Belki de hiçbir şey çocukluk anıları kadar
provokatif bir etki yaratmaz insanın üzerinde. Geçmişle
bugün arasındaki çatışmaya doğrudan taraftırlar. Hep,
geride kalan yılların, hatırlandığında sizi hâlâ
gülümseten anların tarafını tutarlar. Çocukluk
fotoğraflarınızı düşünün mesela. Her baktığınızda farklı
bir etki yaratır üzerinizde. Henüz dünyayı yarı gerçek
yarı hayalsi bir pencereden gördüğünüz yılların
masumiyeti, o yıllardan taşınan umutlar canlanır
gözünüzün önünde. Her yaşta başka bir şey gösterir
çocukluk fotoğrafları. 20’sine geldiğinizde eprimiş
karenin içinde başka birini görürsünüz, 30’unda başka.
Sonra düşünürsünüz, “40 yaşımda baktığımda aynı
fotoğrafa, acaba ne göreceğim” diye. Biraz
lunaparklardaki sihirli aynalar gibidir çocukluk
fotoğrafları, bazen gereğinden fazla büyümüş gösterir
sizi, bazen fazla küçük. “Biraz kilo mu almışım?” “Yok
canım, bu ayna öyle gösteriyor.” “Sanki gözlerimin
altında ince halkalar oluşmuş; bunlar da mı aynanın
marifeti.”
Aysel Gürel çok güzel yazmıştı bunu daha önce. Atilla
Özdemiroğlu da bestelemişti. Sezen Aksu’dan hatırlarız
hepimiz:
Gülen ayna bak şu halimize.
Sende birkaç tane
ben daha var.
Güldür bizi,
ayna sen de gül bize.
Artık evlerimizin bir köşesinde saklı duran, deri kaplı,
kahverengi fotoğraf albümlerini çıkarmanın vakti geldi.
Küçük bir gezinti yapacağız, çocukluk anıları
içerisinde. Tahmin etmişsinizdir, ilk durağımız
lunapark. Ne de olsa en ışıklı, en gürültülü, en
heyecanlı, en gerçekdışı zamanlarımız orada geçti. Birer
kral, birer prenses olarak attık ilk adımlarımızı
lunaparktan içeri. İlk arabamız bizi orada bekliyordu.
Balerinin eteklerinde dans ettik. Dönme dolabın en
tepesine çıktığımızda koca kenti belki ilk defa bu kadar
yukarıdan gördük. Gondolla denizler, atlıkarıncayla
dağlar aştık. Trene de ilk kez lunaparkta bindi çoğumuz,
uçağa da. O yaşlarda bilmiyorduk, annemizin babamızın da
düşler sandığında atlıkarıncaların gezdiğini. O yüzden
jeton almak için bizden de hevesli olmalarını anlamakta
zorlanıyorduk. Oysaki çok eski bir eğlence lunapark,
onlar da belki bir kumpanyada, ya da büyük şehirde ilk
kez gördüler lunaparkı ve bir daha hiç unutmadılar.
Bir dönem başka eğlenceler aldı lunaparkların yerini.
Mario Levi, “Lunapark Kapandı” romanı ile ilgili bir
söyleşisinde “Lunaparkın kapanması, çocukluk saflığının
bitmesi demek. Lunapark’ın kapanması çocukluk dünyasının
bitmesi demek. Hepimizin bir yerlerde kapatmak zorunda
kaldığı lunaparklar vardır” diyerek anlatmıştı hüznünü.
Ama sonra yeniden yandı allı morlu ışıklar. Yaşamımızda
bu kadar önemli bir etkiye sahip bir imgenin yok olması
o kadar da kolay olmayacaktı. Önce sinemanın, ardından
televizyonun ve zamanla internetle çeşitlenen modern
eğlencelerin rekabetinde yara alsa da kurtulmayı
başaracaktı lunapark. Ne de olsa evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde bir yerlere dayanıyor geçmişi.

 
Disneyland’ın atası
Lunaparkın ağırlıklı olarak bir Avrupa kültürü olduğu
söylenebilir. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın meşhur
Tivoli Bahçeleri’nin duymuşsunuzdur. Keyif bahçeleri ile
de tanınan bu tarihi yapının lunaparkı 15 Ağustos
1845’te açılmış. Bugüne kadar kalan en eski
lunaparklardan biri bu. 1915’te yapılan ahşap hızlı
treni (roller coaster) halen kullanılıyor. Ancak aracın
hızını düşürmek için artık bir operatör görev yapıyor!
Almanların ünlü bira festivali Oktoberfest’te ise
1810’dan bu yana lunapark etkinliği de yer alıyor.
Avrupa’da lunaparkın fuar, festival ve karnaval gibi
kavramlarla güçlü bir akrabalığı var. Kanada ve ABD’de
köklü bir lunapark kültürü söz konusu. Nitekim,
Disneyland gibi tematik parkların da atası lunapark.
Disneyland’ın sahipleri, “insanoğlunun düşleri
bitmedikçe bizim de sonumuz gelmeyecek” diyorlar.
İsim babası
“Lunapark” sözcüğü Batı’da başka kavramlarla anılıyor.
Bunlardan biri “amusement park”, yani eğlence parkı. Bu
tür parklarda özellikle araçlar ön planda. Bir de
“funfair” denen parklar var ki bunlar bizdeki
kumpanyalar gibi, gezici. Her yıl belirli fuar
kentlerinde duraklıyorlar. Lunaparka müzik ve gösteri
toplulukları eşlik ediyor. Lunaparkın isim babası ise,
ünlü Sovyet siyasetçi ve edebiyat eleştirmeni Anatoli
Lunaçarski. 1905 yılında Fransa’ya gitmek zorunda kalan
Lunaçarski burada geçinebilmek için bir park kiralar ve
kendisinin yaptığı tahta atlarla, tahterevallilerle
çocukları eğlendirir. Aynı zamanda karısıyla birlikte
sandviç yapıp satar. Lunaçarski 1917’ye kadar burada
kalır; ancak kendi ülkesine döndükten sonra da bahçesi
“Luna Park” diye anılır. Bir sanat ve edebiyat
tarihçisi, böylelikle eğlence dünyasına bir sözcük
katmış olur. Edebiyat ile lunaparkın nasıl bir ilgisi
var diyenlere küçük bir not: Zweig’dan Kafka’ya pek çok
yazarın, düş mekânı olarak kendilerine lunaparkları
seçmesinin bir anlamı olmalı.
Kuşkusuz lunapark dendiğinde akla ilk önce heyecan
olgusu geliyor. Kamikaze, gondol gibi araçlar heyecanı
en üst seviyeye ulaştırıyor. Kimi zaman güçlü müzik sesi
dahi çığlıkları bastıramıyor. Bugün artık sizi asimetrik
eksenlerde 360 derece döndüren araçlar, naif dönme dolap
ve uçan sandalyeleri gölgede bıraktı. Ancak yine de
lunapark sadece adrenalinle değil, kendine özgü
atmosferiyle, bir külah dondurması, “üç kuruşa beş
halka”sıyla anlam kazanıyor. İnsanın yolu her zaman
lunaparka düşmüyor. Acele edin, bu büyüyü kapanış
saatine kadar yaşamanız gerek. Yarın bu saatlerde, pek
çoğumuz çok daha hayalsiz, çok daha köşeli bir dünyanın
içinde bulacağız kendimizi. O yüzden buradaki her saniye
değerli. Aslında lunaparkta olanı biteni en iyi yine o
Sezen Aksu şarkısı anlatıyor:
Ve hayat dokunur sana.
Sanki “Bak, ben
buradayım” der.
Bir çocuk çığlığı, düş biter
 |