SİTE İÇİ ARAMA

 

“Bir Yolculuk Hikayesi” İspanya ve Fransa’dan İtalya’ya doğru uzanıyor. Bu sayıdaki rotamız İtalyanların önemli liman kentlerinden Ancona. Ancona’ya Genova ve Piacenza üzerinden ulaşacağız.

Barselona’daki son gecemin ardından Mars Logistics’in Barselona ofisinden Amilio ve Tony ile otelde buluştuk. Yolda giderken hep İstanbul’dan bahsettiler, ikisi de İstanbul’a hayran. Bazı Türkçe kelimeleri de bildiklerini fark ettim. Dediklerine göre tüm ofis çalışanları olarak kocası İspanyol olan bir Türk bayandan haftada iki kez Türkçe dersi alıyorlarmış. Türkçenin de çok zor bir dil olduğunu ekliyorlar hemen. Amilio’nun bir de Türkçe lakabı var; “Sultan”. Neden diye sorduğumda, Tony, “Ofise gidince anlarsın” dedi. Gerçekten de dedikleri gibi, Amilio kendine küçük bir sultanlık kurmuş; onun sorumlu olduğu birimdeki tüm çalışanlar bayan. Herkes gülerek, onun Osmanlı padişahlarına özendiğini ve kendine bir harem yaratmaya çalıştığını söylüyor ve ona “Sultan Amilio” diye hitap ediyor.
 


Ancona’da limana bakan sahil şeridi, doğal dokusu korunmuş binalarıyla, tarihten bir kesit gibi duruyor. Kentin can damarı, geçmişin güçlü izlerini halen koruyor.


"Plaza Del Roma meydanı'nda buluşan insanlar, günün yorgunluğunu bu meydanda dinlenerek atıyor. Etraftaki göz kamaştırıcı binalar ve heykelleri izleyerek

 Birkaç saatlik sohbetin ardından yola çıkacağım TIR’ın gelmesiyle beraber, başka zaman daha uzun kalacağıma dair benden söz alıyorlar ve vedalaşıp ayrılıyoruz.
O gün Barselona’dan İtalya’ya gidecek bir TIR olmadığından Mars’ın İstanbul’daki merkez ofisinden Kara İthalatı sorumlusu Erkan Bey şöyle bir çözüm bulmuştu: Barselona’dan batıya doğru gidecek olan bir TIR’a binerek Zaragoza’ya gidip orada karşı yönden, La Coruna’dan hareket edip Barselona’ya uğramadan İtalya’ya doğru devam edecek olan başka bir TIR ile buluşup yola onunla devam edecektim. Şoför Mehmet arkadaş beni alabilmek için yolunu değiştirmiş ve fazladan 60 kilometre yol kat etmişti ve zamanında yetiştirmesi gereken bir yükü vardı. Geniş, modern ve neredeyse hiçbir çukuru olmayan otobanda ilerlerken aslında yakın bir zamana kadar İspanya’nın doğusu ile batısını birbirine bağlayan bu yolun kötü bir yol olduğunu, fakat kısa zamanda yenilendiğini Mehmet arkadaştan öğreniyorum. Ona göre İspanyollar çok çalışkanlar ve Avrupa Birliği’nden aldıkları maddi yardımları doğru değerlendirdiler. Gün batmaya yakınken ilerlediğimiz yolun kenarları göz alabildiğince zeytin ağaçları ile kaplıydı. 200 kilometre sonra dünya saat dilimlerinin başlangıç noktası olan ve İngiltere’nin Greenwich şehrinden geçen 0 boylamının uzantısının altından geçtik. İspanyol hükümeti buraya yarım ay biçiminde bir tabela yapmış ve üzerine de “Şu anda sıfır boylamının altından geçmektesiniz” diye yazmış. Yaklaşık 300 kilometre yol gittikten sonra buluşma yerimiz olan Zaragoza yakınlarındaki bir dinlenme tesisine vardık. Burada yine bir Mars şoförü olan Nedim Ziya’yı beklemeye başladık. Tesisin lokantasında dünyanın farklı ülkelerinden onlarca insan vardı. Hatta bir önceki gün Barselona’da aynı mekanda çekim yaparken merhabalaştığım iki sevgili de sırt çantalarını bir kenara bırakmış yemek yiyorlardı. Aileme göndermek için market kısmından aldığım kartpostalın arkasına bir şeyler yazıp postalanması için otelin lobisine bıraktım. Lokanta kısmına döndüğümde Nedim Ziya gelmişti. Yanında başka bir şoför daha vardı. Yola beraber çıkmışlar. Nedim Ziya ile benim varacağım nokta İtalya’nın Ancona şehriyken, Edim arkadaşın hedefi ise yine İtalya’nın bir liman kenti olan Trieste. Nerdeyse gece yarısına yakın bir saatte yola çıktık. Geldiğim yolu geri dönüyorduk. İki saatlik bir yolculuğun ardından Zaragoza-Barselona arasına bir yol üstü benzinliği parkında uyku molası verdik. Sabah kahvaltının ardından yine yola çıktık. Nedim Ziya Edirneli ve tam bu yöreye has bir şive ile konuşuyor. Mars Logistics’in ilk şoförlerindenmiş. Nedim Ziya çok konuşkan biri, yolda giderken benimle birçok anısını paylaştı. Mesleğinden dolayı zamanının çoğunu yurtdışında yollarda yalnız geçirmesinin onun üzerinde bıraktığı en büyük etkiyi, “Hayatın bitiyor yalnızlıkta, konuşacak adama muhtaçsın” sözleriyle açıklıyor. Bunu söylediği anda Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda ‘Turgut Reis’ radyo tiyatrosunu dinliyorduk. Zaman zaman telefonla radyonun canlı yayınlarına da katılıp, eğer tartışma programı ise fikrini söylüyor; yok müzik programı ise şarkı istiyormuş. İspanya-Fransa sınırına yaklaştığımızda, buradaki (La Lonquera) büyük bir market-kafe-barda mola verdik.

Şoförler, bir cd görünümündeki
takometrelere
durdukları yerlerin adlarını yazıyorlar.
Bazen de dünyanın uzak bir noktasında “tanıdık bir dorse” ile karşılaşmanın keyfi yaşanıyor.
 

Kahvelerimizi içtikten sonra alışveriş yapmak için markete geçtik. Burada yiyecekten giyeceğe hatta hediye eşyasına kadar ihtiyacınız olan her şeyi bulabiliyorsunuz. Edim ilk olarak gözüne çarpan makyaj malzemesi setini incelemeye başladı. Eşine götürebileceği bir hediye arıyor. Yeteri kadar erzak aldıktan sonra (gereğinden fazla ekmek almışız ama Nedim Ziya; “Önemli değil, bir sahibi çıkar elbet” diyor) yola devam ediyoruz. Bu kez Edim arkadaşla beraber seyahat ediyorum. Edim otuzlu yaşlarında, esmer, çok esprili konuşan, yanık sesiyle de güzel türkü söyleyebilen biri. Babasının mesleği de TIR şoförlüğüymüş. Hayattaki en büyük tutkusu küçük kızı ama ona yeterince zaman ayıramamaktan şikayet ediyor ve “Hiçbir bayram evde olmamışım” diyor. İspanya-Fransa arasındaki doğal sınırı oluşturan Pirene dağlarını aşarken ‘sevgi’, ‘ayrılık’ ve ‘hasret’ kavramları üzerine düşünüyorum. Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun ardından yemek ve yakıt molası için bir benzinlikte duruyoruz. Edim ilk önce ankesörlü telefondan eşini ve kızını arıyor, konuşup hasret gideriyorlar. Yakıt alma işini hallettikten sonra yemek yapmak için arabalarımızı park yerine çekiyoruz. Mönüde, üzerine peynir eritilmiş bol acılı menemen, yoğurt ve biraz da salata var. Tam yemeğe başlayacakken Hırvat bir şoför gelip ödünç ekmek istiyor. Parası kalmadığı için yandaki benzinlikten alamamış. Nedim Ziya; “Ben dememiş miydim bir sahibi çıkar” diyor. Onu da yemeğe davet ediyoruz. Gün batımına doğru tekrar yola çıkıyoruz. Fransa’nın güney sahil yolundan İtalya’ya doğru gidiyoruz. Geceyi Fransa’da geçirip ertesi gün İtalya’da olmayı planlıyoruz. Bu kadar saat ağır araç kullanmak kolay değil; Edim’in uykusu gelmeye başlıyor ve açılabilmek için bir türkü patlatıyor, ardından da bana, “Avrupalı şoför uyuyor, biz de gece kuşu. Çok kez yolda giderken dönüp dönüp yatağı seyrettiğimi bilirim” diyor. Uyku molası verebileceğimiz bir park yeri arıyoruz ama ancak uğradığımız dördüncü park yerinde iki TIR’lık yer bulabiliyoruz. Nice’e 100, İtalya sınırına ise 140 kilometre yol kaldı. Sabah aynı yerde TIR dolabında hazırlayıp yediğimiz kahvaltı sırasındaki sohbetimizde fıkra gibi bir şoför hikayesi öğrendim. Avrupa ülkelerinde yasa gereği 10 saatten fazla TIR kullanamıyorsunuz. Bunu da kontrol edebilmek için araçlarda ‘takometre’ diye adlandırılan bir düzenek var. CD biçiminde bir kağıda kaç saat yol gittiğiniz ve kaç saat durduğunuz kaydediliyor. Durduğunuz her yerin ismini de bu kağıda yazmanız gerekiyor. Şoförün biri Almanya’da bir benzin istasyonunda verdiği molanın ardından takometreye buranın ismini yazmaya çalışırken gözüne çarpan bir tabeladaki ve anlamını bilmediği Almanca kelimeleri yazmış. Yolda polis kontrolünde takometreyi polise uzatmış ve polis de yazıyı okur okumaz kahkahalara boğulmuş. Ciddi Alman polisinin bu durumu karşısında şaşıran şoför takometreye “Lütfen yerlere çöp atmayınız” yazdığını anladığında o da gülme krizine tutulmuş. Kahvaltının ardından yola Nedim Ziya ile beraber devam ediyorum. Amacımız hiç uzun mola vermeden 10 saat içerisinde Ancona’ya varmak. Sanırım bugüne kadar gördüğüm en güzel sahil şeridi Fransa’da yer alan Cannes, Nice, Monako Prensliği ve İtalya sınırını geçince de San Remo bölgesi. Genelde sahile dik bir biçimde uzanan dağların vadileri arasında yer alan bu şehirlere yüksek viyadüklerden geçerek ulaşıyorsunuz. Sahil şeridi boyunca uzanan bu yol kimi zaman dağların içindeki tünellerden geçiyor. Bir TIR şoförü saymış; Monako Prensliği’nden Ancona’ya kadar 112 adet tünel varmış. Benim görebildiğim kadarı ile en kısası 79 metre, en uzunu ise 2 kilometre uzunluğundaydı. Hatta İtalya sınırı bir viyadüğün ortasında başlıyor. İtalya’ya girdikten sonra yaklaşık 120 kilometre sahil şeridindeki yoldan


“Il Monomento Ai Caduti” dünyanın çeşitli noktalarında hayatını kaybeden İtalyan askerler için inşa edilmiş bir tür Şehitler Anıtı. Anıtı kente bağlayan geniş merdivenlerde gençler kitap okuyup
sohbet ediyor.

Genova’ya kadar gidip oradan kuzeydoğudaki Piacenza’ya doğru yol aldık. Burası Edim arkadaştan ayrılacağımız nokta. O kuzeydoğuya doğru Trieste’ye gidecek biz ise güneydoğuya Ancona’ya. Genova-Piacenza arasında yol üzerinde İspanya’daki 0 boylamının sembolik tabelasına benzer bir geçidin altından geçtik. Bu da 45. paralelin olduğu noktaymış. Edim ile ayrılacağımız kavşağa geldiğimizde birbirimize korna çalıp el sallayarak vedalaşıyoruz. Artık hava kararmak üzere ve gideceğimiz yere yaklaştıkça yol bitmeyecekmiş gibi görünüyor. Nedim Ziya da artık yorulmuşa benziyor. Ben ondan daha şanslıyım, arada bir gözlerimi kapatarak dinleniyorum. Sonunda gece yarısına doğru Ancona’ya varıyoruz. Burası orta İtalya’nın doğu sahilinde Adriyatik Denizi kıyısında yer alan 100 bin nüfuslu bir liman kenti. Le Marche bölgesinin başkenti olan Ancona, Ortaçağ’da Orta-Adriyatik’in en büyük limanıymış. İkinci Dünya Savaşı’nda eski şehir merkezi çok ağır biçimde bombalanmış. TIR’ı limana park edip şehir merkezine, kalacağım oteli bulmaya gidiyoruz. Limanla şehir iç içe geçmiş gibi. Limandan çıktığınız zaman zaten şehir merkezine girmiş oluyorsunuz. Ana caddeden 2-3 dakika yukarıya doğru yürüyünce Hotel Roma’yı buluyoruz. Nedim Ziya her şeyin yolunda olduğuna dair emin olunca limana, TIR’ına geri döndü; ertesi gün öğlen bir Yunan gemisi ile Yunanistan’ın Patra Limanı’na oradan da karadan Türkiye’ye ulaşacak. Otel, 1900’lü yılların ilk yarısından kalma, görece büyük, çok yüksek tavanlı, geniş odalı ve eski eşyalı bir yapı. Sabah erkenden uyanıp Mars’ın Ancona’daki işlerine bakan Gianluka’nın (şoförler kısaca Luka diyorlar) ofisine gittim. Orada çalışan Sema isimli bir Türk bayanla tanıştım. Onun ve Luka’nın sayesinde 2 günlük Ancona gezim verimli geçti. Hayatımda onlar kadar pozitif, neşeli ve yaşam dolu insanlarla daha tanışmadım. Tanıştığımız gün öğle üzeri Ancona’yı yürüyerek gezmeye başladık.

Fransa ve İtalya arasındaki sınır boyunca uzanan sahil şeridi, Akdeniz’in görülmeye değer güzelliklerinden kesitler sunuyor.

 İlk önce liman yolu boyunca dizili olan tarihi mekanları gezdik. Sonra eski şehir merkezinde dolaştık. Sandalye ve masaları yol kenarlarına dizili kafe ve barlarda içki içip sohbet eden gençler, tarihi kapalı pazarda alışveriş yapan yaşlılar, pahalı gösterişli mağazaların birinden girip diğerinden çıkan kalabalık, restoranlarda öğle yemeği için yer bulmaya çalışanlar saat 14.00’den sonra bir anda hepsi de anlaşmışlar gibi ortadan kayboldular. Yemekten sonra siesta buranın vazgeçilmeziymiş. Art arda kapanan dükkan ve mağazalar akşam üzeri birkaç saatliğine yeniden açılıyormuş. Neredeyse şehrin terk edilmiş gibi göründüğü bu ölü saatlerini deniz kenarında değerlendirmeye karar verdik. Şehir anakaradan kuzeye doğru, yarımada izlenimi veren bir çıkıntının üzerinde kurulu. Batı tarafında yerleşmiş limandan çıkıp yukarıya doğru yürüdüğünüzde şehir merkezini geçip şehrin arka tarafı izlenimi veren, denizden bayağı yüksek olan noktadan Adriyatik Denizi’ni izleyebiliyorsunuz. Evlerin bittiği noktada denize tamamen hakim bir bakış noktasına dünyanın çeşitli yerlerinde ölen İtalyan askerlerinin anısına bir şehitlik inşa edilmiş. Adı, ‘Il


İtalyanlar için aile çok önemli bir kurum. Ritüellerden vazgeçilmeyen düğünler de, aile fertlerini bir arada bulunduran mezarlıklar da (aşağıda) bunu gösteriyor.

Monomento Ai Caduti’ olan bu anıtın gölge alanlarında kitap okuyan gençler vardı. Anıttan sahile doğru inen geniş merdivenlerde güneşlenen, kitap okuyan, sohbet eden, uyuyan insanların arasından geçerek balıkçıların yanına indik. Mağara biçiminde kayalıklara oyulmuş 20-30 metrekarelik bazı balıkçı barınaklarında tekne sahipleri sessiz ve sakin bir biçimde teknelerini tamir ediyorlardı. Yukarıya, dik yamaçta dar bir patika biçimde olan ve bodur ağaçların gizlediği ‘aşıklar yolu’ denen yerden yürüyerek çıktık. Akşam üzeri şehir merkezindeki bir kafede Luka ile buluştuk. Gözlerinden iyi bir öğle uykusu çektiği anlaşılıyordu. Bu saatleri İtalyanlar akşam yemeğinden önce kafelerde meze türü şeyler atıştırıp hafif içki içerek geçiriyorlar. Bu kısa moladan sonra bu kez üçümüz liman bölgesini gezdik. Bir fotoğraf meraklısı olan Luka bizi şehrin genel görüntüsünü fotoğraflayabileceğimiz katedral anlamına gelen ‘Duomo’ bölgesine çıkarttı. Turuncu rengini alan güneş denizin arkasında batmak üzereydi ve bu romantik atmosfere uygun bir biçimde birbirine sarılmış sevgililer yol kenarlarındaki duvarların üzerinde ayaklarını boşlukta sallayarak onu izliyorlardı. Ertesi gün akşam yola çıkacaktım. Sabah uyandığımda garip bir biçimde şehri fotoğraflamak istemiyordum; biraz melankolik bir ruh halinde düğün töreni ve mezarlık görüntülemek istiyordum. Bir önceki gece salına salına yaptığım gece yürüşü esnasında gördüğüm ‘Piazza Del Papa’da (Papa Meydanı) bulunan kiliseye gittim. Şanslıydım. Kapının önünde sigara içen şık giyimli insanlardan içeride bir düğün töreni olduğu anlaşılıyordu. Tören neredeyse bitmek üzereydi. Dışarıda bir telaş vardı. Ellerinde sepetler olan birkaç genç bayan misafirlere bu sepetlerde bulunan buğday ve pirinçten ikram ediyorlardı. Herkes birer avuç aldı ve beklemeye başladı. Bu sırada gelin, damat ve rahip dışındaki herkes dışarı çıkmıştı. Davetsiz bir misafir olarak kilisenin kapısından, karşısına aldığı yeni evli gençlere huşu içinde bir şeyler söyleyen rahibi izledim. Daha sonra tebrikler ve iki ailenin sergilediği birliktelik tablosu...
Bu birlikteliği mezarda da gördüm. Aile üyeleri üst üste küçük mermer odacıklara defnediliyorlar. Malesef burada düğün törenindeki gibi neşe yoktu. Hayatın gerçeği yaşlı gözlerle kabul ediliyordu. Art arda yaşadığım bu iki farklı duygu ile düşünceli bir biçimde limanın yolunu tuttum. Yunanistan’ın Patra Limanı’na gidecek olan gemiye yetişmeliydim... L


Yazı ve Fotoğraflar: İsmail Gökçe / İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi
i.gokce@iku.edu.tr

Devamı


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR