SİTE İÇİ ARAMA

 

NTV’nin keyifli Gece Gündüz programının sunucusu ve yapımcısı Yekta Kopan’ın sesini nerede duysanız tanırsınız. Malum, Michael J. Fox’tan Jim Carrey’e birçok oyuncunun sesi oldu yıllardır. Geçtiğimiz yedi yıl içinde dört öykü kitabı, bir romanı, bir e-kitabı yayınlanan, Sait Faik Öykü Ödülü sahibi yazar, kitaplarında da özellikle kent insanın hayatını seslendiriyor. Yekta Kopan ile yeni öykü kitabı “Karbon Kopya”nın yayınlanmasının hemen öncesinde görüştük.

Öykülerinde kent ve insan ilişkilerini anlatan bir yazar olarak sizin için İstanbul neler ifade ediyor?
İstanbul benim için bir keşif alanı. Farklı nedenlerle, yeni bir coğrafyanın içinde kaybolmayı da yalnızlık duygusunu da ifade ediyor. Ben Ankaralıyım, İstanbul’a 25 yaşından sonra geldim. Bozkırla kıyaslandığında İstanbul’un doğası bile farklıdır. Bir yeniden doğuşu, yeniden varoluşu, yeni ilişkiler anaforunu, bütün o ilişkilerin içinde daha yalnız hissettiğimi ifade ediyor benim için İstanbul. Bunlarla birlikte tabii ki çok büyüleyici, insanın içinde kaybolmaktan zevk alacağı bir kent. Çok dar bir alanda bile farklı insanlar, farklı sınıflar, farklı karakterler görerek değerlendirebileceğiniz bir açık hava insan müzesi. İstanbul benim için, her yönden esen fırtına gibi.
“Yedi Derste Vicdan Muhasebesi”, “Aşk Mutfağından Yalnızlık Muhasebesi” gibi ilk kitaplarınızda olayların daha ön planda olduğu göze çarpıyor. Daha sonraki öykülerinizde, örneğin “Kara Kedi’nin Gölgesi”nde olaylar varlıklarını korusa da daha şiirsel bir anlatım var...
Belirli bir noktaya kadar doğru. Özellikle “Kara Kedinin Gölgesi”ni düşündüğünüzde. Fakat “Kara Kedi’nin Gölgesi” benim son dönem edebiyatım değil, bütün edebiyat yolculuğum boyunca yanımda olan metinlerden oluşuyor. Sadece kitaplaşmasına karar vermem böyle bir döneme denk geldi. Mayıs ayında yayınlanacak olan “Karbon Kopya”, yine olay örgüsünün yoğun olduğu bir öykü kitabı. Sonuçta geçen yıllar içinde, ilk öykülerimi yazdığımda şu andan on yıl daha genç olduğum düşünüldüğünde, daha dışa dönük arayışım daha içe dönük bir arayışa dönmüş olabilir. Fakat bu da yeniden değişebilir tabi ki.
 

Beni daha çok etkileyen edebiyatçılar, samimi edebiyatçılar. Bana yukarıdan bakan, tanrı yazarlardan ve onların
kutsal kitaplarından hoşlanmıyorum. Edebiyatla samimi bir ilişki kurmak
istiyorum. Okur olarak da, beni
okuyacak kişilere yazan kişi olarak da...

 


Öykücülüğünüz nerelerden besleniyor? Siz neler okuyorsunuz?
İyi bir okur olmak isteği olan her insan, yıllar içinde okuduğu çok sayıda şeyden etkilenir. Benim edebiyatla olan ilişkimde, temeldeki hedefim de iyi bir okur olmaktır. Öncelikle okurluğumla gurur duyarım. Türk edebiyatının geleneğinden çok beslenirim. Dünya edebiyatında ruhuma yakın hissettiğim, okumaktan çok zevk aldığım, her okuduğumda şapkamı kafamdan uçuran isimler vardır.
Ahmet Hamdi Tanpınar, öykücülüğü ama özellikle de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanıyla beni her zaman çok etkileyen bir yazardır. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Erdal Öz, Sait Faik, Haldun Taner etkilendiğim yazarlardır. Aziz Nesin çok değerlidir. Orhan Pamuk, çok severek okuduğum bir yazardır. Dünya edebiyatından Kafka, Borges, Edgar Allen Poe, Paul Auster, ilk aklıma gelen isimler. Aslında beslendiğim kaynaklarla ilgili soruları öykülerimin içine yerleştirmeyi de severim. “Karbon Kopya”da, sevdiğim yazarlarla ve onların metinleriyle okurluk ilişkimi, bunu okurla paylaşma durumumu bir adım daha ileriye taşıdığımı düşünüyorum.

Diğer profesyonel alanlarınız yazarlığınızı nasıl etkiliyor?
Bu alanlar yazma alanıyla iç içe diyebileceğim alanlar; ama yazma eylemi o kadar nev-i şahsına münhasır, o kadar yalnız bir eylemdir ki aslında onu diğer hiçbir iş alanıyla karşılaştırmak pek mümkün değildir. Diğer iş alanlarının çoğu kolektif eylemlerdir. Belki de benim yazma anındaki mutlak yalnızlığım, diğer işlerdeki kolektif dünyayla birbirlerini dengeliyor ve böylece dünyanın bu iki yönünü de taşıyabilir hale geliyorum. Bunun dışında çok sayıda film seyretmemi gerektiren bir iş yapıyorum. Çok sayıda farklı kültürel atmosferden insanla ilişkide olmamı gerektiren bir iş yapıyorum. İnternet yayıncılığı işi çok sayıda yazar ya da yazar adayıyla ve onların metinleriyle ilişkiye girmemi gerektiriyor. Bütün bunların tabii ki yazarlığımı olumlu etkilediğini düşünüyorum.

Okur olarak zaman zaman bu alanlardaki sosyal çevrenizin öykülerinize temas ettiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz…
Bu kaçınılmaz. Ancak gerçekle öykü arasındaki bu ilişki hep, “mış gibi.” Bazen de hiç bilmediğim bir dünyadan bir insanın peşine düşerek, onun dünyasının içine girmek, o dünyada kendimin neler yapabileceğini keşfedebilmek hoşuma gider. Bir tuhafiye dükkanında çalışan bir adamı yazacağımı düşünelim. Bu adamı yazabilmem için, gidip tuhafiye dükkanını görmem ya da kafamda çok iyi canlandırmam lazım. Bir süre sonra da ben o adam olmaya başlıyorum; kalemim o adam olmaya başlıyor. Benim kalemim böyle bir dükkanın tezgahtarı olsa nasıl davranır? Bu çok güzel bir macera. Zaten edebiyatın büyüsü de biraz bu. Hepsi sizsiniz ve hiçbirisi değilsiniz.
 

 

Özellikle öykücülüğüyle tanınan Yekta Kopan’ın yazdığı “İki Kişilik Bir Oyun”  eçtiğimiz yıl Tiyatro Dot tarafından sahnelendi. Kopan, Dot’un tiyatroya ve hayata bakışını çok önemsediğini vurguluyor.


Tüm bunlar samimiyet duygusunun açıkça aktarılmasına olanak tanıyor sanki…
Şu anki sohbetimiz de dahil olmak üzere, ikili ilişkilerde ya da “çoklu ilişkilerde” samimiyete çok önem veriyorum. Özellikle de edebiyatta… Beni de daha çok etkileyen edebiyatçılar, samimi edebiyatçılar. Bana yukarıdan bakan, tanrı yazarlardan ve onların kutsal kitaplarından hoşlanmıyorum. Edebiyatla samimi bir ilişki kurmak istiyorum. Okur olarak da, beni okuyacak kişilere yazan kişi olarak da.

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü alması ülkemizde önemli yansımalara yol açtı. Siz bir edebiyatçı ve haberci gözüyle ödülü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ödül, Türkçenin bir edebiyat dili olduğunu, bir dünya dili olduğunu, bir kültür dili olduğunu tüm dünyaya gösteren bir haberdir. Sanat dünyamıza katkısından söz etmiyorum bile. Ancak ödülün düşünce dünyamıza da katkısı büyüktür. Çünkü düşünebildiğiniz dilin dünya dili olarak kabul görmesi çok önemlidir. Özellikle de bize dayatılan dillerle düşünmeye başladığımız bir dönemde…
Karşımızda bir yazar var. Bu yazar yıllarca çalışıyor ve romanlar yazıyor. Bu romanlar dünya üzerinde okunuyor ve beğeniliyor; roman sanatında verilebilecek en büyük ödülü alıyor. Bu yazar bizim bu söyleşiyi yaptığımız yerden iki üç kilometre ötede bir yerde oturan, aynı sokaklarda gezdiğimiz, aynı dili konuştuğumuz, aynı esprilere güldüğümüz, aynı sıkıntılarla canımızın yandığı bir insan. Ayrıca, ben bugüne kadar hayatımda ilk kez, Nobel Ödülü almış bir yazarın bütün kitaplarını ana dilinden ve ödülden önce okumuş oldum. Bunu da bize Orhan Pamuk yaşattı.

Altzine dergisinin ve Altkitap’ın kurucu ve editörlerindensiniz. Dilerseniz, biraz da internet yayıncılığından söz edelim…
İçinde bulunduğum dost çevresinin bakışının da etkisiyle internet üstü dergi yayıncılığına ve hem de internet üstü bir sayısal yayınevi olan Altkitap projelerine erken sayılabilecek bir dönemde başladık. Bunun karşılığını da alıyoruz. Öngörülerimiz arasında projelerin daha da büyümesi, daha çok kişiye ulaşabilmesi için tanıtımının daha çok yapılması, bu tanıtım için gönüllü olabilecek sermayeyle buluşması, fikri üreticilerine bu sermaye üzerinden değer kazandırması gibi hayaller vardı. Ama zaman içinde insan şunu da öğreniyor: Bahsettiğimiz konu kültür sanat ve yaşadığımız yer Türkiye. Ne yazık ki hâlâ okur-yazar oranının nerelerde olduğunu gayet iyi bildiğimiz, bir türlü bir kültür sanat politikası oluşturamadığımız bir ülkeden bahsediyoruz. Bu koşullarda yaptığımız kadarıyla çok mutluyuz. Kitaplarımız 10 bin, 20 bin gibi download sayılarına ulaşıyor. Bu bizim romantik zihniyetimize göre kitabın 10 baskı, 20 baskı yaptığı anlamına geliyor. Üstelik bu sayılar örneğin, tiyatro üzerine, sivil toplum üzerine araştırma kitapları için geçerli. Roman ve öyküler çok daha büyük rakamlara ulaşıyor. Bu bizi etkiliyor tabii ve bu kadarıyla yetinmeye çalışıyoruz. Şöyle düşünüyoruz: Günün birinde dünyada bir kitap yayınlanıyor. O kitaba Kayseri’deki, Cape Town’daki, Kuala Lumpur’daki ve San Francisco’daki insanlar aynı anda ulaşabiliyor. Biri diğerinden daha geride değil.
İnternet üzerinde fiziksel yayıncılık yaptığımız zamandan Hayalet Gemi dergisinin çok büyük bir arşivi var. Bunların dünyada pek örnekleri yok.

‘SESLENDİRMEDE OYUNCUYA SADIK KALIYORUM’

Yekta Kopan seslendirmeye çok küçük yaşlarda başlamış. Tiyatrocu olan babasının aracılığıyla dört-beş yaşındayken TRT’de küçük bir çocuk rolü konuşmuş. Bunda erken yaşta okuma yazma öğrenmiş olmasının etkisi büyük tabii. Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu. Öğrencilik yaşamı boyunca da seslendirmeyi hiç bırakmamış. Seslendirmenin zorlu bir süreç olduğunu, sektörün dinamiklerinin de değişmesiyle giderek daha az seslendirme yaptığını belirten sanatçıya, “konuşmaktan” en keyif aldığı oyuncu ve filmleri sorduk…

Son yıllarda sinemada yaptığımız işler, örneğin Star Wars’ta Ewan McGregor’u konuşmak çok keyifli oldu. Sonra, Edward Norton’u konuşmak keyiflidir. Güzel, rahat bir konuşma alanı yaratır. Michael J. Fox artık bir marka gibi oldu; konuşurken de çok keyif almıştım. Animasyonları da severek konuşuyorum.

Seyirci koltuğundan merak edilen noktalardan biri de, seslendirme sanatçılarının role ve repliklere ne ölçüde müdahale ettikleri…
Normalde seslendirme yaparken asla oyuncunun üzerine çıkmak gibi bir gayretim yoktur. Oyuncu ve yönetmen çok derin kararlar vererek belirli sonuca ulaşıyorlar. Bu yüzden oyuncunun yaptığının daha azını da daha fazlasını da yapmamak için özel çaba harcarım. Oyuncunun alanına mutlak sadakat göstermek gibi bir yaklaşımım vardır. Ama kimi filmlerde bizim tınılarımızı biraz daha hissettirmek gerekiyor. Örneğin, “The Truman Show”da değil ama Jim Carrey’nin ticari komedilerinde bu gerekebilir. Animasyonda, durum biraz farklı, çünkü üretici firmanın da istekleri oluyor. “Biz burada Amerikan çocuklarının anlayacağı türde bir espri kullandık, bunu yerelleştirin” denebiliyor. Çeviriden stüdyoya kadar uzanan bir yerelleştirme süreci yaşanabiliyor. Burada da yapımcının tercihleri belirleyici. Ayrıca animasyondaki alanınız biraz daha geniş. Stüdyodaki eğlence, sizin animasyon karakteriyle kurduğunuz keyifli ilişki, sonuca yansıyor. Örneğin “Ice Age”de ben de çok eğlenmiştim, sonuçtan da çok keyif aldım.
 


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR