Uzakdoğu kökenli bazı dinler, binlerce yıl önceden beri,
hayvanları yemenin bir “ters enerji” yaratarak zarar
vereceğini telkin ediyorlardı. Modern endüstriyel toplumun
insanları da daha vicdani nedenlerle vejetaryen diyetler
izliyor.
Geçtiğimiz
mart ayında, İtalya’nın Milano kentinde bir tiyatro oyununun
ilk temsili, beklenmedik bir polis baskınıyla yarıda kaldı.
Arjantinli Rodrigo Garcia’nın yazdığı “Yemek İçin Öldürmek”
adlı oyunun final sahnesinde, bir ıstakoz öldürülüp
oyuncular tarafından yeniyordu. İtalyan hayvan koruma
dernekleri, oyunun zalimce olduğunu belirtip savcılığa
şikayette bulundular. Yargıcın kararı üzerine tiyatroyu
basan sivil polisler, oyunu durdurdu ve ıstakozu kurtardı.
Oyunun yazarı, eski kasap Rodrigo Garcia, İspanya’ya
dönmeden önce bir açıklama yaptı ve, “Bu yasak kararı, deri
ayakkabı giyen, deri çanta taşıyan hakimler tarafından
alınmıştır. Kararı uygulayan polislerin giydiği gömlekler de
Asya’da boğaz tokluğuna çalışan çocuklar tarafından
dikilmiştir” dedi. Baskını destekleyen hayvan hakları
savunucuları ise “Böyle şeyler restoranlarda oluyor. Ama
izleyici önünde hayır” dediler.
Yukarıdaki haber, mart ayında gazetelerimizde kendine küçük
yerler buldu. Ama birçok insan açısından beslenme
alışkanlıklarıyla hayvanlar arasındaki ilişki, rahatsızlık
verici bir işlemler serisi üzerinden gerçekleşiyor. Yukarıda
andığımız olayda baskını sağlayan dernekler, yenecek
hayvanların kalabalık önünde öldürülmesine karşı çıkıyorlar.
Ama hiçbir hayvanın beslenmek uğruna acı çekmemesi
gerektiğini düşünen çok daha radikalleri de var. Pek çok
farklı toplumda ve tarihin pek çok farklı döneminde ortaya
çıkan vejetaryen eğilimlerden söz ediyoruz.
Her ne kadar, “beslenme” denilince, ilk önce gastronomik
şölenler akla gelse de su içmek, hatta soluk alarak bedenin
ihtiyacı olan kimyasal ve mineralleri edinmek bile
beslenmeden sayılır. Beslenme, yani vücudun gereksinimlerini
edinmek, tüm canlılar gibi insan vücudunun da en doğal
yaşamsal etkinliklerinden birisidir.
Başlangıçta, yaşamını sürdürebilmek için, göçebe yaşam
sürerek avlanmaktan başka seçeneği olmayan insan, etobur bir
diyet izlemek zorundaydı. Ama yerleşik yaşama geçiş,
beslenme biçimini de başkalaştırıp çeşitlendirdi.
İnsanın organik gereksinimi olan kimyasal ve minerallerin
sağlıklı olarak edinilmesi sağlanıyorsa, beslenmenin ne tür
kaynaklar kullanılarak yapıldığı fizyolojik açıdan çok da
önemli değil. Ama yaşamı ve onun tüm etkinliklerini bazı
“değerler” gözeterek yönlendiren insanlar için beslenme
kaynakları çok önemli bir ayrıntıdır, hatta ayrıntı değil
meselenin kendisidir. Tıpkı vejetaryenler gibi.
Arkadaşını yeme!
Vejetaryenlere göre, avcı göçebe kültürün dayatmasıyla
etobur yaşam biçimi kabullenen ilk insanlar, türün doğasına
özgü otçul beslenmeyi terk ederek sistemi bozdular. Bugün,
“deli dana” gibi hastalıkların da bu “etoburluk
çılgınlığından” kaynaklandığını düşünüyorlar. Aslında otçul
bir beslenme alışkanlığına sahip olan ineklere, üretim
çiftliklerinde, kolay yoldan protein takviyesi yapmak için,
balık unu gibi etçil beslenme kültürleri içeren yemler
verilmesinin bu tür sonuçlara yol açtığını düşünüyorlar.
Vejetaryenliğin günümüzdeki ilk kuralı; duygu, zeka ve acı
çekmek gibi insani özelliklere (kısmen bile olsa) sahip
canlıların beden ve ruh varlıklarına saygı göstermek.
Vejetaryenlerin, kedi, köpek, sığır, domuz, at, hatta fok,
yunus balığı, balina gibi insanlarla duygusal ilişkiye
girebilecek kadar zekaya sahip yüksek organizmaları gıda
olarak reddetmelerinin nedeni budur. Özellikle Uzakdoğu
kökenli bazı dinler de yenecek canlının çekeceği acının
dışında, bu hayvana yapılanların ortaya çıkardığı “ters
enerji”nin yiyene zarar vereceği inancıyla et yemekten
kaçınmayı telkin ediyorlar. Bu kapsamı genişleterek,
insanlarla kurdukları ilişkinin “duygusallığına” bakmaksızın
tüm memeliler sınıfını beslenme zincirinin dışına atanlar da
var. Onlara göre, memelilerin beslenme zincirine dahil
edilmesi, yamyamlık olgusunun tanımlanmamış bir çeşididir!
Bir sonraki aşamada ise tavuk, ördek gibi kümes
hayvanlarıyla birlikte, yine kümeste yetiştirilen
endüstriyel maksatlı bıldırcın ve keklikten başlayarak tüm
kanatlılar diyet yasağına alınır. Vejetaryenler hayvanların,
üstelik yalnızca tüketim amacıyla çiftliklere doldurulup acı
çekmesini reddeder. Burada, doğal tepkilerin yanı sıra
tüketim toplumuna ve alışkanlıklarına bir itiraz da dikkat
çekiyor
Bu zinciri bir “can” taşıyan tüm organizmalara kadar
genişleten ve hatta can kaynağı olarak tanımladıkları
yumurtayı da mönülerinden çıkartan, hayvanlardan edinilen
süt ve süt ürünlerine dahi el sürmeyen vejetaryenler de var.
Kimileri, hayvanların üzerinde test edilmiş kozmetik ve
temizlik ürünlerini de kullanmıyorlar. Ve son olarak, çıtayı
daha da yükseltip, dalından düşmüş elma, ceviz gibi
yemişler; başağından düşmüş buğday tanesi gibi “sunulmuş”
olanların dışındakilere dokunmamayı salık veren en
radikaller... Günümüz insan popülasyonunu doyurmak sorunu
gözetildiğinde makul bir öneri değil elbette; ama onlar
beslenme kültürünü pratik bir açlık-tokluk meselesi olarak
değil, bir yaşam felsefesi olarak algılıyorlar.
Vejetaryenizm karşıtlarının itirazı ise, bu kadar titizlikle
uygulanan bir etobur beslenme yasağı diyetinin, insanı,
ihtiyacı olan protein gibi hayvansal kaynaklı besinlerden
yoksun bırakarak, ona zarar vereceği yönünde. Vejetaryenler
buna karşılık, proteinle birlikte gelen kolesterol ve onun
zararlı etkilerinden dem vuruyorlar.
Vejetaryen endüstri
Vejetaryen kültürün en çok gelişmiş batı toplumlarında ve
Uzakdoğu’nun bazı kültürlerinde görülmesi ise ilginç bir
tablo yaratıyor. Bir yanda refah toplumunun duyarlılıkları,
öbür yanda doğaya zarar vermenin bir tür ilahi adaletle
dengeleneceğinden endişe eden inanç sistemlerinin diyeti...
Gelişmiş batı toplumlarında vejetaryen duyarlılıklara
karşılık gelen ürünler de var elbette. Soya, bu ürünlerin en
önemli hammaddesi konumunda. Soya özünden yapılmış, kıyma,
sosis
gibi et ürünlerinin muadillerini bulmak mümkün. Batı Avrupa
ülkelerinde sadece vejetaryen ürünleri satan marketler var.
Ülkemizde de özelikle İstanbul’da benzer satış mağazalarının
sayısı çoğalıyor.
Tüm bunlar bir yana, vejetaryen ürünler, yüksek cirosuyla da
iştah kabartan bir endüstri. Dilersiniz, vejetaryenlere özel
bir fast food mönü alıp ayakta atıştırarak, dilerseniz dört
başı mamur bir lüks sofraya kurularak yiyebilirsiniz; ama
mutlaka size özel bir “vegemönü” mevcuttur. Hele hele, dünya
kenti kabul edilen ve dünyanın tüm mutfaklarına mekanlık
yapan İstanbul’da. Buyurunuz, ziyaret ve ziyafet ediniz...
Vejetaryenler ne yer?
Protein gereksiniminin yalnızca etle karşılanabileceği
düşüncesi gerçekten de doğru değil. Ceviz, fındık gibi
kabuklu yemişlerde, bazı bitkilerin tohumlarında, tahıllarda
ve baklagillerde ve soya ürünlerinde de bol miktarda protein
bulunuyor. Vejetaryenler, demiri kurutulmuş meyve, yapraklı
yeşil sebzeler, buğday unu, baklagiller, yulaf, kabuklu
yemiş ve kabuklu pirinçten, kalsiyumu ise peynir, kabuklu
yemiş, susam, yapraklı yeşil sebze ve soya fasulyesinden
alıyorlar.
Türkiye’de de vejetaryen restoran ve marketlerin sayısı
artıyor. İstanbul’daki”Zencefil”, “Nature & Peace”, “Parsifal”;
İzmir’deki “Vejetaryen Restoran”; Antalya’daki “Rasayana”
restoranlar açısından; Ambar, Dem Naturel, Kırk Ambar,
Aktar, Neo Life ise marketler açısından öncü kabul
edilebilir.