|
Okuldan arkadaşımdı. Çocukluk anılarını anlatmaya bayılırdı.
Martıları anlattığında çok gülmüştüm. Akşamüzeri limandaki
mendireğe gidermiş. Kayalıklara otururmuş. Saatlerce
kıpırdamadan dururmuş. Saatlerce. Martılar onu kaya
sansınlar, yanına gelsinler diye. Hem bir seferinde,
pamuktan kuşlardan biri burnunun dibine kadar gelmiş de...
Sonra, elini uzatınca, uçuvermiş, pır diye. Çocuk işte! Kim
bilir şimdi nerede? Yaşar’ın güzel şarkısını duyduğumda aynı
hikaye aklıma geliyor hep:

“Kendini martılarla bir tutma...
Senin kanatların yok.”
Martı, şiddeti, gücü kendinden menkul bir imge edebiyatta.
Beyaz inci taneleri gibi, tüm dünya denizlerine dağılmış,
güzel başlı, güzel bakışlı kuşlar; kıyılardan kendilerini
seyredenlerin ruhunu ilhamlara boyuyorlar. Çehov’un “dört
büyük oyun”undan biri olarak kabul edilen Martı’nın
Trigorin’i, esas kadın Nina’yı martıya benzetiyor mesela:
- Ne yazıyorsun?
- Önemli bir şey değil. Aklıma bir fikir geldi de. Bir kısa
öykü fikri. Bir gölün kıyısında büyüyen bir kız var, senin
gibi. Tıpkı martılar gibi, gölü çok seviyor; tıpkı onlar
gibi mutlu, onlar gibi özgür...
Martılara
bakınca Richard Bach da özgürlüğü düşünmüş çokları gibi. İyi
bir gençlik kütüphanesinin olmazsa olmazlarından Jonathan’da,
“En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir” diyor. İnsanın
ergenlik çağları, nasıl da Jonathan gibi uçmayı öğrenmeye
çalışan martıları anımsatıyor.
Kuşbilimciler, türlü türlü martı var diyor. Gümüş martı,
karabaş, kara sırtlı, Akdeniz martısı, yerli türlerden.
Sıradakiler, Orhan Veli’nin martıları:
“İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;”
...
“İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir fakir Orhan Veli,
Veli’nin oğlu,
Tarifsiz kederler içindeyim... İstanbul’ da,
Boğaziçi’ndeyim”

Denizlerin
bereketi kaçtıkça, öğünlerini karada arıyor martılar. O
yüzden artık biraz pasaklılar.
Yine de güzel gözleri, bembayaz günlerinden kalma
ışıltılarla bakıyor;
sesleri hala kentin gecelerini dolduruyor.
Şairin
sözü doğru, martılar içinde en efkarlı olanlar İstanbul
martıları. Hayat ne zor onlara, o yüzden ne kadar da
pasaklılar. Sahil kasabalarında “balıkçılıkla geçinenlerin”
nüfusu yüksek. Fakat pek çoğu ek iş yapıyor. Kimileri,
özellikle yağmurdan önce, meteoroloji raporu veriyor. Biraz
daha açıklarda denizcilere ulaklık edenler var. Sözün kısası
ekmeklerini taştan çıkarıyorlar. Ama İstanbul’dakiler öyle
mi ya! Biz suyu karaya bulayıp balıkları kıyılardan kovdukça
onlar da karadaki çöpümüzü kurcalıyorlar. Vapurların ardında
ömür tüketenler var bir parça simit hatırına. Can Yücel,
“denizin sokak çocukları” diyordu onlara. Ne yalan
söyleyelim, içlerinde hırsızlık yapanlar da var. Başka
hayvanların ellerinden yemeklerini kapıyorlar. Bilimciler
buna da “kleptroparazitizm” diyor. Hırsızlık demişken,
birkaç ay önce Orhan Veli’nin Aşiyan Parkı’ndaki heykelinin
üzerinde duran martı çalındı. Gazeteler böyle yazdı, ama
belki de çalınmadı. Şairine uydu bizce taştan kuş, “alıp
başını gitmek istedi” sadece. İşte bu yüzden, şehrin sesleri
iyice karanlığa gömüldüğünde, o güzel martı çığlıklarına
kulak kabartırsanız eğer, taştan kuşla arkadaşlarının
Boğaz’ın şairinden okudukları dizeleri duyacaksınız bu gece.

Hele hava güneşliyse... Hele günlerden pazarsa...
Bir martının kanatlarına takılıp uzaklara, çok uzaklara
uçmaktan daha güzel bir hayal mi var?
Yazı: Nejat Tanju |