SİTE İÇİ ARAMA

 



Meyvesi türlü yöntemlerle pişirilerek yeniyor, çok lezzetli tatlı ve pastaların hammaddesi olarak kullanılıyor; Anadolu’dan Fransa’ya kadar mutfakları şenlendiriyor. Soba çıtırtısının huzurunu hatırlatan kestane, sıcak günlerinkesin olarak sona erdiğinin de habercisi...

Kestane ağaçları çiçeklenerek ilkbaharı müjdeler. Kestane satıcıları köşe başlarını tuttuklarında ise sonbahar gelmiş demektir... Köşe başlarına küçücük sobalar kurulur. Bu sobalarla ısınır sanki sokaklar: Sobaların üstünde pişen kestanelerin kokusu sarar her yanı. Yanan kestane kabuklarından mavi bir duman ve nefis bir koku yayılır etrafa. İnsanın içini ısıtır bu koku ve adımlarınız sizi kestane satıcısına doğru sürüklemeye başlar.
Kestane alışverişi, oyuncak alışverişini andırır biraz. Her şey küçücüktür. Sevimli bir terazisi vardır kestanecinin: İki kefeli küçücük bir terazi. Terazinin ağırlıkları da küçücüktür: 50 ya da 100 gramlık... Kestane gramla satılır. Yalnızsanız 100, iki kişiyseniz 250 gram size yeter de artar bile. Kestaneci maşasıyla aldığı kestaneleri küçücük kese kağıtlarına koyarak tartar. Her şeyin küçücük olduğu bu tezgahın başında kestaneci, cüceler ülkesine düşmüş bir Guliver gibidir. Kestanelerin sıcaklığı avuçlarınızdan; tadı da damağınızdan tüm vücudunuza yayılır. Sonbaharın kuru yapraklarını çıtırdatarak yürüdüğünüzde size eşlik eden iyi bir yol arkadaşıdır kestane: Bir avuçtan diğerine aktarırken ellerinizi yakan, yüreğinizi ısıtan... Ağızda hafifçe dolaştırılmadan yenmeyen lezzetli bir arkadaş. Sonbaharın insanlara sunduğu en güzel hediyedir kestane. Bu ödülden mahrum kalmak, insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir galiba! O yüzden yememek günah; yemek ise sevaptır. “Kestane kebap, yemesi sevap” diye boşuna söylememişler.

Kömür sobasında kestane keyfi
Kestanenin Türkiye’nin kış kültüründe önemli bir yeri var. Kaloriferin henüz yaygın olmadığı o eski kış günlerinde, küçük soba üzerindeki çıtırtılarıyla bize dert ortağı olduğu günler, sanırım herkesin hatırında.
Akdeniz’in bu ilginç yiyeceği gövdesi dik, kırmızımtrak kabuklu ve sert yapraklı bir ağaçtır ve bulunduğu coğrafyaya göre değişiklik gösteren 16 ayrı türü vardır. Yaygın olarak yetiştirileni ise, meyvesinden yararlandığımız kestane türüdür.
Türkiye’de yetişen tek türü olan Anadolu kestanesi (Castanea sativa), Kuzey Anadolu kıyılarından Marmara Bölgesi’nin içlerine ve Ege’ye kadar geniş bir alana yayılmış durumdadır. Türkiye’de meyvesi bakımından en iyi kestaneler, ünü eski çağlardan beri yaygın olan Bursa yöresinde bulunuyor. Bursa kestaneleri o kadar meşhur ki, Grekler tarafından Yunanistan’a, oradan da İtalya’ya ve diğer Akdeniz ülkelerine yayıldığı biliniyor.
Kan dolaşımını düzenleyen ve kasları güçlendiren, şeker, protein, tanen ve nişasta deposu olan kestane, en çok ateşte közlenerek ya da haşlanarak tüketiliyor. Kabuklarının kaynatılmasıyla elde edilen çayın ise ateş düşürücü ve sinirleri yatıştırıcı bir etkisi olduğu bilinir. İçerdiği zengin lezzet, onu başta Fransız mutfağı olmak üzere birçok dünya mutfağının da vazgeçilmez unsuru haline getirmiş. Öyle ki, hindi dolmasından et yemeklerine kadar, onu her yerde görmek mümkün. Özellikle de yılbaşlarında kestane mutlaka hatırlanır. Çünkü yılbaşının değişmez tatlarının başında kestaneli hindi gelir. Kestanenin en fazla rağbet gördüğü sektörlerden biri de pastacılık. Türkiye’de kestaneyi bir kültür olarak değerlendiren birçok köklü firma var. Bursa’dakiler, özellikle de şekerlemeleriyle bu alanda başı çekiyor. Bursa’ya giderseniz kendinize ve sevdiklerinize hediye olarak kestane şekeri almayı unutmayın. Şekeri bir yana kestaneden birçok tatlı ve pasta da üretiliyor. Peki tadına doyulmayan kestaneli pastalara ne demeli?
Biz onu çoğu zaman sadece o lezzetli meyveleri ile hatırlasak da, kestanenin koyu renkli ve dayanıklı kerestesi çok eskiden beri ev ve mobilya yapımında da kullanılıyor. Çeyiz sandıkları, onun dayanıklılığının en güzel örnekleri.


Kendisini tanımak ilk bakışta biraz zordur. Türkiye’de Kuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi’nde yayılış gösterir. Türkiye’de doğal olarak yetişen tek kestane türü olan “Anadolu kestanesi” 30 metre boya erişebilen, geniş tepeli bir ağaçtır. Mızraksı yapraklarının kenarları kaba dişlidir. Kestanenin meyvesi kadar çiçekleri de değerlidir. Arılar için gözde çiçeklerden biri olan kestane çiçekleri, önemli bir bal kaynağıdır.
Ekim ve kasım aylarında hasadı yapılan kestane hemen ele vermez kendini. Dikenli dış kabuğu (kupula), onu bir zırh gibi kaplamıştır. O yüzden ağaçtan kestane toplamak oldukça meşakkatli bir iştir. Hasat zamanı ağacın dalları uzun sopalarla dövülerek meyvelerin yere düşmesi sağlanır. Yere düşen kestaneler zırhlarından; yani dikenli kabuklarından ayrılmak istemezler. Bu sorunu aşmak için kestaneler toprağa gömülür ve pırıl pırıl parlayan yeni kabuğuyla ortaya çıkması beklenir.
Pırıl pırıl kabuklarıyla kestaneler bize gülümsediğinde yaz artık kesinlikle bitmiştir.
Yazın son mısırları da dişlenmiş; sıra kestane yemeye gelmiştir. Çünkü yazın “taze mısıııır” diye bağıran seyyar satıcılar, şimdi “kestane kebaaaap” diye bağırmaktadır. Köşe başlarının dekoru değişmiş; mısır arabalarının yerini kestane sobaları almıştır. Kestaneciler “kestane kebaaaap” diye size sesleniyorlar. Siz de bu çağrıya “yemesi sevaaaap” diyerek cevap verin ve en yakın kestanecinin yanına koşun.
 


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR