|
Paris yolunda...
Hangi milletten olursa olsun TIR şoförleri birbirlerine
elinden geldiğince yardımcı oluyorlar. Zaman zaman bu
yardım, zor durumda olan birine para vermek bile
olabiliyor. Bizimkilerin dediğine göre en yardımcı
şoförler Türklermiş;
özellikle de yemek paylaşmak konusunda.
Trieste-Paris yolculuğumuzun ilk mola yeri olan,
İtalya-Avusturya sınırındaki kızarmış tavuklarıyla ünlü
restorandaki sohbetimizin ardından Savaş’ın da
gelmesiyle beraber yola koyulduk. Ben Ömer Faruk’la
birlikte seyahat ederken Savaş ise önümüzde yalnız yol
almaktaydı. Avrupa Birliği ülkelerinin yol yasalarına
göre bir şoför yola çıktıktan 4 saat sonra yarım
saatlik, 8-9 saat sonra ise 10 saatlik bir mola vermeli.
Aksi takdirde cezalar ağır. Türkiye’deki inanışın aksine
TIR şoförleri trafik kurallarına son derece saygılı. Bir
kere saatte 90 km. sürati aşmıyorlar, hatalı sollama
yapmıyorlar ve en sol şeritte gitmiyorlar.
Yolculuk sırasında dikkatimi çeken ilk şey şu oldu: Ömer
Faruk bizi sollayan TIR’lara arkalarından selektör
yapıyor, o araç hemen en sağ şeride önümüze geçiyor ve
seri biçimde önce sağa, sonra sola, sonra tekrar
sağa
sinyal yapıp yoluna devam ediyor. Bu, bir tür nezaket
kuralı; TIR’lar uzun araçlar olduğundan şoför yan
aynalardan arkadaki araçla arasındaki gerçek mesafeyi
kestiremeyebiliyor. Sizi geçmekte olan uzun araca
selektör yaparak ona, “Beni tamamen geçtin sağ şeride
yanaşabilirsin, kasanın bana çarpma ihtimali yok”
diyorsun, o da sinyalle sana teşekkür ediyor. Bu nezaket
kuralına tüm ülkelerin TIR şoförleri uyuyorlar. Sadece
Avusturyalılar hariç.
TIR ile yolculuk yapmanın en güzel yanı araç içerisinde
hareket alanınızın geniş olması, şoför koltuğu ile yolcu
koltuğu arasında yiyecek ve içeceğinizi koyabileceğiniz
geniş bir alanın olması, ayaklarınızı öne doğru uzatıp
koltuğunuzun konumunu istediğiniz gibi ayarlayıp rahat
seyahat etmeniz ve uykunuz geldiği zaman
uyuyabileceğiniz çift katlı yatağın olması...
Hareketimizden önce Ömer Faruk ile Savaş, Avusturya
sınırındaki Arnoldstein’da benzin istasyonundan mazot
almak için anlaşmışlardı. Savaş’ın ardından biz de
istasyona girdik. TIR’da 2 adet mazot deposu bulunuyor,
bunlardan biri yedek depo ve ikisinin toplam hacmi 720
litre. Bir TIR, kilometrede ortalama 0.35 litre mazot
yakıyor. Bu arada mazotun Avrupa ülkelerindeki ortalama
satış fiyatı litre başına 1.20 Euro. Benzin
istasyonundaki kafede bir kahve molası veriyoruz. Aynı
zamanda bar olan mekanda çalışanların bayan olması ve
civardaki yerleşim birimlerinden gelen bayan müşteriler
sayesinde, burası sadece TIR şoförlerinin uğrak yeri
görünümünde değil. Burada otururken başka iki şoför
arkadaş da arkamızdan yetişiyorlar ve bize katılıyorlar.
Sohbet genelde, gidilecek yer, hangi yolun daha kısa
veya güvenli olduğu, taşınan yük ve yolda yaşanan
olaylarla ilgili.
|

Küçük bir Türk
restoranı olan Ali Haydar’da, bazı Alman
müşteriler Türk TV’lerini seyrediyor.


TIR römorklarında
bulunan ve “dolap” olarak anılan bölüm açılınca,
bir masadan beklenen tüm işlevleri yerine
getiriyor. |
Molanın ardından tekrar yola koyuluyoruz, saat neredeyse
gece yarısı. Bu kez Savaş ile beraber yolculuk
yapıyorum. Bir önceki sayıda da yazdığım gibi, Savaş
Levent Kırca Tiyatrosu’nda oyuncuymuş. Kişisel
nedenlerle İstanbul’dan uzaklaşmış ve baba mesleği olan
TIR şoförlüğüne başlamış. “Uzun dönem tiyatroyla
uğraştım, 3 buçuk senedir bu işi yapıyorum ve bu sürede
dilime bir insanın verebileceği en büyük zararı verdim”
diyor Savaş. O bu işi yaparken yaşanan yalnızlıktan ve
yemek molalarında buluştuğu diğer şoförlerle olan
sohbetlerin sadece belli konular etrafında dönmesinden
şikayetçi. Yol üzerinde tüp gaz dolduran bir yerden,
araçlarımızdaki piknik tüplerini doldurup
Avusturya-Almanya sınırındaki Salzburg’u geçip
Almanya’ya girdik. Bu arada saat sabaha yaklaşıyordu ve
9 saatlik sürüş limitimizi doldurmak üzereydik. TIR’ları
park edip uyuyabileceğimiz uygun bir yer aramaya
başladık. Genelde yol üzerindeki benzin istasyonunun
yanında veya arkasında olan park yerlerinin hemen hepsi
doluydu. En sonunda Irchenberg yakınlarındaki bir parkta
yer bulduk. Şubatın son günleri ve hava buz gibi soğuk,
yol kenarları karla kaplı. TIR’ın motorundan bağımsız
çalışabilen klimanın ve elektrikli battaniyelerimizin
sayesinde güzel bir uyku çektik. Sabah uyandığımızda
yanımızda Avusturya plakalı bir TIR daha vardı. Sırp
şoför bizden bir kablo istedi, ama ona yardımcı
olamadık. Hangi milletten olursa olsun TIR şoförleri
birbirlerine elinden geldiğince yardımcı oluyorlar.
Zaman zaman bu yardım zor durumda olan birine para
vermek bile olabiliyor. Bizimkilerin dediğine göre en
yardımcı şoförler Türklermiş; özellikle de yemek
paylaşmak konusunda. Benzin istasyonundaki marketten ve
lavabodan ihtiyaçlarımızı karşılayıp yakında bulunan St.
Marinus isimli küçük bir kasabadan sıcak poğaça almak
için yürüyüşe çıktık. Hem tutulan kaslarımızı gevşetecek
hem de tekrar araçları kullanabilmemiz için 10 saatin
dolmasını bekleyecektik. Hava o kadar soğuktu ki bir an
önce fırına ulaşmayı istiyordum. Fırın, köydeki kilise
yararına satış yapan, rahibelerin çalıştırdığı bir
marketin içindeydi. Kahvaltımızı burada yapıp tekrar
TIR’larımızın yanına döndük. Tekrar uzun bir yolculuk,
tekrar kahve molası ve tekrar yolculuğa devam... Yol
sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Gündüzleri etrafı
seyretmek zamanı unutturuyor, ama gece yolculuğu sadece
yolu düşünmenize sebep oluyor. Bu durumla ilgili olarak,
“İnsanın aklına her şey geliyor” diyor Ömer Faruk, “onu
düşün bunu düşün...” Savaş ise “Her durumda teksin.
Üzüldüğünde, sevindiğinde, güzel bir yer gördüğünde,
para harcamak istediğinde, parasız kaldığında; o yüzden
bir müddet sonra bir ikinci kişiyi çekemiyorsun” diyor.
Akşam saat 7 buçuk gibi Mennheim yakınlarındaki bir
yerleşim biriminde duruyoruz. Amacımız bir Türk
marketinden yiyecek erzak depolamak. TIR durduğunda
biraz mayışmış haldeydim; yarı uykulu yarı uyanık.
Markete girdiğimizde aklıma birden Şener Şen ile İlyas
Salman’ın birlikte oynadıkları bir film geldi. Hani şu
Şener Şen’in, İlyas Salman’ın da içinde olduğu bir grup
insanı para karşılığında bir kamyonun kasasında
Ayrupa’ya kaçırma vaadi ile kandırıp İstanbul’un dışında
bir yere bıraktığı film. Kendimi kandırılmış, Almanya’ya
gidecekken Anadolu’nun herhangi bir yerindeki bir
markete bırakılmışım gibi hissettim. Burası Türkiye’deki
bir marketten daha fazla Türk marketi havasındaydı.
Akşam yemeği için, bu marketin karşısındaki caminin
altında bulunan bir lokantaya girdik. Sadece çorba
kalmıştı. Başka bir seçenek de yan taraftaki ‘Ali
Haydar’ isimli Türk restoranıydı. Küçük sayılabilecek bu
mekanda bir Alman bira içip, bir Türk televizyon
kanalındaki popüler dizi filmi izliyordu. Güzel bir
akşam yemeğinin ardından Ömer Faruk ile ben batıya
Fransa’ya doğru, Savaş ise kuzeye Belçika üzerinden
İngiltere’ye doğru yola çıktık. Ve TIR şoförlerinin her
ayrılacaklarında söylenen o söz: ‘yolun açık olsun’
kulağımda fotoğraf hocam Skip Norman’ın sesinin
yankılanmasına sebep oluyor: Her yolculuğumdan önce bana
telefonda söylediği ‘good light’ sözü. Gece yarısı
Fransa sınırından geçtik. Tabi artık Avrupa Birliği
ülkeleri arasında eskisi gibi sınır barikatı falan yok.
Sadece yol kenarında o ülke sınırlarına girdiğinizi
belirten levha var o kadar. İkimizde bayağı yorgun
düştük. Metz yakınlarında ‘kör nokta’ diye adlandırılan
yol kenarı bir cep-parkta durmaya karar verdik. Buralar,
herhangi bir benzin istasyonu veya market de
olmadığından, pek tekin değil. Biz uyurken TIR’ın
kasasını açıp yükü çalabilirler, bizi de soyabilirler
dahası ve en korkunç olanı TIR şoförlerinin sürekli
bahsettikleri organ mafyası, böbreklerimizi “almak”
isteyebilir. Tabi bu çok abartılı gibi görünen bir olay,
ama bazı ülkelerde örnekleri yaşandığı için şoförler de
tedbiri elden bırakmak istemiyorlar. Bizden önce gelip
park etmiş birkaç
|

Notre Dame Katedrali’nin en önemli özelliği,
yüzyıllar boyunca, Fransa hanedanının taç giyme
törenlerine ev sahipliği yapmış olması. |
TIR görünce güvenip park ediyoruz. Bu
hikayeleri duyduktan sonra gel de uyu. Neyse sabah oldu
ve böbrek möbrek yerinde açık havada güzel bir kahvaltı
yaptık. TIR’ımızın ‘mutfağında’ yok yok. Doğrusu Ömer
Faruk da iyi bir aşçı. Tek sorun aşırı soğuk. Bir kaç
saatlik bir yolculuğun ardından Reims’e ulaştık. TIR
römorkunu bir park yerine bırakıp çekiciyle şehrin içine
girdik. Amacımız Notre Dame Katedrali’ni görmek. Reims
ikiyüz bin nüfusuyla, Fransa’yı oluşturan 22 bölgeden
biri olan Champagne-Ardenne bölgesinin en büyük şehri.
Gotik mimari tarzıyla dünyaca meşhur Notre Dame
Katedrali’nin en büyük özelliği yüzyıllarca Fransız taç
giyme törenlerine ev sahipliği yapmış olması. 1211
yılında yapımına başlanan yapı yüz yılda
tamamlanabilmiş. 138 metre yüksekliğindeki Katedral, I.
Dünya Savaşı’nda tüm şehir gibi büyük zarar gördü ve
1938’de restore edildi. Katedraldeki ziyaretçiler
genelde yerli turistlerdi. Büyük bir saygı ile bu büyülü
mekanı gezip ibadetlerini gerçekleştirdikten sonra
buradan yüzlerinde bir huzur ifadesi ile ayrılıyorlardı.
Sekiz yüz yıllık bu katedralden çıkarken, varlığıyla
bulunduğu mekana tezat oluşturan otomatik bir makineden,
2 Euro karşılığında, üzerinde katedralin kabartması
bulunan hatıra madalyonlardan alıyoruz.
Römorku bıraktığımız parka dönüp öğle yemeğimizi TIR’ın
römorkunda bulunan ve ‘dolap’ denilen bölmede yedik.
Dolabın kapağını açtığınız zaman küçük bir masanın
işlevini görür hale geliyor, iki de tabure oldu mu,
düzenek tamamdır.
Öğleden sonra Paris’e doğru yolumuza devam ettik ve
akşam üzeri Mars Lojistik’in, şehir dışındaki deposuna
vardık. Buranın yöneticisi Fabien’le tanışıp sohbet
ettikten sonra şoförü Faslı Ali beni, kalacağım yer olan Orly Airport Hotel’e bıraktı. Bir an önce yıkanmak,
tıraş olmak ve uyumak için can atıyordum. Sabah saat
yedide Ömer Faruk ile tekrar depoda buluştuk.
Yolculuğumuzun hedef noktası olan Renault fabrikasına
doğru yola çıktık. Amacım, taşıdığımız yükün
boşaltılmasını fotoğraflamak. Ama oraya ulaşınca hayal
kırıklığına uğruyorum. Değil fotoğraf çekmek, içeriye
bile girebilmem biraz zor oluyor. Neyse en azından orayı
görmüş, böyle büyük kurumların nasıl bir iş disiplini
ile çalıştıklarını anlamış oldum. Yükümüzü boşalttıktan
sonra TIR’da bulunan ve hem merkez ofis ile
iletişimimizi sağlayan hem de müşterilerin yüklerini
internet üzerinden takip etmelerine yarayan ‘satelite’
denen cihazdan görevin tamamlandığına dair mesajı
geçtikten sonra, yolculuğun sonuna gelmiş olduk. Günün
kalan kısmını depodaki şoförlerle geçirdim. 10 kadar
Mars şoförü, Avrupa’nın farklı noktalarına mal taşımak
için TIR’larının yüklenmesini bekliyorlardı. Paris’teki
son günümü şehir merkezini dolaşmaya ayırdım. Bir yeri
tanımak için bir gün yetmeyeceğinden, sadece Paris’in
sembolü sayılan belli başlı yerleri gezdim. Detaylı
tanıma işini Eylül ayına bırakıyorum. Mars Lojistik için
yeni alınacak olan Renault marka 80 çekiciyi teslim alma
anını görüntülemek istiyorum.
|