Ana Sayfa | Site Haritası  

   

Martılar Orhan Veli’ye, Orhan Veli martılara benziyor İstanbul’da. Şair de kuş da aşık güzel boğaza. Öyle ya, ne şiir ne martı çığlığı eksik olmamalı bir şehrin kulaklarında.

Okuldan arkadaşımdı. Çocukluk anılarını anlatmaya bayılırdı. Martıları anlattığında çok gülmüştüm. Akşamüzeri limandaki mendireğe gidermiş. Kayalıklara otururmuş. Saatlerce kıpırdamadan dururmuş. Saatlerce. Martılar onu kaya sansınlar, yanına gelsinler diye. Hem bir seferinde, pamuktan kuşlardan biri burnunun dibine kadar gelmiş de... Sonra, elini uzatınca, uçuvermiş, pır diye. Çocuk işte! Kim bilir şimdi nerede? Yaşar’ın güzel şarkısını duyduğumda aynı hikaye aklıma geliyor hep:

“Kendini martılarla bir tutma...
Senin kanatların yok.”

Martı, şiddeti, gücü kendinden menkul bir imge edebiyatta. Beyaz inci taneleri gibi, tüm dünya denizlerine dağılmış, güzel başlı, güzel bakışlı kuşlar; kıyılardan kendilerini seyredenlerin ruhunu ilhamlara boyuyorlar. Çehov’un “dört büyük oyun”undan biri olarak kabul edilen Martı’nın Trigorin’i, esas kadın Nina’yı martıya benzetiyor mesela:

- Ne yazıyorsun?
- Önemli bir şey değil. Aklıma bir fikir geldi de. Bir kısa öykü fikri. Bir gölün kıyısında büyüyen bir kız var, senin gibi. Tıpkı martılar gibi, gölü çok seviyor; tıpkı onlar gibi mutlu, onlar gibi özgür...

Martılara bakınca Richard Bach da özgürlüğü düşünmüş çokları gibi. İyi bir gençlik kütüphanesinin olmazsa olmazlarından Jonathan’da, “En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir” diyor. İnsanın ergenlik çağları, nasıl da Jonathan gibi uçmayı öğrenmeye çalışan martıları anımsatıyor.
Kuşbilimciler, türlü türlü martı var diyor. Gümüş martı, karabaş, kara sırtlı, Akdeniz martısı, yerli türlerden. Sıradakiler, Orhan Veli’nin martıları:

“İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;”

...
“İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir fakir Orhan Veli,
Veli’nin oğlu,
Tarifsiz kederler içindeyim... İstanbul’ da, Boğaziçi’ndeyim”



Denizlerin bereketi kaçtıkça, öğünlerini karada arıyor martılar. O yüzden artık biraz pasaklılar.
Yine de güzel gözleri, bembayaz günlerinden kalma ışıltılarla bakıyor;
sesleri hala kentin gecelerini dolduruyor.

Şairin sözü doğru, martılar içinde en efkarlı olanlar İstanbul martıları. Hayat ne zor onlara, o yüzden ne kadar da pasaklılar. Sahil kasabalarında “balıkçılıkla geçinenlerin” nüfusu yüksek. Fakat pek çoğu ek iş yapıyor. Kimileri, özellikle yağmurdan önce, meteoroloji raporu veriyor. Biraz daha açıklarda denizcilere ulaklık edenler var. Sözün kısası ekmeklerini taştan çıkarıyorlar. Ama İstanbul’dakiler öyle mi ya! Biz suyu karaya bulayıp balıkları kıyılardan kovdukça onlar da karadaki çöpümüzü kurcalıyorlar. Vapurların ardında ömür tüketenler var bir parça simit hatırına. Can Yücel, “denizin sokak çocukları” diyordu onlara. Ne yalan söyleyelim, içlerinde hırsızlık yapanlar da var. Başka hayvanların ellerinden yemeklerini kapıyorlar. Bilimciler buna da “kleptroparazitizm” diyor. Hırsızlık demişken, birkaç ay önce Orhan Veli’nin Aşiyan Parkı’ndaki heykelinin üzerinde duran martı çalındı. Gazeteler böyle yazdı, ama belki de çalınmadı. Şairine uydu bizce taştan kuş, “alıp başını gitmek istedi” sadece. İşte bu yüzden, şehrin sesleri iyice karanlığa gömüldüğünde, o güzel martı çığlıklarına kulak kabartırsanız eğer, taştan kuşla arkadaşlarının Boğaz’ın şairinden okudukları dizeleri duyacaksınız bu gece.

 

 

Hele hava güneşliyse... Hele günlerden pazarsa...
Bir martının kanatlarına takılıp uzaklara, çok uzaklara
uçmaktan daha güzel bir hayal mi var?

 

Yazı: Nejat Tanju

 












 
 


Kültür ve Sanat Yayınıdır. Tüm Hakları Saklıdır.
Güvenlik Politikası