SİTE İÇİ ARAMA

 


Barcelona’da yaşayan insanların
çoğu kendini İspanyol değil, Katalan olarak tanımlıyor. Kentin son derece düzenli cadde ve sokaklarında trafik akışı da kusursuz bir şekilde sağlanmış.



 

AKDENİZ'DE BİR GÜZEL

Barselona Barselona’da yaşayan insanlar kendilerini İspanyol değil, Katalan olarak tanımlıyor. Katalanca ise, İspanyolcayla temel Latin dillerinin bileşiminden oluşan bir melez dil. Katalanya kendiparlamentosuyla, kendine has tarım, eğitim, sağlık, endüstri, turizm ve ticaret yasalarıyla özerk bir bölge.

 

İspanya’ya ilk kez 15 yıl önce, doğup büyüdüğüm yer olan İskele’nin halk dansları ekibinde oynarken bir festivale katılmak için gitmiştim. Kıbrıs’tan Türkiye haricinde başka hiçbir ülkeye direkt uçak seferi olmadığı için önce İstanbul’a, oradan da İspanya’nın Barselona şehrine uçmuştuk. Hiç unutmam, Barselona Havaalanı’na indiğimizde, havaalanının camdan dış cephesi, büyüklüğü ve iç mekandaki yapay palmiye ağaçları beni ve arkadaşlarımı çok etkilemişti. O zamanki Atatürk Havaalanı’na göre burası çok moderndi. Şimdi gene aynı palmiye ağaçlarının olduğu yerde durup bugünkü Atatürk Havaalanı ile karşılaştırmaya çalışıyorum. Bugün, Atatürk havalimanının çok hızlı bir gelişmeyle öne çıktığını söyleyebilirim.
Barselona’ya gelme amacım; İspanya’nın en kuzey-batı ucundan, La Coruna’dan çıkıp yaklaşık 3.300 kilometre yol katederek İstanbul’a varacak olan bir Mars Logistics şoförünün yolculuğunu fotoğraflamak. Ama gelmişken birkaç günümü Barselona’yı gezmeye ayırıyorum. Üç saatlik bir uçuşun ardından, Mars Logistics’in Barselona’daki deposunun sorumlusu olan Amilio’nun gönderdiği taksi ile şehir merkezine gidip önceden yer ayırdığı Amister Hotel’e yerleştim. Resepsiyonda giriş işlemlerini yaparken, resepsiyonistin 5 kişilik bir Alman gruba, otelde hiç yer kalmadığını hatta şehirdeki hiçbir otelde yer bulamayacaklarını söylemesi ilgimi çekiyor. Hiç oyalanmadan fotoğraf makinemi yanıma alıp şehri keşfe çıktım. Yıllık 50 milyon turist kapasitesi ile dünyanın en büyük turizm merkezlerinden biri olan 47 milyon nüfuslu İspanya’nın 1.6 milyonunu oluşturan Barselona, ülkenin kuzeydoğusunda yer alan, Fransa’nın güneyi ile sınır oluşturan Katalanya Bölgesi’nin en büyük kenti. Hatta başkenti diyebiliriz, çünkü Katalanya kendi parlamentosuyla, kendine has tarım, eğitim, sağlık, endüstri, turizm ve ticaret yasalarıyla özerk bir bölge. Burada yaşayan insanların çoğu kendini İspanyol değil, Katalan olarak tanımlıyor ve bu bölgenin İspanya’dan ayrılması gerektiğini düşünüyor. Kullanılan dil de İspanyolca’dan farklı. Katalanca; İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca karışımı bir dil. Barselona bir kıyı şehri. Doğusu deniz olan şehir batıya doğru genişleyerek yerleşmiş. Bir uçtan baktığınız zaman diğer ucu hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kilometrelerce uzunluktaki sokakları, birbirine paralel veya dikey kesişen yollar oluşturuyor. Sürekli “buradan biraz önce geçmiştim” diye düşünüyorsunuz. Cadde ve sokaklar çok düzenli ve şehir trafiği de akıcı, fakat çok fazla sayıda trafik ışığı var. Otelden çıktıktan sonra şehri üç parçaya bölen üç ana caddeden biri olan Roma yolundan kuzeye doğru yürüyüp şehir merkezinin başlangıcı sayılan Catalunya Plaza’dan (Katalan Meydanı) doğuya doğru devam eden ve denizi işaret eden Kolomb heykelinin yanından geçip yat limanında biten Las Ramblas Caddesi’ne girdim. Önce caddenin köşesindeki Zurich Cafe’de bir espresso molası. Çevrede neredeyse her ırktan insan var. Benim dikkatimi kafenin önündeki banklarda oturup meydandaki havuza bakan, arada sırada uyuklayan, Perulu olduğunu düşündüğüm bir adam ve oğlu çekiyor. Kısa boylu, tıknaz, esmer, yumurta-topuk ayakkabılı, uzun arkadan bağlı dağınık saçları ile etrafa çok çaresizmiş gibi bakıyordu. Büyük bir ihtimalle buraya bir iş aramaya geldi; herkesin bir yerlere gittiği gibi. Las Ramblas; iki yanını ağaçların oluşturduğu, gidiş-gelişli iki araba yolunun ortasında, yayaların yürüyebileceği, uçuk sokak gösterilerini izleyebileceği, çeşitli hediye ve hatıra eşyası alabileceği, İspanyol mutfağını tadabileceği, açık hava restoranlarının bulunduğu genişce bir ara kaldırım aslında. Yol kenarındaki kaldırımdan yürüyüp kapalı mekanlarda oturmak, aradaki kaldırımdan yürümek kadar cazip değil. Yol üzerindeki sokak sanatçılarına resmen hayran kaldım. İnanılmaz yaratıcı gösterilerinin ve profesyonelce sergiledikleri performanslarının ardından aldıkları bahşişleri son kuruşuna kadar hak ediyorlar. Sahile kadar huzur içinde yürüyorsunuz. Sahile paralel geçen yol kenarındaki çimlik alanlarda koklaşan sevgililerin sakin görünüşlerinin aksine, sürekli sirenlerini bağırtarak ve süratli biçimde zigzaglar çizerek geçen polis arabaları insanda bu şehrin çok güvensiz bir yer olduğu izlenimini uyandırıyor. Sanırsınız ki dünyadaki tüm azılı katilleri İspanyol polisi yakalmaya çalışıyor. Bir müddet sahil kenarında kurulan antika pazarındaki eşyalara baktım. Ne ararsanız var. En ilginçleri Alman ve Rus askerlerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma mataraları, miğferleri, süngüleri, pusulaları... Kolomb’un işaret ettiği tarafa doğru yürüyen kalabalığı takip edip, çok modern bir tahta köprüden geçip, denizin ortasında bir adacık üzerinde oluşturulan bir alışveriş ve sinema kompleksine ulaştım. Güneş şehrin arkasından batarken bir şeyler atıştırmak için Las Ramblas’a geri döndüm. İspanya’da, bizim alışık olduğumuzun aksine, öğle yemeği saat 14’ten, akşam yemeği ise 22’den sonra yeniyor. Şişman, top sakallı, başı sarıklı, kimseyi önemsemiyormuş gibi yürüyen Afgan garson siparişimi alıyor. Uzakdoğulu garsonların da çalıştığı restoranın sahibi İsrailliymiş. Kasada duran bayan ise İspanyol. Galiba gelecekte insanları belli bir ırktan oluşan bir ülke olmayacak. Katalan salatasını denemeye karar veriyorum. Salata diye ben buna derim(!) İçinde ne ararsan var; dört-beş farklı çeşit yeşillik, domates, soğan, kaynamış yumurta, kuru üzüm, ceviz, jambon, domuz eti, deniz ürünleri... Akşam olunca yorgun argın otele döndüm. Bir fotoğraf meraklısı olan resepsiyonist Guillermo (Yilermo) fotoğraf makinelerimi görünce sohbete başlıyoruz. Ben ona fotoğrafla ilgili bildiklerimi anlatırken o da bana Barselona’yı anlatıyor. Benim için asıl ilginç olanı hayat hikayesi. 1936’da İspanya İç Savaşı başladığında Guillermo’nun dedesi Barselona’yı terk edip Küba’ya oradan da Latin Amerika’daki Bolivya’ya gitmiş. Nenesi ise önce Arjantin’e, sonra Bolivya’ya yerleşmiş. Burada tanışıp evlenmişler. Sonra babası doğmuş, o da Bolivyalı bir bayanla evlenmiş. Guillermo, çocukluğundan beri dedesinden anavatanı, evi, arkadaşları, akrabaları ile ilgili hikayeler dinlemiş. Okulunu bitirip, biraz dünyayı dolaştıktan sonra 3 yıl önce dedesinin doğduğu topraklara yerleşmeye karar vermiş. Akrabalarını bulmuş, dedesinin anlattığı insanlarla tanışmış. Barselona’ya ilk geldiğinde Faslı biriyle Çingenelerin yaşadığı bölge olan La Florida’da bir eve yerleşmiş. Şimdi ise Katalanların yoğun olduğu bölgede yaşıyor. “Bazen apartmanın asansöründe yaşlı bir bayanla karşılaştığımda benden duyduğu tedirginliği hissediyorum” diyor. Sanırım “bizden olmayan”, “diğeri”, “sonradan gelen” kavramları her ülkede var ve bu oldukça, insanların birbirlerinden uzaklaşmaları, sonunda herkesi yalnız bırakacak. Guillermo bana mutlaka ziyaret etmem gereken yerleri söylüyor ve haritada işaretliyor. Bunların arasında boğa güreşlerinin yapıldığı arena Placa De Toros da var. “Hatta şanslıysan yarın akşam saat 18’de bir boğa güreşi bile izleyebilirsin” diyor. Boğa güreşlerinin halen yapıldığından emin değildi, çünkü Katalan Meclisi boğa güreşlerinin artık yapılmamasına karar vermiş. Katalanların çoğuna göre boğa güreşi vahşi bir İspanyol geleneğinden başka bir şey değilmiş.

1882’de Katalan mimar Antonio Gaudi tarafından inşasına başlanan Temple de la Sagrada (üstte), Gaudi 1926 yılında hayatını kaybedince, aslına sadık kalarak tamamlanmaya çalışılmış. Gaudi’nin izi kentin hemen her yerinde görülüyor.
Franco döneminde, monarşi yönetimine karşı iç savaş sürdüren Cumhuriyetçiler, Franco’nun askerleri tarafından bu avluda (yukarıda) kurşuna dizilirmiş. Duvarlardaki delikler kötü günlerin anısı olarak korunuyor.

Ertesi sabah gün doğumu ile beraber şehrin genel bir fotoğrafını çekebilmek için, limandan güneye doğru hareket edip şehrin en yüksek yeri olan Montjuic Tepesi’nde son bulan bir teleferik yolculuğu yaptım. Buradaki kafede sabah kahvesi içerek şehre baktım. Uzaktan görülebilen onlarca sanat eserinin arasında en fazla dikkati çeken yapı 1882 yılında Katalan mimar Antonio Gaudi tarafından inşasına başlanan Temple De La Sagrada Familia (Kutsal Aile Kilisesi). Gaudi, 1926 yılında bir tramvayın çarpması sonucu hayatını kaybedince, inşası yarım kalan kilise, yıllardır onun çizimlerine sadık kalınarak tamamlanmaya çalışılmış. Aslında tüm şehirde Gaudi’nin izini sürmek mümkün. Kendine has tasarımı ile inşa ettiği dini yapılar, apartmanlar, önemli merkezlere yerleştirilen heykeller, sokak lambaları turistlerin en fazla ziyaret ettikleri alanlar. Montjuic Tepesi’ndeki park alanını gezip Museu Nacional D’Art De Catalunya’da (Katalanya Ulusal Sanat Müzesi) biraz vakit geçirdikten sonra şehrin içine doğru yürüyüşe çıktım. Las Ramblas’ta yol üzerinde bulunan sandviç satan küçük dükkanların birinde bir şeyler atıştırdım. Burada envayi çeşit soğuk yiyecek bulmanız mümkün. Ara sokaklardan yürüyerek kentin tarihi merkezine girdim. Buranın en eski kiliselerinin birinde Pazar Ayini’ni izledim. İçerideki genç bayanların oranı yaşlılardan fazlaydı. Kilisenin tam karşısında kurulan L biçimli küçücük pazarda satılan çeşitli ot, reçel ve mutfak süslerini inceledim. Kare biçimindeki meydanda kurulan bu pazara daha çok çevrede yaşayan yaşlılar rağbet ediyordu. Etrafı taş duvarlarla örülü daracık taş yollardan yürüyüp, her 15-20 metrede bir kendine bir yer edinmiş sokak çalgıcılarının müziklerini dinleye dinleye Catedral de Barcelona’ya (Barselona Katedrali) ulaştım. Katedral’in önünde yer alan yüksekçe bir alanda onlarca müzisyen büyük bir uyum içinde yerel bir müzüği çalarken, karşılarındaki geniş meydanda küçüklü büyüklü daireler oluşturarak el ele tutuşup dans eden insanlar inanılmaz güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. Genelde bir kız bir erkek biçiminde oluşturulan bu dairelerin en küçüğü 4, en büyüğü ise yaklaşık 60 kişiden oluşuyordu. Dairede yer alan insanlar üzerlerindeki fazla kıyafetlerini, çantalarını, bazıları ayakkabılarını halkanın ortasına yere yığıyor ve daha sonra el ele tutuşularak genelde aynı noktada, zaman zaman sağa ve sola kısa hareketlerle, eller sürekli havada olacak biçimde ayak parmakları ucunda tempolu bir oyun oynuyorlar. Bu oyunun adı ‘sardana’ ve Francisco Franco döneminde (1936-1975) yasaklanmış olmasına inat, oyunu oynayan yaşlıların yüzünde bir mutluluk ve huzur, gençlerin yüzünde ise sert bir gurur ifadesi var. Oynayamayacak kadar yaşlı olan karı-kocalar ise çevredeki banklara el ele tutuşarak oturup, çalmakta olan şarkıları mırıldanıp ayakları ile tempo tutmaya çalışıyorlar. Hayatta en çok etkilendiğin anlar nelerdir, diye sorsalar, sanırım bu an ilk sıralarda yer alır. İnsanların yüzünde o güne kadar hiç karşılaşmadığım bir ifade vardı. Bu sadece bir oyun değil, başka bir şeydi; geçmişle, gelecekle, hayallerle, umutlarla, varolabilmekle ilgili bir şeydi... Tıpkı, Trabzon doğumlu olan annemin senede sadece birkaç defa oynama şansı bulduğu horon oyunu sırasındaki mutluluğunu andırıyordu.

 

 

 

Her yaştan kadın ve erkek Katalan, irili ufaklı çemberler oluşturup el ele tutuşarak, “Sardana” adı verilen geleneksel danslarını yapıyor. Katalanları, büyük bir gururla bu dansı yaparken seyretmek çok etkileyici...

Gece yorgunluktan yürüyemeyecek bir halde taksiye bindim. Otelin kartvizitini şoföre uzattım. O da dümenin yanındaki bir dokunmatik ekrana (GPS) adresi girdi ve ekranda şehrin haritası ve gitmemiz gereken yolu gösteren bir ok belirdi. Barselona’daki taksi şoförleri sizi gideceğiniz yere en kısa yoldan götürüyorlar ve gereksiz yere dolaştırıp fazladan paranızı almaya çalışmıyorlar. İstanbul’daki bazı taksi şoförleri gibi “nereden gidelim abi” demiyorlar. Şoförün ismi Dani. “Bu Katalancası, İspanyolca ise Daniel demek” diyor. Dani 24 yaşında ve mesleğe daha o gün başlamış. Arabanın sahibiyle, 10-12 saat çalışıp kazancın % 55’ini ona verip % 45’ini de kendi alacak biçimde bir anlaşma imzalamış. Dani’ye meslek hayatındaki bu ilk gününü güzel hatırlaması için iyi bir bahşiş verip başarılar dileyerek otele girdim. Arkadaşım Guillermo’nun “Sanırım turistlerin gezdiği bütün mekanlara gittin, ama ben seni bu gece esas Katalanların yaşadıkları yere götüreceğim” demesiyle bir anda yorgunluk morgunluk kalmadı. Şehrin batısında denize en uzak yerleşim birimlerinden biri olan Gracia isimli semte gittik. Daracık sokaklarda birbirine bitişik yapılmış, genelde üç katlı yapılar ve neredeyse her evin penceresinden sarkan bir Katalanya bayrağı ve “Özgür Katalanya” yazılarının bulunduğu küçük bezler. İnsanların çoğu uyumuş, sadece her sokağın bitiminde binaların arasında yer alan kare biçimindeki küçük meydanların çevresindeki kafe ve barlarda sohbet eden gençler ayakta. Meydana dizilmiş sandalyelerde yer bulamayanlar, alanın ortasındaki heykellerin çevresinde yere dizilmişler. Bu meydanların adı Plaza Del Sol (Güneş Meydanı) ve hemen hemen her sokakta bir tane var. Burada biraz vakit geçirdikten sonra eski kentteki El Borne bölgesine gittik. Çok eski barların olduğu bölge daha kalabalıktı. Gece saat ikiden sonra içki servisi yapmayan bu barlardan, “Bari çıkarken birkaç bira alıp dışarıda içerim” de diyemiyorsunuz, çünkü satmıyorlar. Barmen kız, “Bu saatten sonra içki içmek isteyen diskoya gitsin” diyor. Bana bu kadarı yetti de arttı bile. Ertesi sabah İtalya’ya kadar iki gün sürecek bir TIR yolculuğuna çıkacağım, dinlenebilmek için istemeye istemeye otele dönüyorum. L

DEVAMI

Yazı ve Fotoğraflar: İsmail GÖKÇE / İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR