Galata deyince akla hemen iki şey gelir;
Galata Kulesi ve Galata Köprüsü... Birincisi
kentin tarihindeki gedikli yeriyle, ikincisiyse
modern gündelik yaşamdaki önemiyle İstanbul’un
simgeleri haline gelmiş iki devasa yapı...
Uçları birbirine benzemeyen bir kıskaç gibi,
tarihi yarımadanın karşısındaki burnu aşağıdan
ve yukarıdan tutan bu iki yapı, İstanbul’un en
eski semtlerinden birinin de sınırlarını çizer.
Beyoğlu’nun bittiği yerden, Eminönü’nün
başladığı yere kadar uzanan Galata, 14. yüzyılda
Cenevizlilerin kontrolündeydi. Cenevizliler,
1348 yılında Haliç’i ve deniz yoluyla kente
ulaşılabilecek tüm ufku gören bir kule inşa
etmeye başladılar. Bizans İmparatoru Anastasius
Oilozus’un 6. yüzyılda bir fener kulesi olarak
inşa ettirdiği eski yığma yapının genişletilerek
yükseltilmesi, yüzyıllar boyunca kent
siluetinden silinmeyecek bir Ceneviz imzası
yaratacaktı.
Kente yönelik olası saldırıları karşılamak
amacıyla yapılan kulenin inşaatında, kadın,
erkek, çocuk ve yaşlı tüm Cenevizliler çalıştı.
Yerden 60 metre yüksekliğe kadar çıkan ve
bugünün mühendislik olanaklarıyla yapılan
hesaplamalara göre 10 bin ton ağırlığında olduğu
tahmin edilen bu dev kule, Cenevizliler
tarafından “Torre di Cristo” (İsa Kulesi) olarak
adlandırıldı. Kule, etrafına kazılan irili
ufaklı hendeklerle korunuyordu. Bugün kuleyi
çevreleyen sokakların aldığı “Büyük Hendek”,
“Küçük Hendek” gibi isimler de Cenevizlilerin
kazdığı bu “güvenlik çukurlarından” geliyor.

1993’te yandıktan sonra bir süre
İstanbul’dan ayrı kalan Galata Köprüsü,
köprü altındaki lokanta
ve kafeteryalarıyla bugün yine ilgi merkezi.
 
Kuleyi başlangıçta hapishane ve kuru erzak
deposu olarak kullanan Cenevizliler, bu konuda
Fatih Sultan Mehmet’e de ilham vermişler.
Osmanlı’nın yıllar süren İstanbul kuşatması
boyunca tarafsızlığını koruyan Cenevizliler,
İstanbul tamamen Osmanlı kontrolüne geçtikten
sonra bazı ayrıcalıklara sahip olmaya devam
etmişler. Ama “İsa Kulesi”, bu kez Osmanlı’nın
eline geçmiş ve bugün Haliç Tersanesi olarak
anılan tersanede çalışan Hıristiyan savaş
esirleri kulede “misafir” edilmişler. “Küçük
Kıyamet” olarak tarihe geçen ve kente büyük
zarar veren 1509 depremi, Galata surlarında ve
dev kulede de büyük hasara yol açmış. Ancak bu
noktada ilginç bir ayrıntıdan söz etmekte yarar
var. Galata Kulesi, Osmanlı padişahlarının en
fazla özen gösterdiği eski kalıntılardan biri.
Depremde hasara uğrayan, ardından bazı
yangınlarla yeniden zarar gören Galata Kulesi,
her defasında hummalı çalışmalarla yeniden
kullanıma açılmış.
Galata Yangın Kulesi
16. yüzyılın sonlarından itibaren ama
özellikle de 17. ve 18. yüzyıl boyunca İstanbul,
büyük yangın felaketleriyle karşılaştı. Kent
mimarisindeki ahşap dokuyu harap eden ve aynı
doku nedeniyle kolaylıkla yayılabilen bu
yangınlar, bir yandan büyük maddi hasara, bir
yandan da devletin saygınlığına mal oluyordu.
Büyük yangın fırtınalarına karşı çözüm
arayışında olan Osmanlı, sonunda Galata’yı bir
yangın söndürme merkezi, Galata Kulesi’ni de bir
yangın gözetleme kulesi olarak kullanmaya
başladı.
Müslüman olarak “Hakiki Davud” adını alan
Fransız mühendis David’in yaptığı yangın
pompası, 1714’teki Tophane ve Tüfekhane
yangınlarında başarı sağlayınca, yeniçeri
ocağının bir kolu olarak tulumba teşkilatı
kurulur. İşte bu ilk itfaiye teşkilatı, Beyazıt
ve Galata kulelerinden İstanbul’u seyreyler.
İstanbul’un panoramik bir manzarasına sahip olan
Galata Kulesi’nin tepesinde günün 24 saati kenti
gözetleyen Galata bıçkınları, sur içindeki ve
Haliç kıyılarından Eyüp’e, Marmara kıyılarından
Yeşilköy’e kadar olan bölümdeki yangınlar için
gündüzleri sarı-kırmızı bayrak, geceleri ise
kırmızı fener asarak şehri yangından haberdar
edermiş. Yangın Anadolu yakasındaysa yeşil
bayrak ve fener, Beyoğlu ve Boğaziçi’nin Rumeli
kıyıları içinse beyaz bayrak ve fenerle yangın
duyurulurmuş.
Daha sonra kendisi de bir yangından etkilenen
kule, 1832 yılında Sultan II. Mahmut’un
talimatıyla, bu kez İstanbul manzarasına hakim
bir gezinti alanı eklenerek restore edilir ve
turistik bir mekan haline gelir. Kente gelen
yabancılar, tıpkı şimdi olduğu gibi, İstanbul’un
eşsiz manzarasını denizden yaklaşık 150 metre
yüksekliğindeki bu kuleden seyre dalarlarmış.
Galata Kulesi 1968’de İstanbul’un unutulmaz
belediye başkanlarından Haşim İşcan’ın
çabalarıyla bir kez daha restore edilir ve
tepesindeki külah yenilenir. O günden beri bir
asansöre sahip olan kule, şehre hakim kafeterya
ve lokantasıyla, özellikle turistlerin büyük
ilgisini çekmeye devam ediyor.
Galata Kulesi’nin efsanevi hikayelerinden biri
de, kuşkusuz, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin tahta
kanatlarla İstanbul’dan Üsküdar’a tarihi
yolculuğunun çıkış noktası olması. Hezarfen’in,
Sultan Murat’ın hükümdarlığı döneminde
(1623-1640) Galata Kulesi’nden kendini boşluğa
bırakıp, tam 2 kilometre süzülerek Üsküdar’a
inmesi, sarayın izniyle ve halkın meraklı
bakışları altında gerçekleşir. Bugün tarihçiler
tarafından gerçekdışı kabul edilen bu söylenceye
göre, Hezarfen’in büyülü yolculuğunu Sultan
Murat da Topkapı Sarayı’ndan seyretmiş ve sonra
bu üstün yetenekten endişelenerek, onu bir kese
altınla birlikte Cezayir’e sürmüştür.


 |

Kuledibi’ndeki otantik kahveler
özellikle turistlerin ilgisini çekiyor.
Kulenin kenti izlemek için sunduğu
panoromik manzara ise eşine az rastlanır
güzellikte. |
| |
|
Uluslararası bir semt
700 yıla yaklaşan ömrünün tamamını “göz
önünde” geçiren ve dünyanın bu en güzel
şehirlerinden birini 360 derecelik bir açıyla
görme lüksüne sahip olan kule, Galata semtinin
hem tarihini hem de bugünkü gündelik hayatını
belirleyen bir etkiye sahip. Fatih kenti ele
geçirdikten sonra Cenevizliler ve Venedikliler
Galata’yı terk etmediler. Sonraki yüzyıllarda da
semtin sakinleri büyük oranda Osmanlı’da yaşayan
gayrimüslimler oldu. Rumlar, Ermeniler,
Yahudiler, Levantenler... Galata, bıçkın Türk
delikanlılarının yanı sıra hep uluslararası bir
yerleşim oldu. Bugün de Galata ve çevresindeki
turist yoğunluğu bir yana, eski binaları satın
alan yabancıların yerleşik semt nüfusundaki
giderek artan oranı dikkat çekiyor.
Galata’nın tüm tarihini, bir bakıma kaderini
belirleyen bu çokulusluluk, onun adına ilişkin
tartışmalarda da hükmünü koruyor. Galata adının
kökeni için oldukça farklı açıklamalar var.
Bunlardan biri, yöreyi geçerken bölgede
konaklayan Kelt kavmi nedeniyle bölgeye Galata
adı verildiği. Bugün Britanya adasında (Galler,
İskoçya) yaşayan Keltlere, Helenler “Galat”,
Romalılar ise “Gal” diyordu. Bir başka görüş ise
eski Yunan dilinde sütçü anlamına gelen
“galatas” sözcüğünün yöreye ad olarak verildiği
yönünde. Haliç’in kuzeyinde “Sütlüce” adını
verdiğimiz bir semt olduğunu hatırlatarak son
teoriye geçiyoruz. Üçüncü varsayıma göre ise
semtin adı, Cenevizlilerin konuştuğu İtalyanca
lehçesinde yokuş anlamına gelen “caladdo”
sözcüğünden geliyor. Galata’nın dik yokuşlarını
bilenler için bu tez de inandırıcı olabilir.
Bankalar Caddesi ve Galata bankerleri
Galata’nın adıyla özdeşleşmiş kavramlardan
biri de Galata bankerleri... 19. yüzyılın ikinci
yarısında Osmanlı’nın ilk bankalarını kuran
gayrimüslim sarraflar, imparatorluk ile batı
sermayesi arasındaki ilişkiyi sağlıyordu. Bugün
semtin önemli noktalarından biri olan Bankalar
Caddesi, geçmişte Osmanlı’nın finans merkeziydi.
Avram Kamondo, Galata bankerleri arasında en
fazla üne sahip olanlardandı. Musevi bir banker
olan Avram Kamondo, bir dönem Osmanlı ekonomisi
üzerinde önemli oranda söz sahibi olmuş.
Bankalar Caddesi’ni Kuledibi’ne bağlayan ve dar
perspektifte insanın birden karşısına çıkınca
etkileyici bir yükseklik duygusu uyandıran dik
Kamondo Merdivenleri de Avram Efendi tarafından,
kendisinin işe, kızının okula kolay gitmesi için
yaptırılmış. Helezonik bir sarmalla dik yokuşu
tırmanan etkileyici merdiven sırası Avusturya
Lisesi’ne ve Kuledibi’ne ulaşır.
Bankalar Caddesi ya da eski adıyla Voyvoda
Caddesi, Galata semtinin tarihteki rolünün
ikinci perdesine ev sahipliği yaptı. Asırlarca
Galata Kulesi’nin etrafında çizilen kaderi, bir
süre aşağıya, Bankalar Caddesi’ne kaydıktan
sonra, şimdi yeniden Kuledibi’ne taşınıyor
Galata’nın... Eski hendeklerin, yeni sokakların
etrafına dizilmeye başlayan kafeteryalar, sadece
turist olarak değil, artık mahallenin sakini
olarak gelen yabancılara ev sahipliği yapıyor.
Galata; Cenevizli tüccarların, Rum
zanaatçıların, bıçkın tulumbacıların, Yahudi
bankerlerin ve Türk esnafın Galatası, şimdi
kentin kaymak noktalarından biri olarak, yüksek
gelir grubunun yerleştiği bir cazibe merkezi
haline geliyor. Semt, eski parlak günlerine ve
yüksek muhabbetine geri dönerken kendisini bir
kez daha İstanbul’a armağan ediyor... L |