|
Bugün
hafızasında taşıdığı binlerce şarkı, yüksek ses kalitesi,
gömleğinizin cebine bile sığabilecek ergonomisiyle iPod’unuz,
sizi müziğin sihirli dünyasına bağlıyor olabilir. Oysa müzik
dinlemek, dijital olanaklar tarafından son derece pratik
yöntemlere kavuşturulmadan önce, oldukça zahmetli bir işti.
Ses bantlarını kullanan mekanik teypler, pikaplar ve daha da
önce gramofonlar taşıdı notaların iksirini insanlara. Bugün
hassas bir çember üzerinde gezinen parmakların menüden seçip
dinlemeye aldığı şarkılara; eskiden şaşkınlık ve hayranlıkla
bakılan taş plaklar üzerinden ulaşılabilirdi ancak. Ama
işte, “eskimiş” şeyler unutulur. Bir dönem varlıklarıyla
insanların hayatını kolaylaştıran nesneler, kendilerinden
daha gelişkin olanlar dolaşıma çıktığında unutuluşun
acımasız döngüsüne girerler.
Gramofon da vefasız insan belleğinin tozlu bir köşede
unuttuğu eski kıymetlilerden. Sesin kayıt altına
alınabilmesini mucizevi bir buluş olarak karşılayan ve o
kaydın yeniden dinlenmesini sağlayan gramofonların başında
belki de yaşamlarının en keyifli anlarını geçiren insanlar
bizden sadece birkaç kuşak uzaklıkta. Ama bugünün kuşağı,
değil gramofon dinlemek, onu tanımıyor bile. Elbette bu,
hüzünlü görünse de kaçınılmaz bir durum. Öyle ki, bir süre
sonra da iPod’lar meraklı koleksiyonerler dışında kimsede
olmayacak şüphesiz. Gelecekte, belki yine tarihi bir
çarşının bir köşeciğinde, dijital aygıtlarla ilgilenen
birinin öyküsü anlatılacaktır. Biz şimdi “Gramafoncu
Baba”nın dükkanına girelim ve gramofonu bugüne taşıyan
Mehmet Öztekin’e kulak verelim...


Gramofon cihazı iki ana bölümden oluşur. Altta bir gövde
ve yukarı doğru bir çiçek gibi açılan ses borusu. İğnenin
dönen taş plak üzerinde çıkardığı titreşimler bu alüminyum
boru aracılığıyla ses olarak havaya aktarılır. Plağı çeviren
disk ise, mekanik olarak elle kurulan bir zembereğin
sağladığı güçle döner. Bir başka deyişle, gramofonun enerji
kaynağı kol gücüdür... Elektrikli radyolar ve pikaplar bu
yüzden önemli bir yenilik olarak görülmüş ve gramofonun
tahtını kolay ele geçirmişler.
“Devir”
değişince...
Tarihi Kapalıçarşı’nın Lütfullah Efendi kapısı çıkışında;
vitrini, rafları, masaları gramofonla ve gramofon
parçalarıyla dolu dükkanın içinde beyaz saçlı, beyaz sakallı
bir gramofon ustası oturuyor. Mehmet Öztekin, 40 yılı aşkın
zamandır; gramofonun en şaşaalı günlerine de, önce radyo
sonra televizyon karşısında itibar kaybettiği en kötü
günlerine de tanıklık ederek gramofon tamirciliği yapıyor.
Öztekin için gramofon baba mesleği: “Bizim çocukluğumuz
farklıydı. Okul tatil olur, sana bir hafta sokakta oynama
izni verilir; sonra bir ustanın yanına gidip çalışırsın. Ben
de babamın yanında feyz alarak başladım.” Bir zorunluluk
gibi görünse de Mehmet Öztekin gramofon işinin tüm hayatını
kapsayacak bir uğraş olduğunu çabuk fark etmiş. Uğraş
çocukluktan başlayınca onun uzun bir tarihine tanıklık
etmekte mümkün elbette. Öztekin de gramofonun öyküsünü çok
özet bir benzetmeyle açıklıyor: “Bugün evlerimizin
başköşesinde duran televizyonların birden ortadan kalkmaya
başladığını ve geçiminizi de televizyon tamirciliğiyle
sağladığınızı düşünün!” Şimdi nostaljik bir merakla
gramofona duyulan ilgi yeniden artmaya başlasa da,
Öztekin’in uzun yıllar yaşadığı sıkıntıları özetliyor bu
benzetme. “Bugünkü görüntü güzel; oysa yakın zamana kadar
koşullar sert ve yorucuydu. Ama ben direndim. İnsanın
hamurunda bir tuhaflık var: İnsanlar elindekinin değerini
kaybetmeye başladığında ya da kaybettiğinde anlar. Bu
sevdiğimiz insanlar için de geçerlidir, önem verdiğimiz
nesneler için de... Gramofon dünyanın en önemli
buluşlarından biridir hâlbuki; gramofona kadar sesin
kaydedilmesi, bu kaydın taşınıp götürülebilmesi mümkün
değildi.”
Ama sonra...
Sonra pikaplar çıkmış ve devir düşmüş. Bu, sesi taşıyan
plağın dakikada 78 yerine 45 devir yapması ve daha fazla
kayıt hacmine sahip olması demek. Sonra 33 devirli long
play’ler gelmiş. Böylelikle sözcüğün her anlamıyla “devir
değişmiş”. Bu yenilikler insanların gramofonu terk
etmelerine neden olmuş. Bu dönem, Öztekin ve işi için de
zorlu bir dönem. Nitekim, iyi ya da kötü, gramofonun başına
gelen her şey biraz da Öztekin’in başına gelmiş oluyor. Daha
küçük bir dükkanda, daha doğrusu bir hanın üst katlarındaki
küçük bir ofiste bir tür “geri çekilme” yaşamış gramofonla
birlikte Öztekin. Ama gösterdiği direnç, onu sadece
Türkiye’nin değil dünyanın da bilinen grafomoncularından
biri haline getirmiş. O bunu büyük bir doğallıkla dile
getiriyor: “Türkiye’nin neresinde olursa olsun, arızalanmış
bir gramofon, üç el, beş el, sekiz el değiştirir, yine
burayı bulur!” Gelen arızalı gramofonlar “kurtarılabilir”
durumdaysa Öztekin bunları ayağa kaldırıyor. Eğer arıza
“ölümcül”se de gelen cihazın işe yarar parçaları nı
kullanıyor. Öztekin’in yeni ürettiği gramofonların önemli
bir hammadde kaynağı bu eskiler. Bu dönüşümü bir tür organ
nakline benzetiyor Öztekin; hayatı sona eren gramofonlar
yenilere hayat veriyor.
Mehmet Öztekin 40 yılı aşkın bir zamandır gramofon tamir
etmeye ve makine aksamı dışında orijinal gramofon üretmeye
devam ediyor. Bir gramofonu tamamlaması için gerekli süre
yaklaşık bir hafta. İlgiyi daha çok turistler gösteriyor.
Ama, “Çoğu dekoratif kaygılar taşısa bile bizimkiler de
artık ilgileniyor” diyor Öztekin.
Dükkandan ayrılmadan önce, ünlü His Master’s Voice
(Sahibinin Sesi) marka gramofonda bir taş plak dönmeye
başlıyor. Müzeyyen Senar’ın sesi, belki biraz cızırtılı ama
gençliğinin tüm berraklığını taşıyan bir taş plak kaydıyla
dolduruyor odayı. Geçmişin sarı ışığı Mehmet Öztekin’in
yüzünde dolaşıyor. L |