|
Her kentin kendisine has bir rengi, bir
duygusu vardır, derler. New York gökdelenlerin kenti, Londra
yağmurun, Paris aşkın kenti olarak bilinir...
Ama “İstanbul’un rengi nedir” diye sorduğunda insan
kendisine, verecek bir tek doğru cevap bulamaz; İstanbul
sadece bir tek renkle, bir tek duyguyla anlatılamaz. O,
bazen birçok kelimeyle bile anlatılması mümkün olmayan bir
şehirler sultanıdır. Genç, yaşlı, öfkeli, sakin, sevecen,
düşman, eski, yeni, siyah, beyaz... Hepsini bulabilirsiniz
İstanbul’da, her rengi ve her duyguyu. İşte bu yüzden
İstanbul’u anlatacak “bir tek kelime”yi ötekilerden ayırmak
zordur; ama belki de en güçlü adaylardan biri
“sürpriz”dir... Kenti anlatmaya yetmese de, kentin temel
özelliklerinden birini güçlüce vurgular bu sözcük.
İnsanları şaşırtmak ister İstanbul...
Sakindir; Salacak’ta Kız Kulesi’ni seyrederek, denizden
yüzünüze esen meltemle birlikte huzurlu bir yürüyüş,
kulağınıza sakin İstanbul’u fısıldar. Kumkapı balık halinde
martıların, teknelerden yerlere dökülen balıklar için çığlık
çığlığa verdiği mücadele ise size hareketli ve öfkeli,
“ekmeğin aslanın ağzında olduğu” İstanbul’u haber verir.
Moderndir İstanbul Maslak’ta, gökdelenler yenidir onun için;
ama eskidir aynı zamanda İstanbul, Balat’ta. İstanbul’u
İstanbul yapan, biraz da terk edilmiş, kaderine bırakılmış
bu eski semtleridir.
İşte Balat, İstanbul’u İstanbul yapan eski semtlerden
biridir.


İki bilge ihtiyar
Balat ve Fener, Haliç’in güney kıyılarında Bizans ve
Osmanlı’dan taşıdıkları tarihi eserlerle yan yana oturan iki
bilge ihtiyar gibidir. Bu iki semti birbirinden ayırmak çok
kolay değil. Öyle iç içe girmişler ki nerede hangisinin
bittiği ve diğerinin başladığını kestirmek oldukça zor.
Belki de gereksiz. Osmanlı’nın çok uluslu yapısının
sembolüdür Balat ve Osmanlı’nın son dönem geleneksel mahalle
dokusunu gururla korumaya devam eder.
Şimdilerde SİT alanı olan Balat ve Fener 1988 yılında UNESCO
tarafından, tarihi yarım ada ile birlikte Dünya Kültür
Mirası Listesi’ne alındı. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği
tarafından sağlanan bir fonla başlayan restorasyon
çalışmaları ise, dokusunu koruyarak semti yenilemeyi
amaçlıyor. Program dahilinde şu ana kadar 30’u aşkın evin
restorasyonu tamamlanmış durumda. Kim bilir, belki de
vaktiyle bu mahalleleri terk edip Nişantaşı, Adalar ya da
Beyoğlu gibi semtlere göç eden eski sakinleri Haliç
manzaralı evlerine geri dönmek isteyecekler.
Balat’ı Haliç’ten ayıran asfalt yolu geride bırakıp semtin
içlerine doğru ilerlediğinizde karşınıza -zamanın
acımasızlığı karşısında eskimiş, köhneleşmiş olsalar da-
Osmanlı dokusundan hiçbir şey kaybetmemiş evler çıkıverir.
Balat evleri eski İstanbul evlerinin tipik özelliklerini
taşır. Korunmuş olarak bu tip evlere Kuzguncuk’ta sık
rastlayabilirsiniz. Taban alanı 45-50 metrekare olan, iki-üç
katlı, penceresinde cumbası olan, birbirine yaslanmış kâgir
evlerdir bunlar.
İstanbul’un eskiden en büyük kabusu olan yangınlardan
defalarca nasibini almış olsalar da semt dokusunu korumayı
başarmışlardır. Fener ve Balat semti denildiğinde hemen
herkesin aklına görkemli mimarisi ile Fener Rum Lisesi
gelir. Sancaklar Yokuşu’nda yer alan okul Fransa’dan
getirtilen kırmızı tuğlalardan inşa edildiği için halkın
dilinde “Kırmızı Okul” olarak da anılır. Haliç’in hemen her
yerinden görünen kırmızı renkli kulesi dikkat çekicidir.
1881 yılında mimar Dimaolis tarafından yapılan binanın
ilginç mimarisi, hiçbir üsluba bağlı kalınmadan
geliştirilmiştir.
Önceleri edebiyat ve tarih ağırlıklı eğitim veren okul
şimdilerde az sayıda öğrencisi ile karma eğitime devam
ediyor.

Medeniyetler
buluşması
Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra kentin önemli bir
kültür ve ticaret merkezi olmasını arzulamıştı. Çok dilli,
çok dinli ve çok milletli bir imparatorluk özelliği taşıyan
Osmanlı’da fetih sonrası Fatih Sultan Mehmet, tebaasına
inanç ve ticaret serbestliği tanıyarak kentin eski
sahiplerini Balat ve civarına davet etmişti. Kente dönen
Bizanslı aristokratlar Balat-Fener çevresine yerleşmeyi
tercih ettiler ve padişah tarafından bahşedilen
ayrıcalıklardan yararlanarak Osmanlı diplomasisinde önemli
görevler üstlenirken, diğer yandan da tüccarlık, bankerlik,
sarraflık ve denizcilik gibi işlerle ilgilendiler. Fatih’in
Bizanslılara tanıdığı bir ayrıcalık da kendi kiliselerini
kurma izniydi. Fener semti, halen Ortodoksluğun merkezi olma
özelliğini biraz da buna borçlu.
Semtte camiler, sinagoglar ve kiliseler yan yana. Balat,
özellikle 1492’de İspanya’dan, 1497’de Portekiz’den ve
İtalya’dan gelerek İstanbul’a sığınan Musevilerin yerleşim
alanı olmuş. Yörede yaşayan Ermeni ve Rumların kiliseleri
ile daha çok 17. yüzyıldan sonra yerleşen Müslüman Türklerin
cami ve tekkeleri, Balat’ı bir tür “Kudüs minyatürü” gibi
tüm dinlerin rengine boyamış.
Semtte ilginç mimarisi ile dikkati çeken bir yapı da Bulgar
Kilisesi. Yeşil-gri renge sahip olduğu için biraz da soğuk
bir izlenim yaratan kilisenin inşa tekniği, inşa edildiği
dönem dikkate alındığında oldukça ilginç. İlk prefabrik
binalardan biri olarak dünya mimarlık tarihinde yer tutan
kilise, bünyesinde neobarok ve neogotik özellikleri bir
arada barındırıyor. Bir ay gibi kısa bir sürede inşaatı
tamamlanan kilise, Avusturya’da sac ve demir döküm
levhalardan imal edilmiş ve bu levhalar İstanbul’a
getirilerek montajı yapılmış. Bulgar Kilisesi her yıl
dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen binlerce mimar ve
meraklının ziyaret ettiği bir eser.
Bir zamanlar Rumların, Musevilerin ve Türklerin bir arada
yaşadığı semt bu özelliğiyle Osmanlı’da değişik cemaatlerin
bir arada yaşama sanatını kanıtlayan güzel bir örnek
oluşturmuş. Şimdilerde gerçekleştirilen iyileştirme
çalışmaları sayesinde eski canlılığına kavuşmayı bekleyen
sokaklar arasında dolaştığınızda, değişik dilleri konuşan
insanların seslerini işitmeniz hala olası. Üstelik semtin
eski sakinleri değil bu sesin kaynağı. Dünyanın her yerinden
gelen turistler, boyunlarında fotoğraf makineleri, ellerinde
İstanbul rehberi, Balat sokaklarını geziyor ve eskinin
ihtişamını aramaya devam ediyorlar. Ve eskiye rağbet,
yüzyılların yüküyle yorgun Balat’ı yeniden ayaklarının
üzerine kaldıracak gibi görünüyor... L
Şarkıların Meyhanesi
Balat’ın en ünlü mekanlarından biri Tarihi Agora
Meyhanesi... Şarkılara konu olan ünlü meyhane,1890
yılında Kaptan Asteri tarafından kurulmuş ve yakın
zamana kadar torunu Hristo Dulidis tarafından
işletilmiş. Yıllar boyu, Hristo’nun Bozcaada’dan
getirdiği fıçı şaraplarla şenlenen Agora,
şimdilerde terk edilmiş bir halde duruyor.
|
|
AGORA MEYHANESİ
sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş
köşesinden yazıyorum. beş yüz mumluk ampullerin
karanlığında saatlerdir, boş olan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum. tabağımdaki her zeytin
tanesine simsiyah bakışlarını koyuyorum. ve,
kaldırıp kadehimi bu rezilcesine yaşamaların
şerefine içiyorum... burada yaşanır aşkların en
madarası ve en şahanesi. burada saçların her teline
bir galon içilir gözlerin her rengine bir şarkı
seçilir, sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin bu
sekiz köşeli meyhane seni bilir burası agora
meyhanesi burası arzularını yitirmiş insanların
dünyası şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik bu akşam
umutlarımı meze yapıp içiyorsam elimde değil, bu da
bir nevi namuslu serserilik. dışarıda hafiften bir
yağmur var. bu gece benim gecem kadehlerde alaim-i
semaların raks ettiği, gönlümde bütün dertlerin hora
teptiği gece bu camlara vuran her damlada seni
hatırlıyorum ve sana susuzluğumu... birazdan
plaklarda şarkılar susar, kadehler boşalır, umutlar
tükenir, mezeler biter biraz sonra, bir mavi ay
doğar bu sarhoş şehrin üstünde birazdan bu yağmur da
diner. sen bakma benim delice efkârlandığıma,
mendilimdeki kızıl lekeye de boş ver yarın gelir
çamaşırcı kadın her şeyden habersiz onu da yıkar,
sen mesut ol yeter ki, ben olmasam ne çıkar. dedim
ya burası agora meyhanesi bir tek iyiliğin bütün
kötülüklere meydan okuduğu yer burası agora
meyhanesi burası kan tüküren mesut insanların
dünyası... |
|