Bu sayıda size bir fotoğrafçıyı tanıtacağız.
Logilife dergisini takip edenler, onun
fotoğraflarını, dünyanın çeşitli noktalarında,
ülkemizin bilinmeyen cennet köşelerinde çekilmiş
fotoğraflarını görme şansına sahip oldular. Ama
görsel yaratıcılar, ressamlar, fotoğrafçılar,
sinema yönetmenleri, genellikle, “görünür”
olmaktan çok hazzetmezler. Bir de yaygın bir
kanaat vardır, bilirsiniz, yetenekli insanlar
biraz da “zor” insanlardır. Onlara, yıllarını
verdikleri sanatları, uğraşları hakkında soru
sormak biraz güvenli durmayı gerektirir ve bu da
“mülakatçıyı” hafif bir tedirginliğe sürükler.
Fotoğraf sanatçısı İzzet Keribar’la randevumuza
giderken, onu tanıyan fotoğrafçımızın
telkinlerine rağmen, endişe değilse de
“heyecanlı bir merak” diyebileceğimiz bir
duyguya sahiptik. Ama Keribar’ın Sirkeci’deki
mütevazı ofisine girdiğimizde, daha içeriye ilk
adımlarımızı attığımızda, az sonra dostça bir
sohbet gerçekleştireceğimizi anladık. İzzet
Keribar’ın bir fotoğraf kulübü görünümündeki
ofisinde bulunan çalışma arkadaşları, neşeli bir
misafirperverlikle karşıladılar bizi. Mutlu
çocukların iyi ebeveyne işaret etmesi gibi,
mutlu çıraklar da, sadece işinde değil,
insanlıkta da “iyi” olan ustaların müjdecisidir.
İzzet Keribar, ertesi gün yapacağı Çin
yolculuğunun hazırlıkları içinde bize geniş bir
zaman ayırdı. Onunla, kendisinden, fotoğraftan
ve hayattan konuştuk...
Kore
hatırası
İzzet Keribar’ın fotoğraf sanatıyla ilişkisi
Kore Savaşı yıllarına uzanıyor. Bir seyahat
tutkunu olan, küçük yaşlardan itibaren yeni
yerler görmeye, yeni insanlar tanımaya ilgi
duyan Keribar, liseden yeni mezun olmuştur ve
Türkiye, Kore’deki çatışmaya Birleşmiş Milletler
gücü kapsamında asker göndermektedir. İngilizce
bilmesi Keribar için avantaj olur; tercümanlık
sınavını kazanır ve İngilizce çevirmen olarak
Kore’ye gitmek üzere gönüllü olur. 1956’da
Kore’ye gider. Savaş 53’te bitmiştir ve şimdi
“soğuk savaş”ın en şiddetli zamanıdır:
“Liseyi bitirdiğim zaman babam bana bir fotoğraf
makinesi hediye etmişti. Bu makineyi de yanımda
götürdüm. O zamanlar tabii siyah beyaz
çekiyoruz. Daha çok süper renkli kodakla çektim.
O fotoğraflar bugün bile duruyor. Aslında
Kore’de asıl olarak, fotoğrafçılığın insan
hayatında hem çok kıymetli arkadaşlıklara vesile
olduğunu, hem de daha bilgili insanlara
yaklaşmanın bir yolu olduğunu keşfettim.”
Bir yıl kaldığı Kore’den Türkiye’ye döndüğünde
21 yaşındadır Keribar. Öncelikleri farklıdır
ama. İplik tüccarı olan babası ona ihtiyacı
olduğunu söyler. Keribar üniversiteye gitmez ve
babasının yanında çalışmaya başlar. Fotoğrafçı
gözü, şimdi uzunca bir süre vizörden uzak
kalacaktır:
“O yıllarda kızlarla çıkmaya başladık. Sonra
nişanlandım ve tabii nişanlandıktan sonra da bir
yuva kurmak için girişimlere başladım.
Fotoğrafçılık çok geride kaldı. Ben zaten
profesyonel fotoğrafçı değildim. O yıllarda
profesyonel fotoğrafçılar, düğünlerde çalışan
şipşakçılar, bugün de insanların vesikalık
fotoğraflarını çeken dükkanları işleten
insanlardı. Ama benim fotoğraf çekmem için
fotoğrafçı olmam lazımdı. Haftanın altı günü işe
giderek, cumartesi pazarları gidip gün batımı
falan çekerek fotoğrafçı olmayacağımı
biliyordum.”
Keribar yıllar boyu İstanbul’un saygın iplik
tüccarlarından biri olarak yaşamını sürdürür.
Evlenmiş, baba olmuştur. Gündelik hayatın
sorumlulukları, bir evi geçindirme ve aileyi
yaşatma çabası, onu seyahat tutkusundan da
fotoğraftan da uzaklaştırmıştır. “Geri dönüş”
ise ancak 20 küsur yıl sonra, 1980’lerde mümkün
olacaktır...
“1980’de oğlum artık 15 yaşındaydı. O yıl
eşimle iki aylık bir İsviçre gezisi yapmıştık.
Dönüşte Amsterdam havaalanında aktarma için
bekliyoruz; yapacak bir şey de yok; mağazaları
geziyoruz. Orada çok güzel bir fotoğraf makinesi
gördüm ve oğlum için satın aldım. Makineyle
biraz ilgilendi; ama okullar açılınca, ister
istemez makineden uzaklaştı. O okula dönünce,
ben aldım makinesini. Yıllar sonra yeniden
fotoğraf çekmeye başladım. Birden bire bir
mikrop girdi içeriye; o eski ateş tekrar parladı
ve kendimi fotoğrafın tam ortasında buldum.”
Babasının aldığı makineyle fotoğraf çekmeye
başlayan İzzet Keribar, oğluna aldığı makineyle
ikinci ve nihai başlangıcını yapacaktır fotoğraf
sanatına. Ama çok şey değişmiştir. Makineler
gelişmiş, fotoğraf anlayışı değişmiş,
fotoğrafçılar çoğalmış ve dolayısıyla “fotoğraf
beğendirmek” çok zor bir iş haline gelmiştir.
Ama damarlarında fotoğraf aşkı dolaşan Keribar
iyi fotoğraflar çekmeye devam eder. 1982’de ilk
sergisini açar. Daha sonra da kişisel ve karma
pek çok fotoğraf sergisine katılır. 90’lı
yıllara kadar, bir yandan fotoğrafçılığa devam
ederken, öbür yandan tekstil işini de sürdürür.
Hayatının belki de en büyük “kopuşu” 90’lı
yıllarla birlikte olacaktır:
“Büyük ödüller 90’lı yıllardan itibaren gelmeye
başladı. Ödüllerle birlikte bir fotoğrafçı
olarak adım da duyulmaya başladı. Uluslararası
ödüller geldi. Zaten 1992’den sonra hiçbir
yarışmaya katılmadım. Ben şuna inanıyorum;
fotoğrafçılık çok hızlı ilerliyor. Belki o
fotoğrafları şu anda çıkarsak birçok kimse
beğenmez. Çünkü insanların bilinci çok
ilerliyor. İyi fotoğraf üretmek her zaman önceki
zamanlara göre daha zor oluyor. Hele şimdi o
kadar yaygınlaştı ki... Dünyada fotoğrafçılık
çok büyük bir hamle yaptı. Niye tenis
şampiyonları Amerika’dan, Rusya’dan çıkıyor?
Çünkü bu spor o ülkelerde çok yaygın.
Fotoğrafçılık ise tüm dünyada yaygın ve giderek
daha yaygınlaşıyor. 1 milyon kişi fotoğraf
çekerse, 3 bin tanesi ödüllük olur, 15 bini
güzel çeker. Yani fotoğraf beğendirmek artık
eskisinden çok daha zor oldu.”
Ödül
almak değil, vermek keyifli
İzzet Keribar, Türkiye’nin önemli fotoğraf
arşivlerinden de birine sahip. Dünyanın dört bir
yanından ve Türkiye’den binlerce kare fotoğrafla
tarihe tanıklık ediyor ve önemli bir
dokümantasyon bırakıyor geleceğe Keribar. Ancak
arşiv oluşturmanın zorluklarına özenle değiniyor
Keribar, “Siz arşive yatırım yapıyorsunuz; ama
ne yazık ki bu kadar zengin ve kaliteli
fotoğraflara rağmen, bunun karşılığını
alamıyorsunuz. Ben kimsenin de aldığını
düşünmüyorum. 4000 fotoğraf için 6 ay
hazırlanmışsınız, içinden 30 tane satın alınsa
ne olur? Maliyetiniz bile çıkmaz” diyor.
Keribar’a göre bu sorunun birkaç nedeni var:
“Öncelikle ‘fotoğraf çekmek kolay iş’ gibi
yaygın ve yanlış bir kanaat var. Bakıyorsunuz,
insanlar cep telefonuyla bile fotoğraf
çekiyorlar. Kimi zaman güzel de oluyor bunlar.
Demek ki gerçekten de kolaylaştı fotoğraf
çekmek. Belki bunu kabul etmek lazım. Otomatik
makinelerin olanakları, otomatik pozlandırma
vs... Eskiye göre kolaylaştı işler.”
İzzet Keribar eski bir fotoğrafçı; ama yeni
tekniklere karşı mesafeli değil. 2001 yılında
bir kongreyi fotoğraflamak için anlaşma yapar.
“Sen dia çekebilirsin; ama biz dijital makineyle
çekim istiyoruz” derler. İlk kez kullandığı
dijital makinenin fotoğraflarını ekranda görünce
şaşkınlığını gizleyemez.
“Şimdi dijitale alıştık. Anladık ki artık
fotoğraf çekmek yetmiyor. Bilgisayarda fotoğrafa
makyaj yapmak gerekiyor. Fotoğraf ondan sonra
daha iyi oluyor. Bugün dijital makinelerle
çektiğimiz fotoğraflar 15 yıl önceye göre çok
daha kaliteli. Örneğin, bugün artık renk olayı
yok. Renk ayarları falan eskide kaldı. Ama işin
kolaylaşması, onunla uğraşanların işini
zorlaştırıyor. Ben daha çok iç mekanlarda;
villalar, tatil köyleri gibi alanlarda
uzmanlaştım. En çok ustalaştığım fotolar mimari
fotolar. Mimarlardan övgüler alıyorum.”
Peki ya ödüller? Keribar’ın ödül listesi de
hayli kabarık.


Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından
1985 yılında A.Fiap (Sanatçı), 1988 yılında da
E.Fiap (Ekselans) unvanları verilen İzzet
Keribar, İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri
Derneği (İFSAK)’ın da onur üyesi. 1991 yılında
Fransa Kültür Bakanlığı tarafından, Fransız
Kültür Merkezi’ndeki etkinlikleri nedeniyle
“Akademik Başarılar Şövalyelik” unvanı verilen
Keribar, aynı yıl, National Geographic Traveler
(ABD) dergisinin Uluslararası Fotoğraf
Yarışması’nda 16.000 fotoğraf arasından
ikincilik, 1992’de, İsrail’de yayınlanan
“Jerusalem Post” gazetesinin “Kudüs” konulu
fotoğraf yarışmasında ise birincilik kazandı.
2001 yılında Fuji’nin Avrupa Basın Fotoğrafları
Ödülleri’nde “Milenyum” temasında birincilik
ödülü, National Geographic ABD edisyonundan
Üstün Başarı ödülü kazandı. Bunlar İzzet
Keribar’ın ödüllerinden bazıları. Ama onu şimdi
asıl heyecanlandıran ödül almak değil, ödül
veren jürilerde yer almak: “Şimdi en büyük keyif
jüride bulunmak. Jüride bulunan ünlü isimlerden
bir tanesi olduk; bu da çok hoş.”
Biz İzzet Keribar’ın ofisinden ayrılırken,
içeride neşeli bir curcuna devam ediyor.
Fotoğraf göstermek isteyen gençler, bir sorusu
olanlar, yardım isteyenler, “hayır” demeyen
ustanın kapısını aşındırıyor... |