|
Barselona’daki son gecemin ardından Mars
Logistics’in Barselona ofisinden Amilio ve Tony ile otelde
buluştuk. Yolda giderken hep İstanbul’dan bahsettiler, ikisi
de İstanbul’a hayran. Bazı Türkçe kelimeleri de bildiklerini
fark ettim. Dediklerine göre tüm ofis çalışanları olarak
kocası İspanyol olan bir Türk bayandan haftada iki kez
Türkçe dersi alıyorlarmış. Türkçenin de çok zor bir dil
olduğunu ekliyorlar hemen. Amilio’nun bir de Türkçe lakabı
var; “Sultan”. Neden diye sorduğumda, Tony, “Ofise gidince
anlarsın” dedi. Gerçekten de dedikleri gibi, Amilio kendine
küçük bir sultanlık kurmuş; onun sorumlu olduğu birimdeki
tüm çalışanlar bayan. Herkes gülerek, onun Osmanlı
padişahlarına özendiğini ve kendine bir harem yaratmaya
çalıştığını söylüyor ve ona “Sultan Amilio” diye hitap
ediyor.
|

Ancona’da limana bakan sahil şeridi, doğal dokusu korunmuş
binalarıyla, tarihten bir kesit gibi duruyor. Kentin can
damarı, geçmişin güçlü izlerini halen koruyor. |

"Plaza Del Roma meydanı'nda buluşan insanlar, günün
yorgunluğunu bu meydanda dinlenerek atıyor. Etraftaki göz
kamaştırıcı binalar ve heykelleri izleyerek |
Birkaç saatlik sohbetin ardından yola çıkacağım
TIR’ın gelmesiyle beraber, başka zaman daha uzun kalacağıma
dair benden söz alıyorlar ve vedalaşıp ayrılıyoruz.
O gün Barselona’dan İtalya’ya gidecek bir TIR olmadığından
Mars’ın İstanbul’daki merkez ofisinden Kara İthalatı
sorumlusu Erkan Bey şöyle bir çözüm bulmuştu: Barselona’dan
batıya doğru gidecek olan bir TIR’a binerek Zaragoza’ya
gidip orada karşı yönden, La Coruna’dan hareket edip
Barselona’ya uğramadan İtalya’ya doğru devam edecek olan
başka bir TIR ile buluşup yola onunla devam edecektim. Şoför
Mehmet arkadaş beni alabilmek için yolunu değiştirmiş ve
fazladan 60 kilometre yol kat etmişti ve zamanında
yetiştirmesi gereken bir yükü vardı. Geniş, modern ve
neredeyse hiçbir çukuru olmayan otobanda ilerlerken aslında
yakın bir zamana kadar İspanya’nın doğusu ile batısını
birbirine bağlayan bu yolun kötü bir yol olduğunu, fakat
kısa zamanda yenilendiğini Mehmet arkadaştan öğreniyorum.
Ona göre İspanyollar çok çalışkanlar ve Avrupa Birliği’nden
aldıkları maddi yardımları doğru değerlendirdiler. Gün
batmaya yakınken ilerlediğimiz yolun kenarları göz
alabildiğince zeytin ağaçları ile kaplıydı. 200 kilometre
sonra dünya saat dilimlerinin başlangıç noktası olan ve
İngiltere’nin Greenwich şehrinden geçen 0 boylamının
uzantısının altından geçtik. İspanyol hükümeti buraya yarım
ay biçiminde bir tabela yapmış ve üzerine de “Şu anda sıfır
boylamının altından geçmektesiniz” diye yazmış. Yaklaşık 300
kilometre yol gittikten sonra buluşma yerimiz olan Zaragoza
yakınlarındaki bir dinlenme tesisine vardık. Burada yine bir
Mars şoförü olan Nedim Ziya’yı beklemeye başladık. Tesisin
lokantasında dünyanın farklı ülkelerinden onlarca insan
vardı. Hatta bir önceki gün Barselona’da aynı mekanda çekim
yaparken merhabalaştığım iki sevgili de sırt çantalarını bir
kenara bırakmış yemek yiyorlardı. Aileme göndermek için
market kısmından aldığım kartpostalın arkasına bir şeyler
yazıp postalanması için otelin lobisine bıraktım. Lokanta
kısmına döndüğümde Nedim Ziya gelmişti. Yanında başka bir
şoför daha vardı. Yola beraber çıkmışlar. Nedim Ziya ile
benim varacağım nokta İtalya’nın Ancona şehriyken, Edim
arkadaşın hedefi ise yine İtalya’nın bir liman kenti olan
Trieste. Nerdeyse gece yarısına yakın bir saatte yola
çıktık. Geldiğim yolu geri dönüyorduk. İki saatlik bir
yolculuğun ardından Zaragoza-Barselona arasına bir yol üstü
benzinliği parkında uyku molası verdik. Sabah kahvaltının
ardından yine yola çıktık. Nedim Ziya Edirneli ve tam bu
yöreye has bir şive ile konuşuyor. Mars Logistics’in ilk
şoförlerindenmiş. Nedim Ziya çok konuşkan biri, yolda
giderken benimle birçok anısını paylaştı. Mesleğinden dolayı
zamanının çoğunu yurtdışında yollarda yalnız geçirmesinin
onun üzerinde bıraktığı en büyük etkiyi, “Hayatın bitiyor
yalnızlıkta, konuşacak adama muhtaçsın” sözleriyle
açıklıyor. Bunu söylediği anda Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda
‘Turgut Reis’ radyo tiyatrosunu dinliyorduk. Zaman zaman
telefonla radyonun canlı yayınlarına da katılıp, eğer
tartışma programı ise fikrini söylüyor; yok müzik programı
ise şarkı istiyormuş. İspanya-Fransa sınırına
yaklaştığımızda, buradaki (La Lonquera) büyük bir market-kafe-barda
mola verdik.
Kahvelerimizi içtikten sonra alışveriş yapmak için markete
geçtik. Burada yiyecekten giyeceğe hatta hediye eşyasına
kadar ihtiyacınız olan her şeyi bulabiliyorsunuz. Edim ilk
olarak gözüne çarpan makyaj malzemesi setini incelemeye
başladı. Eşine götürebileceği bir hediye arıyor. Yeteri
kadar erzak aldıktan sonra (gereğinden fazla ekmek almışız
ama Nedim Ziya; “Önemli değil, bir sahibi çıkar elbet”
diyor) yola devam ediyoruz. Bu kez Edim arkadaşla beraber
seyahat ediyorum. Edim otuzlu yaşlarında, esmer, çok esprili
konuşan, yanık sesiyle de güzel türkü söyleyebilen biri.
Babasının mesleği de TIR şoförlüğüymüş. Hayattaki en büyük
tutkusu küçük kızı ama ona yeterince zaman ayıramamaktan
şikayet ediyor ve “Hiçbir bayram evde olmamışım” diyor.
İspanya-Fransa arasındaki doğal sınırı oluşturan Pirene
dağlarını aşarken ‘sevgi’, ‘ayrılık’ ve ‘hasret’ kavramları
üzerine düşünüyorum. Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun
ardından yemek ve yakıt molası için bir benzinlikte
duruyoruz. Edim ilk önce ankesörlü telefondan eşini ve
kızını arıyor, konuşup hasret gideriyorlar. Yakıt alma işini
hallettikten sonra yemek yapmak için arabalarımızı park
yerine çekiyoruz. Mönüde, üzerine peynir eritilmiş bol acılı
menemen, yoğurt ve biraz da salata var. Tam yemeğe
başlayacakken Hırvat bir şoför gelip ödünç ekmek istiyor.
Parası kalmadığı için yandaki benzinlikten alamamış. Nedim
Ziya; “Ben dememiş miydim bir sahibi çıkar” diyor. Onu da
yemeğe davet ediyoruz. Gün batımına doğru tekrar yola
çıkıyoruz. Fransa’nın güney sahil yolundan İtalya’ya doğru
gidiyoruz. Geceyi Fransa’da geçirip ertesi gün İtalya’da
olmayı planlıyoruz. Bu kadar saat ağır araç kullanmak kolay
değil; Edim’in uykusu gelmeye başlıyor ve açılabilmek için
bir türkü patlatıyor, ardından da bana, “Avrupalı şoför
uyuyor, biz de gece kuşu. Çok kez yolda giderken dönüp dönüp
yatağı seyrettiğimi bilirim” diyor. Uyku molası
verebileceğimiz bir park yeri arıyoruz ama ancak uğradığımız
dördüncü park yerinde iki TIR’lık yer bulabiliyoruz. Nice’e
100, İtalya sınırına ise 140 kilometre yol kaldı. Sabah aynı
yerde TIR dolabında hazırlayıp yediğimiz kahvaltı
sırasındaki sohbetimizde fıkra gibi bir şoför hikayesi
öğrendim. Avrupa ülkelerinde yasa gereği 10 saatten fazla
TIR kullanamıyorsunuz. Bunu da kontrol edebilmek için
araçlarda ‘takometre’ diye adlandırılan bir düzenek var. CD
biçiminde bir kağıda kaç saat yol gittiğiniz ve kaç saat
durduğunuz kaydediliyor. Durduğunuz her yerin ismini de bu
kağıda yazmanız gerekiyor. Şoförün biri Almanya’da bir
benzin istasyonunda verdiği molanın ardından takometreye
buranın ismini yazmaya çalışırken gözüne çarpan bir
tabeladaki ve anlamını bilmediği Almanca kelimeleri yazmış.
Yolda polis kontrolünde takometreyi polise uzatmış ve polis
de yazıyı okur okumaz kahkahalara boğulmuş. Ciddi Alman
polisinin bu durumu karşısında şaşıran şoför takometreye
“Lütfen yerlere çöp atmayınız” yazdığını anladığında o da
gülme krizine tutulmuş. Kahvaltının ardından yola Nedim Ziya
ile beraber devam ediyorum. Amacımız hiç uzun mola vermeden
10 saat içerisinde Ancona’ya varmak. Sanırım bugüne kadar
gördüğüm en güzel sahil şeridi Fransa’da yer alan Cannes,
Nice, Monako Prensliği ve İtalya sınırını geçince de San
Remo bölgesi. Genelde sahile dik bir biçimde uzanan dağların
vadileri arasında yer alan bu şehirlere yüksek viyadüklerden
geçerek ulaşıyorsunuz. Sahil şeridi boyunca uzanan bu yol
kimi zaman dağların içindeki tünellerden geçiyor. Bir TIR
şoförü saymış; Monako Prensliği’nden Ancona’ya kadar 112
adet tünel varmış. Benim görebildiğim kadarı ile en kısası
79 metre, en uzunu ise 2 kilometre uzunluğundaydı. Hatta
İtalya sınırı bir viyadüğün ortasında başlıyor. İtalya’ya
girdikten sonra yaklaşık 120 kilometre sahil şeridindeki
yoldan
|

“Il Monomento Ai Caduti” dünyanın çeşitli
noktalarında hayatını kaybeden İtalyan askerler
için inşa edilmiş bir tür Şehitler Anıtı. Anıtı
kente bağlayan geniş merdivenlerde gençler kitap
okuyup
sohbet ediyor. |
Genova’ya kadar gidip oradan kuzeydoğudaki
Piacenza’ya doğru yol aldık. Burası Edim arkadaştan
ayrılacağımız nokta. O kuzeydoğuya doğru Trieste’ye gidecek
biz ise güneydoğuya Ancona’ya. Genova-Piacenza arasında yol
üzerinde İspanya’daki 0 boylamının sembolik tabelasına
benzer bir geçidin altından geçtik. Bu da 45. paralelin
olduğu noktaymış. Edim ile ayrılacağımız kavşağa
geldiğimizde birbirimize korna çalıp el sallayarak
vedalaşıyoruz. Artık hava kararmak üzere ve gideceğimiz yere
yaklaştıkça yol bitmeyecekmiş gibi görünüyor. Nedim Ziya da
artık yorulmuşa benziyor. Ben ondan daha şanslıyım, arada
bir gözlerimi kapatarak dinleniyorum. Sonunda gece yarısına
doğru Ancona’ya varıyoruz. Burası orta İtalya’nın doğu
sahilinde Adriyatik Denizi kıyısında yer alan 100 bin
nüfuslu bir liman kenti. Le Marche bölgesinin başkenti olan
Ancona, Ortaçağ’da Orta-Adriyatik’in en büyük limanıymış.
İkinci Dünya Savaşı’nda eski şehir merkezi çok ağır biçimde
bombalanmış. TIR’ı limana park edip şehir merkezine,
kalacağım oteli bulmaya gidiyoruz. Limanla şehir iç içe
geçmiş gibi. Limandan çıktığınız zaman zaten şehir merkezine
girmiş oluyorsunuz. Ana caddeden 2-3 dakika yukarıya doğru
yürüyünce Hotel Roma’yı buluyoruz. Nedim Ziya her şeyin
yolunda olduğuna dair emin olunca limana, TIR’ına geri
döndü; ertesi gün öğlen bir Yunan gemisi ile Yunanistan’ın
Patra Limanı’na oradan da karadan Türkiye’ye ulaşacak. Otel,
1900’lü yılların ilk yarısından kalma, görece büyük, çok
yüksek tavanlı, geniş odalı ve eski eşyalı bir yapı. Sabah
erkenden uyanıp Mars’ın Ancona’daki işlerine bakan
Gianluka’nın (şoförler kısaca Luka diyorlar) ofisine gittim.
Orada çalışan Sema isimli bir Türk bayanla tanıştım. Onun ve
Luka’nın sayesinde 2 günlük Ancona gezim verimli geçti.
Hayatımda onlar kadar pozitif, neşeli ve yaşam dolu
insanlarla daha tanışmadım. Tanıştığımız gün öğle üzeri
Ancona’yı yürüyerek gezmeye başladık.
İlk önce liman yolu
boyunca dizili olan tarihi mekanları gezdik. Sonra eski
şehir merkezinde dolaştık. Sandalye ve masaları yol
kenarlarına dizili kafe ve barlarda içki içip sohbet eden
gençler, tarihi kapalı pazarda alışveriş yapan yaşlılar,
pahalı gösterişli mağazaların birinden girip diğerinden
çıkan kalabalık, restoranlarda öğle yemeği için yer bulmaya
çalışanlar saat 14.00’den sonra bir anda hepsi de
anlaşmışlar gibi ortadan kayboldular. Yemekten sonra siesta
buranın vazgeçilmeziymiş. Art arda kapanan dükkan ve
mağazalar akşam üzeri birkaç saatliğine yeniden açılıyormuş.
Neredeyse şehrin terk edilmiş gibi göründüğü bu ölü
saatlerini deniz kenarında değerlendirmeye karar verdik.
Şehir anakaradan kuzeye doğru, yarımada izlenimi veren bir
çıkıntının üzerinde kurulu. Batı tarafında yerleşmiş
limandan çıkıp yukarıya doğru yürüdüğünüzde şehir merkezini
geçip şehrin arka tarafı izlenimi veren, denizden bayağı
yüksek olan noktadan Adriyatik Denizi’ni izleyebiliyorsunuz.
Evlerin bittiği noktada denize tamamen hakim bir bakış
noktasına dünyanın çeşitli yerlerinde ölen İtalyan
askerlerinin anısına bir şehitlik inşa edilmiş. Adı, ‘Il
|

İtalyanlar için aile çok önemli bir kurum.
Ritüellerden vazgeçilmeyen düğünler de, aile
fertlerini bir arada bulunduran mezarlıklar da
(aşağıda) bunu gösteriyor. |
Monomento Ai Caduti’ olan bu anıtın gölge alanlarında kitap
okuyan gençler vardı. Anıttan sahile doğru inen geniş
merdivenlerde güneşlenen, kitap okuyan, sohbet eden, uyuyan
insanların arasından geçerek balıkçıların yanına indik.
Mağara biçiminde kayalıklara oyulmuş 20-30 metrekarelik bazı
balıkçı barınaklarında tekne sahipleri sessiz ve sakin bir
biçimde teknelerini tamir ediyorlardı. Yukarıya, dik yamaçta
dar bir patika biçimde olan ve bodur ağaçların gizlediği
‘aşıklar yolu’ denen yerden yürüyerek çıktık. Akşam üzeri
şehir merkezindeki bir kafede Luka ile buluştuk. Gözlerinden
iyi bir öğle uykusu çektiği anlaşılıyordu. Bu saatleri
İtalyanlar akşam yemeğinden önce kafelerde meze türü şeyler
atıştırıp hafif içki içerek geçiriyorlar. Bu kısa moladan
sonra bu kez üçümüz liman bölgesini gezdik. Bir fotoğraf
meraklısı olan Luka bizi şehrin genel görüntüsünü
fotoğraflayabileceğimiz katedral anlamına gelen ‘Duomo’
bölgesine çıkarttı. Turuncu rengini alan güneş denizin
arkasında batmak üzereydi ve bu romantik atmosfere uygun bir
biçimde birbirine sarılmış sevgililer yol kenarlarındaki
duvarların üzerinde ayaklarını boşlukta sallayarak onu
izliyorlardı. Ertesi gün akşam yola çıkacaktım. Sabah
uyandığımda garip bir biçimde şehri fotoğraflamak
istemiyordum; biraz melankolik bir ruh halinde düğün töreni
ve mezarlık görüntülemek istiyordum. Bir önceki gece salına
salına yaptığım gece yürüşü esnasında gördüğüm ‘Piazza Del
Papa’da (Papa Meydanı) bulunan kiliseye gittim. Şanslıydım.
Kapının önünde sigara içen şık giyimli insanlardan içeride
bir düğün töreni olduğu anlaşılıyordu. Tören neredeyse
bitmek üzereydi. Dışarıda bir telaş vardı. Ellerinde
sepetler olan birkaç genç bayan
misafirlere bu sepetlerde
bulunan buğday ve pirinçten ikram ediyorlardı. Herkes birer
avuç aldı ve beklemeye başladı. Bu sırada gelin, damat ve
rahip dışındaki herkes dışarı çıkmıştı. Davetsiz bir misafir
olarak kilisenin kapısından, karşısına aldığı yeni evli
gençlere huşu içinde bir şeyler söyleyen rahibi izledim.
Daha sonra tebrikler ve iki ailenin sergilediği birliktelik
tablosu...
Bu birlikteliği mezarda da gördüm. Aile üyeleri üst üste
küçük mermer odacıklara defnediliyorlar. Malesef burada
düğün törenindeki gibi neşe yoktu. Hayatın gerçeği yaşlı
gözlerle kabul ediliyordu. Art arda yaşadığım bu iki farklı
duygu ile düşünceli bir biçimde limanın yolunu tuttum.
Yunanistan’ın Patra Limanı’na gidecek olan gemiye
yetişmeliydim... L
Yazı ve Fotoğraflar: İsmail Gökçe / İstanbul Kültür
Üniversitesi Öğretim Görevlisi
i.gokce@iku.edu.tr
Devamı |