SİTE İÇİ ARAMA

 

UNESCO, geçtiğimiz yıl yapılan
33. Genel Konferansı’nda 2007 yılını,
doğumunun 800. yıldönümü nedeniyle
Mevlana Yılı olarak değerlendirme kararı aldı. Selçuklu himayesinde yaşayan ve türbesi
Konya’da bulunan Mevlana Celaleddin Rumi,
800 yıl önceden
günümüze ulaşan bir barış
çağrısıyla anılıyor.
 

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu) 2007 yılını tüm dünyada Mevlana Yılı ilan etti. Ülkemizin önemli kültür miraslarından olan Mevlana’yı ve Mevlana’yla sembolleşmiş tasavvuf felsefesini anlatıyor olmak; her ne kadar eksik ve yarım bir anlatışı baştan kabullenmek olsa da, adı aşkla, insanla, sevgiyle özdeş bu tasavvuf insanını bu vesileyle anıyoruz.
XIII. Yüzyılda Anadolu’da ortaya çıkan tasavvuf ve tasavvuf edebiyatının Yunus Emre’yle birlikte anılan önemli temsilcilerinden Mevlana, 1182 yılında bugünkü Afganistan’da bulunan Belh kentinde doğdu.
Soylu bir aileden gelen Mevlana, babası Sultânül-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalınca aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrılmıştı.
Mevlana; asıl adı Muhammed Cellaleddin iken, sonradan “Mevlana” ve Anadolu anlamına gelen “Rumi” isimlerini alır.
1200’lü yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altındayken, Konya bu devletin baş şehriydi. Selçuklu Devleti en parlak zamanını yaşarken şehir sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd, Mevlana’nın babası Sultanül-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet ederek, bu şehre yerleşmesini istemiştir.
Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müritleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplanmış Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak görmüşlerdir. Bundan sonra Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olarak vaazlar vermeye başlamıştır.
Mevlâna Celaeddin Rumi, 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi ve bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı ve bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
 


Mevlana Celaleddin Rumi’nin doğduğu Belh kenti bugün Afganistan sınırları içerisinde. Savaş yorgunu Afganistan’ın ilgisizliği nedeniyle, Mevlana’nın 1182 yılında doğduğu ev ise maalesef son derece bakımsız durumda.


Hamdım, piştim, yandım...
Tasavvuf felsefesinin bu önemli ismi en bilinen haliyle yaşamını; “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetlemişti.
Tasavvuf ile uğraşan ehil kişi anlamına gelen mutasavvuflara göre aşk; her şeyin üzerindedir ve evrenin varlık sebebinin aşk olduğu inancı yaygındır.
Rivayete göre Tanrı; “Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi, sevilmeyi istedim” demiş ve sırf kendi güzelliğine âşık olmak için insanoğlunu yaratmıştır. Bu yolda Hallac-ı Mansur Enel Hak (Ben Hak’kım) diyerek, “aşkın yaradanda yok olmak” olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasının karşılığını da yakılıp küllerinin Dicle’nin suyuna savrulmasıyla ödemiştir. Uzun yıllar sonra Mevlana gibi büyük bir mutasavvıf Hallac-ı Mansur’un teşhisinin doğruluğunu savunmuştur. Çünkü mutasavvıflara göre aşık olunan ve kavuşmak için arzulanan Allah’tır.
Tasavvuf felsefesine göre; insani aşk, ilahi aşkın yeryüzüne yansımasından ibaretken bir diğer inanışa göre ise ruhlar yarımdır ve aşıklar ne zaman bir bedende iki ruh olursa işte o zaman ruhlar tamamlanır.
Bu haliyle aşk, her türlü dünya nimetinin, varlık ve yokluğun üzerideyken her türlü başka beşeri durumunda ötesindedir.
Bu tür aşktan yoksun kalmış insanoğlu yalnız başına sadece bir tenden ibarettir. Bu tene can olan ise sevilen, yani canandır. Aşksız insan bir boşluk içerisinde savrulup dururken hayatı bir düzensizlikler silsilesidir.
Mevlana ise aşkı, “tapılması gereken bir din” olarak nitelemektedir.

Aşk ve tasavvuf
Tasavvuf felsefesinin dayanağı olarak görülebilecek bu felsefe tasavvuf edebiyatının da yapı taşlarını oluşturur, rengini verir.
Göz; insanın dünyaya açılan gönül penceresi olduğundan aşkın ilk filizlendiği yer gözlerdir. Tasavvuf edebiyatında sevilenin kaşları yaya gözleri ise kalbi hedef alan oka benzetilir. Gül, bülbül ise yine bu edebiyatın önemli imgeliridir.
Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem’i aşklarında ortaklaştıran bir yer vardı ki o da kavuşamama, buluşamama halleridir. Çünkü aşkın büyüklüğü ve büyüsü çekilen cefada ve çilede gizlidir. Tıbkı edebiyatın büyüsü gibi... Çağdaşlarımızdan bir örnekle; Aragon’un dediği; “mutlu aşk yoktur” ifadesini başka pek çok şekilde yorumlamak mümkünse de; mutluluk edebiyatın konusu olabilecek güçlü bir imge ve anlatım konusu değilken; mutsuzluk, olanaksızlık, kavuşamama, çekilen acılar edebiyatı edebiyat yapan önemli imgeler olarak karşımıza çıkar.

Ölüm ya da yeniden doğuş
Tasavvuf felsefesinin ve bu felsefinin cisimleştiği tasavvuf edebiyatının temsilcisi Mevlana 1273 yılında Konya’da vefat etti.
Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul eden Mevlana öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına, ölümünün ardından “Ah vah edip ağlamamalarını” vasiyet ediyordu.
Türbesi bugün de, bir zamanlar görkemli Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’nın en ünlü binasıdır. Türbenin hemen yanında ise, Mevlana’nın el yazma eserlerinin bulunduğu müzeyi bulabilirsiniz. Mevlana’nın, “Gel ne olursan yine gel” diyen sesini duyarak, aşkla yoğrulmuş tasavvuf felsefesine el yazmaları arasından sızarak, XIII. Yüzyıl Anadolusu’nda mistik bir yolculuğa çıkmak; Mevlana’yı ve tasavvufu anlamak için iyi yolculuk olacaktır diye düşünüyoruz.

Mevlana’nın
büyük
eseri: Mesnevi

Mevlana’nın en önemli eseri kabul edilen Mesnevi; aslında klasik doğu edebiyatında bir şiir tarzının adıyken, sözlük anlamı olarak “ikişer”, “ikişerlik” demektir. Bu ikişerli yazım tarzı nedeniyle Mesnevi’de büyük bir söyleme kolaylığı vardır ve bu sayede uzun sürecek hikayeler şiir yoluyla söylenecekse mesnevi tarzı seçilir.
Mevlana; Mesnevî’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlana, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken, otururken, yürürken hatta sema ederken söyler; katibi Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Dîvân ise şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denirken, Dîvân-ı Kebîr “Büyük Defter” veya “Büyük Dîvân” manasına gelir. Mevlâna’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr’in dili de Farsça olmakla birlikte, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de bulunur.
 

Fotoğraflar için www.semazen.net’e teşekkür ederiz.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR