SİTE İÇİ ARAMA

 

Bilgisayarda kurgulanıyor, hatta yer yer bilgisayarda “çekiliyor” ve artık bilgisayarda izleniyor.
Dijital kahramanlar yaygınlaşıyor, kokulu salonlar açılıyor. 20. yüzyılın sanatı, kabuk değiştiriyor.

 


Sinema tarihinin kült isimlerinden birinin oğluydu. Oyunculuğa başladığında hemen herkesin ortak kanısı babası Bruce Lee kadar tanınmayacağı yolundaydı. Ancak 1994 yılında, Crow filminin çekimleri sırasında yaşamını yitirmesi onu aniden Hollywood’un gündemine oturttu. Olayın şoku atlatıldığında, o kilit soru soruldu: Film nasıl bitecekti? Set kazasında ölen başrol oyuncusunun yerine başkası mı oynayacaktı? Yapımcılar, sıra dışı bir tercihte bulundu. Film, Brandon Lee’nin mevcut görüntülerinin üzerinde dijital olarak oynanarak tamamlandı. Uzun yıllar sürecek tartışma ortamı böyle alevlendi.
Filmlere dijital müdahaleler, bugün çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Dijital olanaklar, Quentin Tarantino, Stephen Chow, Washowski Kardeşler gibi bazı yönetmenlerce yepyeni bir estetik düzlemde kullanıldı. Onlar post-production müdahalelerini seyircinin fark edeceği biçimde, tabiri caizse dürüstçe yapıyorlar. Ancak bilgisayar programları artık hemen her filmde ham kayıtların üzerinde kullanılıyor; bazen bir devamlılık hatasını örtbas etmek, bazen sahneye daha dramatik bir anlatım kazandırmak için. Pek çok pahalı efekt, artık klavye marifetiyle çok daha ucuza mal ediliyor. Üstelik başarısızlık riski çok daha düşük. Fakat çağımıza özgü “kolaylıklar” kimilerini endişelendiriyor. Andrew Niccol, kendi yazdığı “Simone” filminde bu endişeyi ele almıştı. Oyunculuk kavramının ölüşünü anlatmak için de başrole ölümsüz bir oyuncuyu, Al Pacino’yu davet etmişti. Filmde Al Pacino’nun canlandırdığı yönetmen, yıldız kaprislerinden ve yeteneksiz sanatçılardan usanmış, çareyi de yarattığı sanal yıldız Simone’de bulmuştu. Ancak çok geçmeden Simone’nin sinemayı öldürmek üzere olduğunu fark edecekti!

Animasyona ne dersiniz?
Animasyon filmlerin “Bu çizim olamaz!” dedirten görüntüleri de zihinlerde benzer bir izlenim yaratıyor. Sinemacıların ortak kanısı, animasyonun gerçek çekimli sinemaya, gerçek çekimli sinemanın ise animasyona giderek daha çok benzediği yolunda.
Dijital müdahalelerin oyunculuğu ve yönetmenliği yer yer bir sanat olmaktan çıkararak teknik bir zanaata çevirdiği yolundaki görüşün savunucularının sayısı hiç de az değil. Tartışma biraz fotoğrafçılar arasındaki dijital-analog çekişmesini andırıyor. Öte yandan teknoloji hiçbir engel tanımadan yoluna devam ediyor. Belki de en doğrusu, sinemanın bu güncel haline alışmaya çalışarak yeni estetik kriterlerin oluşmasına şahitlik etmenin keyfini sürmek.

Mission Impossible; James Bond 007 gibi filmlerin eski versiyonları en çok jönleriyle anılırdı. Artık, efektlerin gerçekçiliği sinema dergilerinde daha çok övgü buluyor.

Sinemanın bilgisayarla buluşması, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi serilerin masalsı ortamlarında etkin.

Star Wars’un ilk versiyonları ile yeni versiyonu arasında da “efekt farkı” var. Ancak kimileri halen eski gemide daha fazla tat bul

Hoş kokulu sahneler
Teknolojinin sinemaya getirdikleri, dijital efektlerle de sınırlı değil. Örneğin, henüz yaygın olmasa bile, koku efektleri bazı sinema salonlarına girdi bile. Tahmin edilebileceği üzere bu alandaki öncüler, Japon sinemacılar. ABD’de 2007 NBA All Star karşılaşması sırasında bir otel, konuklarına birden çok ekranın yerleştirildiği odalarda maç izleme şansı tanıdı. İzleyiciye sahanın içinde gibi hissettiren sistemin yaygınlaşması muhtemel.
Evim, güzel evim…
Film izleme alışkanlıklarında köklü değişiklikler yaşanıyor. Kolektif sinema ritüeli, yerini sinemalarla boy ölçüşecek ses ve görüntü kalitesine sahip ev sistemleri karşısında giderek zayıf düşüyor. Sinemada film izlemek biraz konserleri andırıyor. İzliyorsunuz ve film bitiyor. DVD ise size aynı sahneyi defalarca izleme, yönetmen yorumlarına ulaşma, sadece müzikleri dinleme, filmi parçalar halinde seyretme gibi sayısız olanak sunuyor. Fida Film’in 90’ların başında, film öncelerinde gösterdiği tanıtım filmlerindeki unutulmaz “Sinema sinemada izlenir” sloganı giderek sarsılıyor. Sinemaya neredeyse hiç gitmeyen bir sinemasever kuşağının yetişmekte olduğunu gözlemlemek hiç de güç değil.
Film teknikleri, izleme biçimleri değişse de sinema sanatının kendisi büyüleyiciliğini korumaya devam ediyor. 20. yüzyıl sanatının gözbebeği o. Resmin, müziğin, tiyatronun, heykel, dansın, edebiyatın ve fotoğrafın baş döndürücü bir sentezi. Ve ister artık klasikleşmiş bir salonda izleyin, ister evinizde, halen karşımıza bizi koltuklarımıza mıhlayan şaheserler çıkıyor. Telaşa mahal yok, sinemalar değişse de sinema sanatı yoluna devam ediyor. Sadece, görüntü çağı diye adlandırılan dönem, modernizmin değil, kendi sinemasını arıyor.
 


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR