SİTE İÇİ ARAMA

 

Bu şekilde olmayacak, dedi kafiledeki en huzursuz kadın. “Artık dayanamıyorum bu sıcağa” diye devam etti söylenmeye. İlk başta kendi kendime, “Ne işin vardı Laos’ta, evinde oturup belgeselde seyretseydin o zaman” diye düşündüm. Kadının sözlerindeki doğruluk payını göz ardı edememiştim. Gerçekten sanki bir saunanın içindeymiş hissi veren nem, insanın sinirlerini sonuna kadar zorluyordu. Bir taraftan Muson ormanlarının geçit vermez yeşilliklerinin arasında herhangi bir dikene veya kırık dal parçasına çarpmamaya özen göstererek yürümeye devam ederken, bir taraftan da gözlerime ter kaçmasın diye başıma bağladığım bandanayı düzeltiyordum. Cırcır böceklerinin senfonisinden başka hiçbir sesin duyulmadığı ormanda, herkes rehberin arkasında tek sıra halinde sessizce yürüyordu. Bu sessizlik aniden rehberin “İşte Buda Park” diye bağırmasıyla sona erdi. Evet, sonunda ulaşmıştık bu ilginç parka. Acayip diyorum, çünkü gerçekten sıra dışı bir yerdi burası; dev boyutlu taşlar, büyük bir özenle kurukafalara, yılanlara, çok kollu Buda heykellerine dönüştürülmüştü. Rehber, park hakkındaki tarihi bilgileri sıralamaya başladığında, belli etmeden gruptan uzaklaştım. Bu fantastik mekânda yalnız başına dolaşmak istiyordum. Heykelleri dikkatlice incelemeye başladım, hayranlıkla şaşkınlık arasında gidip gelirken, insan beyninin yaratıcılıkta sınır tanımadığına bir kez daha emin oldum. Başka bir kültürde, başka bir inançta, kötü ve karanlık olarak görülen simgeler, burada saygı duyulan anlamlara sahipti.
Vientiane’e yani Laos’un başkentine geri döndüğümüzde şehri biraz daha keşfetmek istediğim için soğuk bir duş alıp terden sırılsıklam olmuş giysilerimi değiştirdikten sonra kendimi bu egzotik şehrin kalabalık sokaklarına attım. Görmeyi en çok istediğim yer, şehrin hatta Laos’un simgesi olan “That Louang” tapınağıydı. Altın renkli tapınağa ulaştığımda, gün batımının oluşturduğu kızıl fonla birleşen bu şahane siluet, kendimi alabildiğine huzurlu hissetmemi sağladı. Buda’nın göğüs kafesinden bir parçayı muhafaza edebilmek için yapıldığına inanılan bu yapı, gerçekten etkileyiciydi. Kavuniçi cübbeleri ve kazınmış saçlarıyla, tapınağın bakımı için bağış toplayan monklar, yani Budist rahipler, fantastik manzarayı tamamlıyordu.
Sıcaktan ve nem yüzünden çok az uyuyabilmeme rağmen sabah oldukça erken uyandım, Laos’un başkent Vientiane’den sonra en önemli bölgesi olan Luang Prang’a ulaşmak istiyordum. Gizemli İndoçin’i daha iyi tadabilmek için Mekong Delta ırmağındaki bot yolcuğunu tercih ettim. Pek de güven vermeyen bota adım atar atmaz bunun gerçek bir heyecan olacağı hissediliyor. Botu ustalıkla yönlendiren hasır şapkalı Laoslu, bağıra çağıra bir şeyler anlatıyor, arada sırada da sapsarı dişlerini tümüyle gösterecek şekilde sırıtıyordu. Motorun kulakları sağır eden gürültüsünden ürken timsahlar, güneşlenmeyi yarıda bırakarak bir bir ırmağa atlıyor, bulanık suda aniden gözden kayboluyorlardı. Irmağın her iki tarafında, yeşilin her tonunun görüldüğü sık ormanlar, derinliklerinde vahşi hayatın tüm formlarını gizlerini sakladıklarını hissettiriyordu.
Laung Prang’a ulaştığımızda, bu küçük şehirde zamanın yüz yıllar öncesinde donup kaldığını hissettim. Çok uzun süre önce sömürgeciler tarafından inşa edilmiş villalar ve Budist mimarisinin en güzel örneklerinden tapınaklarla şekillenen şehir, sessiz, sakin ve oldukça barışçı görünüyordu. Burada birçok tapınak olmasına rağmen en görkemlisi şüphesiz rengârenk camlar ve altınla bezenmiş Wat Xieng Thong’du. Bu tapınağın zarafetine hayran olmamak elde değil. Nakış gibi işlenmiş yüzeyleri, özenle inşa edilmiş tasarımıyla Wat Xieng Thong, gerçek olamayacak kadar kusursuzdu; maharetli bir ressamın çizdiği bir masal resmine benziyordu.

Laos, ekonomik açıdan fakir ama kültürel açıdan inanılmaz derecede zengin. Ülkede bulunan tapınaklar Budist mimari sanatının en mükemmel örnekleri ve dünyanın kültür mirasları arasında gösterilerek koruma altına alınmış. Uçağın penceresinden Laos’a son kez bakarken, Afganistan’daki dev Buda heykellerinin füzelerle yerle bir edilmesini hatırladım ve insanlık kültürü için son derece önemli olan eserlerin, tüm dünyada da Laos’taki gibi iyi korunmasını ümit ederek bu hiç unutmayacağım egzotik ve mistik ülkeye veda ettim.


Budizm: Bir
yaşam öğretisi


Laos’taki enfes tapınakların adandığı Budizm, bundan yaklaşık 2500 yıl önce Hindistan’da doğdu. Semavi dinlerin sahip olduğu anlamda bir tanrı kavramı olmayan Budizm, temel ahlâk ilkelerine dayanan bir tür öğreti. M.Ö. 500 yıllarında Hindistan’ın kuzeyinde bir prens olarak doğan, ama dünya nimetlerini terk ederek “arınmacı” bir yaşamı seçen Siddharta Gautama, dinin kurucusu olarak kabul ediliyor. Budistler, Nirvana olarak bilinen ve tasavvuftaki “erme” ile paralellikler gösteren “aydınlanma”nın tüm insanların nihaî amacı olduğuna inanır.
Laos’un dışında, Nepal, Vietnam, Japonya, Çin, Sri Lanka, Burma, Tayland, Hindistan gibi Asya ülkelerinde görülen Budizm, özellikle 80’li yıllardan sonra ABD’li ve Avrupalı elitlerin arasında da yaygınlaşmaya başladı. Endüstriyel batı toplumunun karmaşasından bunalan, çoğunlukla uyuşturucunun da karıştığı kontrolsüz hayatlar yaşayan sanat ve sosyete ünlüleri, bir tür arınma ve dinginleşme olanağı olarak gördükleri Budizme eğilim gösterdiler.
Nirvanaya, yani nihai aydınlanmaya ulaşmak için maddi dünyayı terk etmeyi tavsiye eden Buda’nın öğretisine uygun olarak Budist rahipler oldukça zorlu koşullarda yaşıyorlar. Tüm yaşamın acılardan ibaret olduğunu ve bu acıların kaynağının dünyevi arzular olduğunu düşündüklerinden kendilerini maddi dünyadan neredeyse tamamen soyutluyorlar..
 

    


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR