|
Bizim,
İstanbullular olarak, biraz çabuk uyum gösteren bir
yapımız var galiba. Modalar, trentler, kenti bir baştan
ötekine, en zengininden en yoksuluna; hızlıca
dolaşabiliyor. 80’lerin sonunda birden bire alışveriş
merkezleri girmişti İstanbul hayatına örneğin.
Ataköy’den yayılan rüzgar, kentin dört yanını
dolaşmıştı. 90’lı yılların sonunda, ama özellikle de
2000’li yılların başında ise, bir “salaş mekan” modası
baş göstermişti: Bungalovlarda tatil yapmak; Boğaz’ın en
kuzeyindeki tahta iskemleli balıkçılarda, biraz da kömür
tozu bulaşmış balıkları iri halkalar halinde doğranmış
beyaz soğanlarla birlikte yemek; son derece basit,
hasırdan yapılmış tabure ve sehpaların dizildiği şark
usulü mekanlarda çay-kahve içmek... Şimdi bu akım da
geride kalmış durumda. Ama bütün trentlerden geriye, bir
tortu, o dönemin ruhunu abur cubura çevirmeden temsil
eden bir alamet kalır.
Mandabatmaz, Beyoğlu’nun bu mütevazı ve muhteşem “Türk
kahvecisi”, işte o alametlerden biridir. İnsanların,
rahatsız tabureciklerde iki büklüm oturup saatlerce
söyleştikleri dönemden kalma bir “mekan anlayışı”nı
temsil eder; ama türünün en iyi örneklerinden biri ve
daha önemlisi işinin de öylesine ehlidir ki
Beyoğlu’ndaki acımasız “değişim” çarklarının arasında
ezilmez.
İstiklal Caddesi’ni Taksim’den Tünel’e doğru yürürken,
Galatasaray meydanını geçtikten az sonra, caddenin
sağındaki dar sokaklardan birindedir Mandabatmaz.
Sokağın iki yanını kaplayan yüksek binalar,
Mandabatmaz’ın üstüne koyu bir gölge indirir ve iki ucu
açık sokağın cereyanlı esintisi, yazın en sıcak
günlerinde bile burayı bir “nefes alma” mekanı haline
getirir. Taksim’le Tünel arasında yapılan bir yürüyüş
için isabetli bir mola yeri; serin ve sakin bir ortamda,
koyu Türk kahvesi eşliğinde koyu sohbetlere dalmak için
unutulmaması gereken bir alternatiftir.
Mandabatmaz’a ününü veren, kahvesinin kıvamı, köpüğü ve
bunların da katkısıyla oluşan eşsiz lezzeti. Eğlenceli
ismini de buradan alıyor. Logolarından da anlaşılacağı
gibi, “kahvemizin köpüğü o kadar kalın ve güçlüdür ki,
üstüne manda bassa içine batmaz” demek istemektedirler.
Mübalağa, bazı lezzetlerin, bazı ince zevklerin hak
ettiği bir yaratıcılıktır kimi zaman. Burada olduğu
gibi...
Mandabatmaz’da
pişirilmiş Türk kahvesinin üstündeki kalın köpük
tabakası ve kahvenin koyu kıvamı, “ne buluyorsunu şu acı
şeyde” diyenleri bile insafa getiren bir lezzet gücüne
sahiptir.
Eğimli sokağa serpiştirilmiş küçük tahta ve plastik
tabureler, sanki ayrı masalar yokmuş da, herkes bir
avluda, öyle dağınıkça ama biraz da yan yana oturuyormuş
duygusu uyandırır. Mandabatmaz’da aslında herkes aynı
masanın konuğudur. Nazik ve cana yakın çalışanları,
mekanın tümüne hakim olan mütevazılığı tamamlar ve
birkaç gidişten sonra insan, “geçerken Mehmet Abi’ye
uğrayıp bir kahvesini içiyormuş” gibi bir duyguya
kapılır.
Mandabatmaz olağanüstü bir yer değildir, bir gusto
mekanı değildir; ama onunki kadar güzel kahve içilecek
mekan bulmak da kolay değildir. Ve bir hatırlatma; bu
durumun farkında olan insan sayısı da az değildir;
özellikle yaz aylarının akşamüstlerinde bir boş
taburecik için dakikalarca bekleyen müdavimleri vardır
Mandabatmaz’ın |