SİTE İÇİ ARAMA

 

Türk Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı “Şu Çılgın Türkler” isimli romanı tam 330 baskı yapan ve yüz binlerce nüshası elden ele dolaşan Turgut Özakman’a konuk olduk. Savaşı kazanan kahramanları neden “çılgın” olarak nitelediğinden yeni projelerine kadar tüm merak edilenleri sorduk...

Cumhuriyetimizin 84. yaşını kutlamaya hazırlanıyoruz. Çağdaş ve bağımsız bir ulus olmanın tacı olan cumhuriyetin ilan edilmesi, olağanüstü koşullarda verilmiş bir Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda mümkün oldu. Biz de cumhuriyetin kuruluşunun 84. yaşına denk gelen bu sayımızda, o Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı romanıyla büyük ilgi toplayan Turgut Özakman’ı konuk ettik dergimize. Daha doğrusu, Ankara’daki evinde ona konuk olduk. Türkiye’de eşine daha önce hiç rastlanmamış bir okuma ilgisi kazanan “Şu Çılgın Türkler” romanının yazarı Turgut Özakman, kitabındaki duru anlatımı hatırlatan bir zarafet ve alçak gönüllülükle romanını ve yeni projelerini anlattı. Yayınlandığı andan itibaren coşkuyla karşılanan, art arda 330 baskı yaparak kendi alanında dünya rekoru kıran bir eserin yaratıcısı, o esere yıllarını, neredeyse bütün bir ömrünü vermiş bir cumhuriyet devrimleri aşığı Turgut Özakman. Bu romanın yanı sıra, filmlere, televizyon dizilerine ve başka kitaplara dönüşen 50 yıllık çabasını “çılgınlık” ve kendisini de “çılgın bir Türk” olarak tanımlayan Özakman, bitmez tükenmez bir enerjiyle, coşkuyla Çanakkale Savaşı üzerine bir çalışma yürütüyor şimdi de. “Kurtuluş Savaşı nasıl cumhuriyetin önsözü olarak kabul edilebilirse, Çanakkale Savaşı da ulusal şahlanışın ve milli mücadelenin önsözüdür” diyor Özakman. “Türklerin, Çanakkale Savaşı’yla birlikte tarihe geri döndüklerini” düşünüyor. Çanakkale’den sonraki projesi ise cumhuriyetin ilk on yılını konu alacak. Sabırla ve yoğun bir emekle giriştiği bu çalışmalardan büyük bir sevgiyle söz ediyor Turgut Özakman. Kurtuluş Savaşı’nın delikanlı bir neferi gibi, ışıl ışıl yanan gözleriyle geçmişten, bugünden ve gelecekten konuşuyor. Sanırız sözü çok uzatmadan Özakman’a bırakmalı...

Şu Çılgın Türkler kitabının belgelerinin toplanması, tanıklıklarının kaydedilmesi, neredeyse sizin kişisel tarihinize denk gelen bir zaman dilimini kapsıyor. 1948’de, gençlik yıllarınızda yaptığınız 10 günlük bir yolculuk var. Arkadaşlarınızla Polatlı’dan Dumlupınar’a yürüyerek Kurtuluş Savaşı’nın izlerini sürdünüz...
Ertesi yıl ben, aynı hattı bir daha yürüdüm. Dönüşte, trenle geliyorduk. Kompartımanlarda yer yoktu ve ben koridorda yatmak zorunda kalmıştım. Ben büyük bir mutluluk içinde olduğumdan farkında değildim; ama sürekli maruz kaldığım rüzgar beni mahvediyormuş meğer. Plörezi denilen bir akciğer hastalığına yakalandım. Bir yıldan fazla yatakta kaldım. Ama o hastalık bile bana çok şey kazandırmıştır. Zorlu geçen ilk üç ayı dışında sürekli bir şeyler okuma fırsatı buldum. Birçok şeyi düşünme, araştırma fırsatı buldum. Arkadaşlarım gider gelirdi ve bir süre sonra bir akademi gibi oldu orası. Pek çok konu üzerinde tartışma olanağı bulduk. Bilmediğim şeyleri çok hızlı öğrenme şansı yarattı bu tartışmalar. Böyle zamanlarda hayata daha bir dört elle, sevinçle sarılıyor insan. Belki de bu uğraşın sevgisiyle geri döndüm hayata.
Uzun yıllar bu anıları topladım. Harita, fotoğraf, kitap topladım. Elde edemediğim bazı kitapları el yazımla çoğalttım. Elimde “çılgınca” diye tanımlayabileceğim, oldukça hacimli bir çalışma oluştu. Ve elbette bu 50 yıl, sadece “Şu Çılgın Türkler” romanını üretmeye yardımcı olmadı. TRT yapımı olan “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” dizileri; “Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele” kitabı yine o yıllar boyu edinilmiş birikimden yararlanarak yazılmıştır. Bir yandan da, sanırım bu konudaki en imkanlı arşivlerden birini oluşturmuş oldum. Ve bu arşiv oluşturma çabasına halen devam ediyorum. Kurtuluş Savaşı’yla, milli mücadelemizle ilgili olarak ne bulabilirsem arşivliyorum. Bütün bunları büyük bir gururla, zevkle, sorumluluk duygusuyla yaptım. Aynı duygularla yapmaya devam ediyorum.
Bu hummalı çalışmanın ürünü de ortada. Kitap 330. baskıda, ki bu kendi türünde bir dünya rekoru. Bu ilgi, kitabı ben yazdığım için olmuyor. Bu ilgi atalarımızın, ninelerimizin yaptığı işe duyulan saygıdan kaynaklanıyor. O yüzden ben de bu ilgiyi üstüme almıyorum ve şımarmıyorum.

Az önce çabanızı, “çılgınca bir çalışma” diye tanımladınız. Kitabınızın adı da “Şu Çılgın Türkler”. Bu çılgın sözcüğünü olumsuz çağrışımlarının dışında, olumlu bir anlamla kullanıyorsunuz. Hatta bu konuda TRT’yle yaşanmış ilginç bir anınız da var. Bize kitabın adından söz eder misiniz?
Evet. Kurtuluş dizisinin asıl adı Şu Çılgın Türkler’di. Ama TRT’nin yönetim kurulu diyor ki, “Türklere çılgın demek olmaz, haksızlık olur, ‘Kahraman Türkler’ diyelim”. Aslında tam bir müsamere kafası... Ben de hemen ismi geri aldım -iyi ki de almışım- Kurtuluş ismini vermiş olduk diziye.
Aslında “çılgın” sözcüğünün bizim Kurtuluş Savaşımız için çok özel bir anlamı var. Başlangıçta, milli mücadelenin ilk dönemlerinde Anadolu direnişini küçümsemek için “çılgınlık” kelimesi kullanılıyor. İstanbul Hükümeti ve çevresindekiler, işgal güçleri, ulusal mücadeleye katılan insanları “ne yaptığını bilmeyen, maceracı çılgınlar” olarak küçümsüyorlar. Ama mücadele ilerledikçe ve sonuç almaya başladıkça da, özellikle halk arasında hayranlık anlamı taşıyan bir tonda kullanılıyor “çılgın” sözü. O yüzden Kurtuluş Savaşımızın çok anlamlı bir özeti gibi geliyor bana bu söz. Umutlu olana “çılgın” denecek kadar olumsuz koşullarda başlamış, ama sonra çılgınca bir bağımsızlık tutkusuyla, dirençle, mücadele azmiyle zafere uzanmış bir savaşı tanımlar. Çılgınlığı, zorluk tanımayan, en güç koşullarda bile karamsarlığa düşmeyen bir anlamda kullanınca çok isabetli bir anlam kazanmış oluyor. Yoksa hesapsızlık, maceraperestlik anlamında değil. Kurtuluş Savaşı belki de bizim tarihimizdeki en hesaplı kitaplı, ölçülü; ama yurtseverliğinin gücü açısından çılgınca bir süreçti. Sorunlarımızı üst üste koyarak düşündüğümüzde, bugün Türkiye’nin hâlâ, o çılgınca yurt sevgisine, o fedakarlığa ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz.



Turgut Özakman, “Şu Çılgın Türkler”i de yazdığı çalışma odasında... Dört duvarı kitap yığınlarıyla dolu olan oda, etkileyici bir milli mücadele kütüphanesi görünümünde. Özakman’ın kütüphanesinde, Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yayınlanmış hemen hemen her eser bulunuyor.


Kitap olağanüstü bir ilgiyle karşılaştı. 330 baskı, yüzbinlerce kitap... Belki 50 yıllık çalışma boyunca böyle bir beklentiye sahip değildiniz; ama kitabın yayınlanma sürecinde bu konuya ilişkin bir öngörünüz var mıydı?
Yazarken ben o dönemi yaşıyormuş gibi kendimi kaptırıyordum. O soğuk ifadeli, katı belgeleri okurken bile, bazı insanların gösterdiği fedakarlıklara rastlayıp ağlayarak yazdığım çok olmuştur. İçimden geldiği gibi yazıyordum ama ertesi gün hamasetten, ucuzluktan ayıklıyordum kitabı. Kitabın içinde de hamasi nitelikte tek bir söz yok. İngilizler, Fransızlar ya da Yunanlılar aleyhine bir cümle varsa, bu, onların kaynağında geçtiği için vardır. Ben bizi de büyütmedim. Zaten milli mücadelenin, yazarın muhayyilesine ihtiyacı yoktur. Tek bir kişinin hayal gücünü kat be kat aşmaktadır. Hatta ben bazı olayları -doğru olduklarını bildiğim halde- ola ki gençler abartı zanneder diye ayıkladım.

Tamamen tarihsel belgelere ve tanıklıklara dayanan bir anlatıda, neden roman üslubunu seçtiniz?
Ben üniversitede hocayım, çocuklarımı bilirim. Bunu, dipnotlu ağır başlıklı bir bilim kitabı gibi yazsaydım, okunma şansı az olacaktı. Ama o gerçekçiliği, bilimselliği koruyup bir macera romanı gibi yazarsam gençlerin ilgi duyabileceği umudunu taşıdım. Tabii yine de bu kadar ilgi aklımın ucundan bile geçmemişti. Kitabevine getirip teslim ettiğim zaman bana sorsalardı, ben 5-6 baskı yapacağını tahmin eder, biraz da övünerek söylerdim bunu.

Üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?
Türkler ne zaman geri geldi tarihe biliyor musunuz; Çanakkale’yle. Türk ruhu birdenbire geri döndü. 200 yıldır art arda, sürekli yenilen bir devletin içinde müthiş bir ruh doğdu. Çanakkale direnişimiz için bir şairimiz, “Kurtuluş Savaşı’nın önsözüdür” demiş; çok güzel, saygın bir anlatımdır bu. Kurtuluş Savaşı’na giden yolu açmıştır, onun taç kapısıdır.
Çanakkale ruhu, Kurtuluş Savaşı’nda daha da bilinçleniyor, daha da yaygınlaşıyor ve Kuvayi Milliye ruhu oluyor. Çanakkale Savaşı o büyük yenilgi içinde bir teselli olarak kalmamış, bize üç büyük şey kazandırmıştır: Birincisi ve en önemlisi Atatürk’ü; ikincisi, kumandanların savaşa çok tecrübeli gelmesini ve “birleşirsek emperyalizmi yenebiliriz” güvenini. İşte ben de buna çalışıyorum şimdi. Tüm kaynakları topluyorum ve oturup ders gibi çalışıyorum. Çanakkale’yi anlatırken dönemin İstanbul Hükümeti’ni de anlatmak lazım elbette. Cephe gerisini anlatmak lazım.

Mustafa Kemal, zaferden kısa bir süre sonra Kars gezisinde çalışma arkadaşlarıyla birlikte.


Yakın zamana kadar Çanakkale’yle ilgli kaynak kitap sorunu vardı. Şimdi son zamanlarda üst üste Çanakkale Savaşı’nı konu alan kitaplar yayınlanıyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Çok güzel kitaplar var. Uyduruk kitaplar da var; ama zarar yok. Daha kapağından anlaşılıyor onlar. Efendim, müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa’nın rüyasına gece nurani yüzlü bir adam girmiş, sabahleyin kalkmış, ‘bu bir şifre, ne olabilir bu’ diye düşünmüş, yolda gidiyormuş, bir mezarın yanından geçerken yine nurani yüzlü bir adam belirivermiş, ‘mayın’ demiş, sonra o zafer adımları gelmiş... Bir kere orada savaşan Mehmetçiğe ve onun yaratıcı, fedakar gücüne yapılmış bir haksızlık var ortada. Onun olağanüstü zor koşullarını göz ardı eden, zaferin bu koşullarda kazanılmış olmasının anlamını örten bir haksızlık bu. Bir kere çok yoksul bir ordu. Anadolu ordusu yoksulun yoksulu. Öyle derme çatma görünüyor ki; 24 ayrı top var orduda. Hangi birlikte hangisi var diye bilip ayıracaksın ki ona cephane sevkiyatı yapabilesin! Ortada bir lojistik zaferi de var. Kadınlar tabii, hemen söylemek lazım. Kadınlara, onların güvendiği insanlar doğruyu söylerse, bu toplum için bambaşka bir olanağın açığa çıkması demek olur. Ama onu kapatmaya, eve hapsetmeye eğilim gösterirsek, Türk kadınını ve onun olağanüstü potansiyelini kaybederiz. Kadını eve hapsetmek diye bir şey yok, bu Ortaçağ’ın kadına bakış açısıdır. Okul yıllarında katıldığım bir münazarayı hatırlıyorum. Konusu, ‘kadın çalışmalı mı, çalışmamalı mı’! Orada, ‘kadın çalışmamalı, evinde oturup anne olmalı’ diyenlere bir soru sormuştuk: Çalışmasın dediğiniz kadınlar neredeki kadınlar? Anadolu’daki kadınlar mı? Anadolu’daki kadını tarladan alıp çalıştırmazsan aç kalırsın, aç! ‘Kadınlar çalışmasın’ diyecek mecali bulamazsın. Öyle değil midir? Bizim Anadolu’da erkeklerin hepsi kahvededir. Kadın çalışır, erkek para kazanır. Ama para kazanmak şöyle bir şeydir; kadının yetiştirip topladığını gidip satar, pazara götürür! Geri kalan her işi kadın yapar.

Çanakkale Savaşı’nı konu alan kitabı ne zaman okuyabileceğiz?
Bu yıl 18 Mart’a yetiştirebilirsem çok güzel olacak; ama çok zor görünüyor. Pek çok program var. Güneydoğudaki üniversitelere sözüm var, kitap fuarı var, Ankara içindeki etkinlikler var. Kimseye de “ben kitap yazacağım, kapattım kendimi eve diyemiyorum. Bir de “Şu Çılgın Türkler”i, ilkokul çocukları için sadeleştirmek ve onların anlayacağı bir dile kısaltmak üzere çalışıyorum bir taraftan da...


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR