|
İstanbul, tarihi değerler açısından
inanılmaz bir kent. Tarihi Yarımada, bu değerlerin önemli
bir kısmının öbeklendiği bir emperyal merkez. Ve yarımadanın
tam kalbinde, yukarıdaki sorunun yanıtı yatıyor: İstanbul
Arkeoloji Müzesi. Tek bir yazıyla, tek bir dergiyle
anlatılabilecek bir yapı değil Arkeoloji Müzesi. Tüm
Anadolu’nun ve yakın çevresinin mirasından nadide parçaları
birer madalyon gibi gururla taşıyan, dev bir kompleksten söz
ediyoruz. Mütevazı amacımız, yalancı bahar havasında devam
eden şu sıra dışı kış günlerinde size farklı bir seçenek
sunmak… Aklınızı çelmek yani… Sokağa çıkmak ve “bu dünyada
var olduğumuzun kanıtları” arasında dolaşmak için…
Osman
Hamdi’nin büyük eseri
Osman Hamdi Bey, kültür tarihimizin mihenk taşlarından biri.
Gerek ressam ve arkeolog olarak üretimleri, gerek
araştırmaları, gerekse kültür sanat dünyamızın
kurumsallaşması açısından harcadığı insanüstü çaba, onu
“unutulmaz isimler” listelerinde ön sıralara taşıyor. Bugün
dünyanın sayılı müzeleri arasında kabul edilen İstanbul
Arkeoloji Müzesi’nin kuruluşunda da onun imzası var. Osman
Hamdi’nin çıkış noktalarından biri, Mısır’da bizzat elde
ettiği buluntuları İstanbul’da sergileme tutkusu olmuş. 13
Haziran 1891’de “Müze-i Hümayun” adıyla açılan müze, bugün
üç ana binası olan, modern müzecilik ilkelerine göre
organize edilmiş bir çekim merkezi.
Şark Eserleri Müzesi
Müzenin giriş kapısına en yakın olan bina, Şark Eserleri
Müzesi. Bize kalırsa da gezinize buradan başlamalısınız;
önce tarihinin derinliklerine uzanmak için. Bina 1883’te
Osman Hamdi tarafından “Güzel Sanatlar Okulu” olarak
yaptırılmış. Mısır, Arap, Mezopotamya ve Anadolu eserlerinin
sergilendiği müzenin en önemli koleksiyonu olarak 75 bin
adet çivi yazılı tablet arşivi gösteriliyor. Gaziantep’in
güneyindeki Samal’dan (Zincirli) gelen, Geç Hitit Dönemi’ne,
M.Ö. 9. yüzyıl civarına ait kabartmalar, dönemin insan, doğa
ve mitoloji ilişkileri hakkında benzersiz bir fikir ve bilgi
kaynağı. Antep’in daha güneyindeki Babil ise, aslan ve at
kabartmalarıyla temsil ediliyor. İslam öncesi Arap
Yarımadası’nın buluntularının sergilendiği bölümde tarih
kitaplarında rastladığınız putları yakından görme şansına
sahipsiniz. Mısır buluntuları arasındaki isimsiz mumya ve
lahdi karşısında heyecan duymamak mümkün değil. İlk tunç,
son tunç ve demir çağlarından kalma gereçler, bugünkü
uygarlığımızın nasıl bir noktadan yola çıktığını, nasıl
binyıllar boyunca iğneyle kuyu kazdığımızı göstermeleri
açısından büyüleyici. Fakat estetik açıdan da üstün
tasarımlarla karşılaşacağınız notunu düşmekte yarar var.
Urartu eserleri de bu binada sergileniyor.
Arkeoloji
Müzesi
Gezilecek o kadar çok nokta var ki, bir an önce Arkeoloji
Müzesi’nin ana binasına ulaşmakta yarar var. Görkemli ana
binanın mimarı Alexandre Vallaury. 1902 ve 1908 tarihlerinde
inşa edilen yan kanatlardan kuzeydeki Philippe Bello,
güneydeki ise Edhem Bey tarafından yapılmış. Müzenin yüzüncü
kuruluş yılı olan 1991’de ise modern bölüm eklenmiş.
Hemen girişte sizi büyük Tanrı Bes heykeli karşılıyor.
Burada, antik mezar taşları ve rölyeflerin ardından Anadolu
Pers egemenliği, Afrodisias buluntularının yer aldığı Kenan
Erim Salonu, Efes, Milet ve Afrodisias'tan eserlerin
sergilendiği Anadolu'nun Üç Mermer Şehri Salonu, Helenistik
devir heykelleri, Menderes Manisa'sı ve son olarak da Roma
ve Roma devri heykelleri salonları bulunur. Heykeller
arasında yürürken taşın zamana karşı dayanarak kendisine ruh
veren meçhul sanatçıya duyduğu bağlılığı gösterdiğini
hissetmemek mümkün değil. Hemen her heykelin bir öyküsü var.
Şair Sappho derin bakışlarla sizi süzüyor, söyleyecek çok
sözü var. Kleopatralar, parıltılı güzellikleriyle ayaktalar.
Acı dolu yüzüyle Marsyos, işkenceye maruz kalıyor. Tarsus’ta
bulunan heykel, kavalıyla Apollon’a meydan okuyan satirin
sonunu anlatıyor…
 
Girişteki Bes heykelinden sola dönecek olursanız, dinlenme
ünitelerinin ardından Osman Hamdi Bey Salonu ile
karşılaşacaksınız. Burada da Osman Hamdi’nin Sayda Krallar
Nekropolü'nden bizzat çıkardığı eserler sergileniyor.
Salondaki ünlü İskender lahdi ile Ağlayan Kadınlar lahdinin
binanın mimarisine de ilham verdiği ifade ediliyor.
Ve ek binadaki üst katlar… Çağlar Boyu İstanbul… Çağlar Boyu
Troy… Anadolu Çevresi… Bu katlarda da kronolojik sırayla
teşhir edilen binlerce eşsiz eser yer alıyor.
Çinili Köşk
Müzeden ayrılmadan önce mutlaka görmeniz gereken üçüncü
bölüm, Çinili Köşk. 1472’de köşk olarak inşa edilmiş. Türk
çini sanatının altın işlemeli ve varaklı güzide parçaları
var burada. Daha giriş kapısında kusursuz işlenmiş, kırılgan
bir yapıya yaklaştığını anlıyorsunuz. 2000’e yakın eser
içinde 2. Murat döneminde çeşme olarak kullanılmaya başlanan
eserin ayrı bir yeri var. Osman Hamdi tarafından “Ab-ı Hayat
Çeşmesi” adıyla resmedilen çeşmenin üzerindeki 12 beyitten
1590’da yapıldığı anlaşılıyor. Çeşmenin üzerindeki lale,
karanfil, bahar dalı ve tavus kuşu motifleri, dönemin
estetik anlayışı hakkında fikir veriyor.
Arkeoloji Müzesi’nden çıkıldığında akılda oluşan en net
düşünce, buraya geri dönmek; çünkü eğer ilk kez ziyaret
ediyorsanız, aslında sadece müze hakkında fikir sahibi
oldunuz. Bir dahaki gezinizde daha çok tat alacaksınız. Her
defasında farklı bir ayrıntıyı keşfetmeniz kaçınılmaz. Bu
arada eliniz tarih ve mitoloji kitaplarına daha çok gidecek.
Kayıp parçaları birleştirdikçe heykeller, çanak-çömlekler,
sikkeler, yazıtlar ve hatta lahitler canlanacak. Bu “büyülü
gerçeklik” sizi mutlaka saracak. Tarih, satır aralarından
kurtulup, dimağınızda yaşayan bir dünya olmaya bir adım daha
yaklaşacak… Şimdi bir an için tekrar gözlerinizi kapayın ve
hayal edin: İstanbul’a ilk kez gelmiş bir yabancısınız.
Hakkında yüzlerce efsane duyduğuz bu büyüleyici kentte
dilediğiniz kadar kalabilirsiniz. Ancak tek bir yeri ziyaret
edebilirsiniz! Nereyi seçerdiniz?

Antep'in güneyindeki sarmal (zincirli) kalesinde
baltalı adam, kanatlı aslan, erkek ve dişi geyik
rölyefleri. Geç hittit dönemi, M.Ö.9.Yüzyıl. |
 |

Babil, Tören yolu'ndan at rölyefi, M.Ö.604-562 |

Çinili Köşkün Girişi (aşağıda) ve Ünlü Çeşme |

İstanbul Arkeoloji Müzesi
Osman Hamdi Bey Yokuşu,
Gülhane, Eminönü
Tel: (0212) 520 77 42 |