Cumhuriyetimizin
84. yaşını kutlamaya hazırlanıyoruz. Çağdaş ve
bağımsız bir ulus olmanın tacı olan cumhuriyetin
ilan edilmesi, olağanüstü koşullarda verilmiş
bir Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda mümkün oldu.
Biz de cumhuriyetin kuruluşunun 84. yaşına denk
gelen bu sayımızda, o Kurtuluş Savaşı’nı
anlattığı romanıyla büyük ilgi toplayan Turgut
Özakman’ı konuk ettik dergimize. Daha doğrusu,
Ankara’daki evinde ona konuk olduk. Türkiye’de
eşine daha önce hiç rastlanmamış bir okuma
ilgisi kazanan “Şu Çılgın Türkler” romanının
yazarı Turgut Özakman, kitabındaki duru anlatımı
hatırlatan bir zarafet ve alçak gönüllülükle
romanını ve yeni projelerini anlattı.
Yayınlandığı andan itibaren coşkuyla karşılanan,
art arda 330 baskı yaparak kendi alanında dünya
rekoru kıran bir eserin yaratıcısı, o esere
yıllarını, neredeyse bütün bir ömrünü vermiş bir
cumhuriyet devrimleri aşığı Turgut Özakman. Bu
romanın yanı sıra, filmlere, televizyon
dizilerine ve başka kitaplara dönüşen 50 yıllık
çabasını “çılgınlık” ve kendisini de “çılgın bir
Türk” olarak tanımlayan Özakman, bitmez tükenmez
bir enerjiyle, coşkuyla Çanakkale Savaşı üzerine
bir çalışma yürütüyor şimdi de. “Kurtuluş Savaşı
nasıl cumhuriyetin önsözü olarak kabul
edilebilirse, Çanakkale Savaşı da ulusal
şahlanışın ve milli mücadelenin önsözüdür” diyor
Özakman. “Türklerin, Çanakkale Savaşı’yla
birlikte tarihe geri döndüklerini” düşünüyor.
Çanakkale’den sonraki projesi ise cumhuriyetin
ilk on yılını konu alacak. Sabırla ve yoğun bir
emekle giriştiği bu çalışmalardan büyük bir
sevgiyle söz ediyor Turgut Özakman. Kurtuluş
Savaşı’nın delikanlı bir neferi gibi, ışıl ışıl
yanan gözleriyle geçmişten, bugünden ve
gelecekten konuşuyor. Sanırız sözü çok uzatmadan
Özakman’a bırakmalı...
Şu Çılgın Türkler kitabının belgelerinin
toplanması, tanıklıklarının kaydedilmesi,
neredeyse sizin kişisel tarihinize denk gelen
bir zaman dilimini kapsıyor. 1948’de, gençlik
yıllarınızda yaptığınız 10 günlük bir yolculuk
var. Arkadaşlarınızla Polatlı’dan Dumlupınar’a
yürüyerek Kurtuluş Savaşı’nın izlerini
sürdünüz...
Ertesi yıl ben, aynı hattı bir daha yürüdüm.
Dönüşte, trenle geliyorduk. Kompartımanlarda yer
yoktu ve ben koridorda yatmak zorunda kalmıştım.
Ben
büyük bir mutluluk içinde olduğumdan farkında
değildim; ama sürekli maruz kaldığım rüzgar beni
mahvediyormuş meğer. Plörezi denilen bir akciğer
hastalığına yakalandım. Bir yıldan fazla yatakta
kaldım. Ama o hastalık bile bana çok şey
kazandırmıştır. Zorlu geçen ilk üç ayı dışında
sürekli bir şeyler okuma fırsatı buldum. Birçok
şeyi düşünme, araştırma fırsatı buldum.
Arkadaşlarım gider gelirdi ve bir süre sonra bir
akademi gibi oldu orası. Pek çok konu üzerinde
tartışma olanağı bulduk. Bilmediğim şeyleri çok
hızlı öğrenme şansı yarattı bu tartışmalar.
Böyle zamanlarda hayata daha bir dört elle,
sevinçle sarılıyor insan. Belki de bu uğraşın
sevgisiyle geri döndüm hayata.
Uzun yıllar bu anıları topladım. Harita,
fotoğraf, kitap topladım. Elde edemediğim bazı
kitapları el yazımla çoğalttım. Elimde
“çılgınca” diye tanımlayabileceğim, oldukça
hacimli bir çalışma oluştu. Ve elbette bu 50
yıl, sadece “Şu Çılgın Türkler” romanını
üretmeye yardımcı olmadı. TRT yapımı olan
“Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” dizileri; “Vahdettin,
Mustafa Kemal ve Milli Mücadele” kitabı yine o
yıllar boyu edinilmiş birikimden yararlanarak
yazılmıştır. Bir yandan da, sanırım bu konudaki
en imkanlı arşivlerden birini oluşturmuş oldum.
Ve bu arşiv oluşturma çabasına halen devam
ediyorum. Kurtuluş Savaşı’yla, milli
mücadelemizle ilgili olarak ne bulabilirsem
arşivliyorum. Bütün bunları büyük bir gururla,
zevkle, sorumluluk duygusuyla yaptım. Aynı
duygularla yapmaya devam ediyorum.
Bu hummalı çalışmanın ürünü de ortada. Kitap
330. baskıda, ki bu kendi türünde bir dünya
rekoru. Bu ilgi, kitabı ben yazdığım için
olmuyor. Bu ilgi atalarımızın, ninelerimizin
yaptığı işe duyulan saygıdan kaynaklanıyor. O
yüzden ben de bu ilgiyi üstüme almıyorum ve
şımarmıyorum.

Az önce çabanızı, “çılgınca bir çalışma” diye
tanımladınız. Kitabınızın adı da “Şu Çılgın
Türkler”. Bu çılgın sözcüğünü olumsuz
çağrışımlarının dışında, olumlu bir anlamla
kullanıyorsunuz. Hatta bu konuda TRT’yle
yaşanmış ilginç bir anınız da var. Bize kitabın
adından söz eder misiniz?
Evet. Kurtuluş dizisinin asıl adı Şu Çılgın
Türkler’di. Ama TRT’nin yönetim kurulu diyor ki,
“Türklere çılgın demek olmaz, haksızlık olur,
‘Kahraman Türkler’ diyelim”. Aslında tam bir
müsamere kafası... Ben de hemen ismi geri aldım
-iyi ki de almışım- Kurtuluş ismini vermiş olduk
diziye.
Aslında “çılgın” sözcüğünün bizim Kurtuluş
Savaşımız için çok özel bir anlamı var.
Başlangıçta, milli mücadelenin ilk dönemlerinde
Anadolu direnişini küçümsemek için “çılgınlık”
kelimesi kullanılıyor. İstanbul Hükümeti ve
çevresindekiler, işgal güçleri, ulusal
mücadeleye katılan insanları “ne yaptığını
bilmeyen, maceracı çılgınlar” olarak
küçümsüyorlar. Ama mücadele ilerledikçe ve sonuç
almaya başladıkça da, özellikle halk arasında
hayranlık anlamı taşıyan bir tonda kullanılıyor
“çılgın” sözü. O yüzden Kurtuluş Savaşımızın çok
anlamlı bir özeti gibi geliyor bana bu söz.
Umutlu olana “çılgın” denecek kadar olumsuz
koşullarda başlamış, ama sonra çılgınca bir
bağımsızlık tutkusuyla, dirençle, mücadele
azmiyle zafere uzanmış bir savaşı tanımlar.
Çılgınlığı, zorluk tanımayan, en güç koşullarda
bile karamsarlığa düşmeyen bir anlamda
kullanınca çok isabetli bir anlam kazanmış
oluyor. Yoksa hesapsızlık, maceraperestlik
anlamında değil. Kurtuluş Savaşı belki de bizim
tarihimizdeki en hesaplı kitaplı, ölçülü; ama
yurtseverliğinin gücü açısından çılgınca bir
süreçti. Sorunlarımızı üst üste koyarak
düşündüğümüzde, bugün Türkiye’nin hâlâ, o
çılgınca yurt sevgisine, o fedakarlığa ihtiyacı
olduğunu söyleyebiliriz.

Turgut Özakman, “Şu Çılgın Türkler”i de
yazdığı çalışma odasında... Dört duvarı kitap
yığınlarıyla dolu olan oda, etkileyici bir milli
mücadele kütüphanesi görünümünde. Özakman’ın
kütüphanesinde, Kurtuluş Savaşı ile ilgili
olarak yayınlanmış hemen hemen her eser
bulunuyor.
Kitap olağanüstü bir ilgiyle karşılaştı. 330
baskı, yüzbinlerce kitap... Belki 50 yıllık
çalışma boyunca böyle bir beklentiye sahip
değildiniz; ama kitabın yayınlanma sürecinde bu
konuya ilişkin bir öngörünüz var mıydı?
Yazarken ben o dönemi yaşıyormuş gibi kendimi
kaptırıyordum. O soğuk ifadeli, katı belgeleri
okurken bile, bazı insanların gösterdiği
fedakarlıklara rastlayıp ağlayarak yazdığım çok
olmuştur. İçimden geldiği gibi yazıyordum ama
ertesi gün hamasetten, ucuzluktan ayıklıyordum
kitabı. Kitabın içinde de hamasi nitelikte tek
bir söz yok. İngilizler, Fransızlar ya da
Yunanlılar aleyhine bir cümle varsa, bu, onların
kaynağında geçtiği için vardır. Ben bizi de
büyütmedim. Zaten milli mücadelenin, yazarın
muhayyilesine ihtiyacı yoktur. Tek bir kişinin
hayal gücünü kat be kat aşmaktadır. Hatta ben
bazı olayları -doğru olduklarını bildiğim halde-
ola ki gençler abartı zanneder diye ayıkladım.
Tamamen tarihsel belgelere ve tanıklıklara
dayanan bir anlatıda, neden roman üslubunu
seçtiniz?
Ben üniversitede hocayım, çocuklarımı bilirim.
Bunu, dipnotlu ağır başlıklı bir bilim kitabı
gibi yazsaydım, okunma şansı az olacaktı. Ama o
gerçekçiliği, bilimselliği koruyup bir macera
romanı gibi yazarsam gençlerin ilgi duyabileceği
umudunu taşıdım. Tabii yine de bu kadar ilgi
aklımın ucundan bile geçmemişti. Kitabevine
getirip teslim ettiğim zaman bana sorsalardı,
ben 5-6 baskı yapacağını tahmin eder, biraz da
övünerek söylerdim bunu.
Üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?
Türkler ne zaman geri geldi tarihe biliyor
musunuz; Çanakkale’yle. Türk ruhu birdenbire
geri döndü. 200 yıldır art arda, sürekli yenilen
bir devletin içinde müthiş bir ruh doğdu.
Çanakkale direnişimiz için bir şairimiz,
“Kurtuluş Savaşı’nın önsözüdür” demiş; çok
güzel, saygın bir anlatımdır bu. Kurtuluş
Savaşı’na giden yolu açmıştır, onun taç
kapısıdır.
Çanakkale ruhu, Kurtuluş Savaşı’nda daha da
bilinçleniyor, daha da yaygınlaşıyor ve Kuvayi
Milliye ruhu oluyor. Çanakkale Savaşı o büyük
yenilgi içinde bir teselli olarak kalmamış, bize
üç büyük şey kazandırmıştır: Birincisi ve en
önemlisi Atatürk’ü; ikincisi, kumandanların
savaşa çok tecrübeli gelmesini ve “birleşirsek
emperyalizmi yenebiliriz” güvenini. İşte ben de
buna çalışıyorum şimdi. Tüm kaynakları
topluyorum ve oturup ders gibi çalışıyorum.
Çanakkale’yi anlatırken dönemin İstanbul
Hükümeti’ni de anlatmak lazım elbette. Cephe
gerisini anlatmak lazım.

Mustafa
Kemal, zaferden kısa bir süre sonra Kars
gezisinde çalışma arkadaşlarıyla birlikte.
Yakın zamana kadar Çanakkale’yle ilgli kaynak
kitap sorunu vardı. Şimdi son zamanlarda üst
üste Çanakkale Savaşı’nı konu alan kitaplar
yayınlanıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Çok güzel kitaplar var. Uyduruk kitaplar da var;
ama zarar yok. Daha kapağından anlaşılıyor
onlar. Efendim, müstahkem mevki komutanı Cevat
Paşa’nın rüyasına gece nurani yüzlü bir adam
girmiş, sabahleyin kalkmış, ‘bu bir şifre, ne
olabilir bu’ diye düşünmüş, yolda gidiyormuş,
bir mezarın yanından geçerken yine nurani yüzlü
bir adam belirivermiş, ‘mayın’ demiş, sonra o
zafer adımları gelmiş... Bir kere orada savaşan
Mehmetçiğe ve onun yaratıcı, fedakar gücüne
yapılmış bir haksızlık var ortada. Onun
olağanüstü zor koşullarını göz ardı eden,
zaferin bu koşullarda kazanılmış olmasının
anlamını örten bir haksızlık bu. Bir kere çok
yoksul bir ordu. Anadolu ordusu yoksulun
yoksulu. Öyle derme çatma görünüyor ki; 24 ayrı
top var orduda. Hangi birlikte hangisi var diye
bilip ayıracaksın ki ona cephane sevkiyatı
yapabilesin! Ortada bir lojistik zaferi de var.
Kadınlar tabii, hemen söylemek lazım. Kadınlara,
onların güvendiği insanlar doğruyu söylerse, bu
toplum için bambaşka bir olanağın açığa çıkması
demek olur. Ama onu kapatmaya, eve hapsetmeye
eğilim gösterirsek, Türk kadınını ve onun
olağanüstü potansiyelini kaybederiz. Kadını eve
hapsetmek diye bir şey yok, bu Ortaçağ’ın kadına
bakış açısıdır. Okul yıllarında katıldığım bir
münazarayı hatırlıyorum. Konusu, ‘kadın
çalışmalı mı, çalışmamalı mı’! Orada, ‘kadın
çalışmamalı, evinde oturup anne olmalı’
diyenlere bir soru sormuştuk: Çalışmasın
dediğiniz kadınlar neredeki kadınlar?
Anadolu’daki kadınlar mı? Anadolu’daki kadını
tarladan alıp çalıştırmazsan aç kalırsın, aç!
‘Kadınlar çalışmasın’ diyecek mecali bulamazsın.
Öyle değil midir? Bizim Anadolu’da erkeklerin
hepsi kahvededir. Kadın çalışır, erkek para
kazanır. Ama para kazanmak şöyle bir şeydir;
kadının yetiştirip topladığını gidip satar,
pazara götürür! Geri kalan her işi kadın yapar.
Çanakkale Savaşı’nı konu alan kitabı ne zaman
okuyabileceğiz?
Bu yıl 18 Mart’a yetiştirebilirsem çok güzel
olacak; ama çok zor görünüyor. Pek çok program
var. Güneydoğudaki üniversitelere sözüm var,
kitap fuarı var, Ankara içindeki etkinlikler
var. Kimseye de “ben kitap yazacağım, kapattım
kendimi eve diyemiyorum. Bir de “Şu Çılgın
Türkler”i, ilkokul çocukları için sadeleştirmek
ve onların anlayacağı bir dile kısaltmak üzere
çalışıyorum bir taraftan da... |