finale ve finalin unutulmaz oyuncusu Zinedine Zidane’a döneceğiz. Ama finalini İtalya’yla Fransa’nın yaptığı bu dünya kupasının arkasında bıraktığı bazı ilginç noktalara değinmekte yarar var.

Doğu Avrupa’da yolun sonu
Almanya 2006’nın, dolaylı olarak da olsa, bizi de ilgilendiren bir tabloyu, oldukça net bir şekilde açığa çıkardığını söyleyebiliriz: 80’li ve 90’lı yıllar boyunca, kimi zaman ani patlamalar, kimi zaman sürece yayılmış ekoller yaratarak sahalara renk katan Balkan - hatta genel olarak Doğu Avrupa - futbolu 2006’da tam bir hezimet yaşadı. 2002 Dünya Kupası’nın üçüncüsü Türkiye turnuvada yoktu; 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan ve 1994’ün flaş takımı Romanya da öyle. Macaristan’ı on yıllardır gören yok. Bu sene Ruslar da ilk turda elenmeyi adet haline getirdikleri kupanın tamamen dışında kaldılar. 2006’da Balkanlar ve Doğu Avrupa’yı temsil eden 5 ülke vardı: Polonya, Sırbistan Karadağ, Hırvatistan, Ukrayna ve Çek Cumhuriyeti. Bunlar arasında en büyük hayal kırıklığını yaşayan, kuşkusuz, Yugoslav ekolünün sürdürücüsü olan Sırbistan Karadağ’dı. 80’lerden itibaren Türk futbolu ve onun gelişimi üzerinde de çok büyük etki yaratmış olan Yugoslavya ekolü, Yugoslavya’dan geriye kalmış bu son iki parçanın da son kez bir arada oynadığı bu turnuvayla birlikte tarihe gömüldü adeta. Belki Arjantin, Hollanda ve Fildişi’nden oluşan ateş gibi bir grubun içindeydiler; ama Yugoslav güneşi batarken, karnelerinde, 3 maçta 3 mağlubiyet, yenilmiş 10 gol, Arjantin karşısında alınmış 6-0’lık ağır bir yenilgi ve grup sonunculuğu yazıyordu.


Fransız Lilian Thuram, Münih Stadyumu’nda portekiz’le yaptıkları yarı final maçında görünüyor.

Son yıllarda Doğu Avrupa futbolunu neredeyse tek başına sürükleyen Çekler de İtalya ve Gana’nın arkasında kalarak daha ilk turda elendiler. Polonya ve Hırvatistan da, Ekvador ve Avustralya gibi önemli bir futbol geleneğine sahip olmayan ülkelerin arkasında kalarak turnuvaya daha ilk turda havlu attılar. Bu beşi arasında ikinci tur gören tek ülke Ukrayna oldu. Ama onlar da grup maçlarında İspanya’ya 4-0, çeyrek finalde İtalya’ya 3-0 kaybederek elendiler. Ümit edelim ki Balkan futbolunun eskisi gibi “tehlikeli”, “dişli” ve “baş eğmez” olduğu günlere dönüş fitilinin ateşini, bizim oyuncularımız yaksın.

Almanya’da Ganalılar, Angola’da Brezilyalılar...
Bu dünya kupasında ilginç bir başka durum, önceleri daha çok Fransa ulusal takımıyla anılan bir “çokulusluluk” durumuydu. Malum, Fransız takımı, sömürgelerden devşirilmiş ya da Paris, Marsilya banliyölerinde, tüm umudunu bir futbol yıldızı olma ihtimaline yatırmış ve bunu başarmış göçmenlerden oluşuyor. Bu kez benzer bir durum daha fazla sayıda ülke için geçerliydi. Alman milli takımında Polonyalı Podolski ve Borowski, Ganalı Asamoah, Nijeryalı Odonkor; Portekiz’de Deco ve öteki Brezilyalılar; İsviçre’de Kosovalı Behrami, Makedonyalı İsmaili, Sırp-İspanyol Senderos; Angola’da Portekizliler ve Brezilyalılar... Bunlar sadece birkaç örnekti. Fenerbahçeli Aurelio’nun Türkiye vatandaşlığına geçip Mehmet adını aldığı ve Türkiye kadrosunda oynamasına ilişkin tartışmaların sürdüğü düşünülürse, Almanya 2006’daki bu enternasyonal görünüm, bir süre sonra kaçınılmaz olarak bizi de etkileyecek olan gidişatı gösteriyor. Yeryüzünün hemen her noktasında büyük bir coşkuyla karşılanan futbol, insanların zihnindeki ulusal sınırları da yeniden oluşturuyor. Bir yandan endüstrileşme, en yetenekli oyuncuları en zengin ülkelerin kadrolarına katarken; öbür yandan oyunun hamurunda bulunan oyuncu-seyirci özdeşleşmesi, “etnik kökeni” önemsiz bir ayrıntı haline getiriyor. En gergin, en sert geçen maçlarda bile rakip seyircileri yan yana, kol kola şarkı söylerken, sonra yine yan yana ağlar ya da gülerken yakalayan televizyon görüntüleri; önü sonu bir “oyun” olan futbolun, insanlar arasındaki tüm sınırları ortadan kaldırmaya ne kadar elverişli olduğunu da gösteriyordu zaten. Ve demografik dağılımla ilgili son bir not: Hemen herkesin dikkatini çekmiştir; özellikle üst turlara ilerledikçe, sahada ve kulübede bulunanlar, ezici çoğunlukla Avrupa kulüplerinde oynayan futbolculardı. Bu kupadan sonra artık açıkça söylenebilir ki, Avrupa futbol endüstrisinin mali olanakları, bu oyunun en parlak temsilcilerini, en yetenekli gençlerini ve dolayısıyla geleceğini elinde bulunduruyor. Bu gerçeğe bakarak kendi futbol dünyamız ve gençlerimiz için daha fazla Avrupa tecrübesi ve entegrasyon temenni etmeliyiz herhalde.


Hakem Horacio Elizondo Zidane’a İtalya ve Fransa arasında oynanan final maçında kırmızı kart gösteriyor. Zidane’ın futbola veda gecesini kısaltan ve belki de finalin kaderini belirleyen bu kart, dünya kupaları tarihinin unutulmaz kırmızı kartlarından biri olacak.

Brezilya: Hayal kırıklığı
2006 Dünya Kupası’nın futbol kalitesi de bir hayli tartışıldı. Ama taraflı tarafsız herkesin üzerinde birleştiği noktalardan biri, önde uzun ve güçlü kuleleri, ortada yaratıcı, paylaşımcı ve çalışkan dinamoları, disiplinli ve hücumu düşünen savunmacıları ve elbette muhteşem kalecisiyle Almanya’nın göze hoş gelen, heyecan uyandıran bir oyun oynadığıydı. Bu büyük futbol panayırında kendini göstermek için olağanüstü bir gayret sarf eden, Trinidad Tobagolu, Angolalı, Togolu, Fildişili oyuncular büyük sempati topladı. Arjantin ve Meksika, özellikle kendi aralarında oynadıkları ikinci tur maçında yarattıkları heyecan fırtınasıyla ve göze hoş gelen hücumcularıyla ilgi gösterilen takımlar arasındaydı. Kötü başlayan Fransa ve her turnuvanın “sıkıcı savunmacısı” olarak tanınan İtalya’nın giderek açılan ve güzelleşen oyunları da beğeni kazandı –ki bu onları finalde de buluşturacaktı zaten. Daha turnuva başlamadan neredeyse şampiyon ilan edilen, ışıl ışıl yanan yıldızlarıyla, henüz sahaya bile çıkmadan rakiplerinin üstünde psikolojik bir gerilim oluşturan Brezilya’nın Fransa’ya; Gerrard, Lampard, Beckham gibi bütün sezon parlak performanslara imza atmış futbolcularına rağmen İngiltere’nin Portekiz’e çeyrek finalde elenip gitmesi; favorilerin elenişi olarak görüldü elbet. Ama bir şike skandalının debdebesiyle boğuşup, “yarın ne olacağını bilemeyen” İtalyan oyuncuları bir makine düzeninde oynatan ve 70 yaşında gelen dünya şampiyonluğu karşısında, bitiş düdüğüyle birlikte önce bençteki eşofmanını alma soğukkanlılığını gösteren Marcello Lippi’yi, Brezilya ve İngiltere’nin, İspanya ve Hollanda’nın vaat ettiklerinden çok daha ilgi çekici bir figür olarak göremez miyiz? Ya da, neredeyse alay konusu edilen takımını ayaklarının üstünde doğrultup, belki de kupa tarihinin en zorlu ikinci tur serisiyle birlikte finale kadar taşıyan ve kendisinin de vedası olacak bu final maçından hemen önce, bir balkonda, kederli mi keyifli mi olduğu değilse de yoğun olduğu anlaşılabilen bir düşüncelilikle sigara içerken görüntülenen Zidane’ı...

İtalya’ya alkış, Fransa’ya da...
Elbette bu kupanın en renkli, en önemli, en parlak ve en dramatik figürüydü Zidane. Finalin 105. dakikasında vurduğu kafanın hedefindeki kalede Buffon yerine başka bir kaleci olsa, belki dünyanın en büyük başarılarından birine imza atarak, yüz yıl geçse unutulmayacak bir masalın sonunu yazmış olarak ayrılacaktı. Ama bundan beş dakika sonra, aynı kafayı, kendisine küfreden İtalyan’ın göğsüne vurdu ve bambaşka bir “son”un düğmesine bastı. Bir mutluluk ülkesine bu kadar yaklaşmışken, sınırdaki virajdan şarampole yuvarlanmanın trajedisi, o gece Zidane’ı izleyen hemen herkesi etkiledi. Penaltılara kalmış bir kupayı kimin “hak ettiği”ni kimin “hak etmediği”ni tartışmak abesle iştigal olabilir. İtalyanlar en azından alkışı hak ettiler; ama Cezayirliyi, böylesi bir gala gecesinde bile çileden çıkartan Materazzi’nin “tipik bir İtalyan oyuncu” olduğu, ağız dalaşının da, hatta kimi zaman itişmelerin ve bazı “gövde gösterileri”nin de bu muhteşem oyunun cilvelerinden olduğu hatırlanırsa, Fransızlar ve Zidane da alkışı hak etti.
2006, bir büyük yıldızın, tarihte eşi görülmemiş vedasıyla hatırlanacak en çok...


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR