Bundan 350 yıl önce Avrupalı denizcilerin Hindistan yolu
üzerindeki bir durakta inşa ettikleri depo, günümüz lojistik
anlayışı için son derece basit bir hamle idi. Ama o
istasyonun etrafında önce bir kent, sonra bir ülke gelişti:
İlginç ve acılarla dolu tarihini, bugün bembeyaz bir sayfa
üzerinde yeniden yazmakta olan Güney Afrika Cumhuriyeti…
Güney
Afrika Cumhuriyeti, 15 yıl öncesine kadar açık ırkçı
yönetimiyle tanınırdı. Ülkedeki siyahları yurttaşlık
haklarından mahrum bırakan “Apartheid” rejimi, 1991’den
itibaren yıkıldı ve efsanevi siyah lider Nelson Mandela’nın
devlet başkanlığına seçilmesiyle, Afrika kıtasının bu en
kozmopolit ülkesi de uluslararası arenada saygın bir yer
kazandı. Irkçı rejim döneminde uluslararası yaptırımlara
maruz kalan ve giderek neredeyse “tek başına” bırakılan
Güney Afrika Cumhuriyeti, dünyanın en eski kıtasının en
güneyinde bulunuyor.
15. yüzyıla kadar Avrupalılar Afrika’nın bu güney ucundan
habersizdiler. Gezegenin fiziki koşulları ve coğrafyasına
ilişkin eskiye ait tüm bilgileri yerle bir edecek olan
keşifler dönemi başladıktan sonra “bulundu” Güney Afrika
kıyıları. 1488’de Bartholomeo Dias Ümit Burnu’nu geçti ve
Hindistan’la ticaret için yeni bir yol keşfetmiş oldu.
Afrika kıtasının en güney ucu olan Ümit Burnu’nun keşfi,
dünyanın bir “sonu”, bir “dibi” olduğuna ilişkin inancı
sarsmıştı artık. Sonra bu uç nokta, Avrupa devletleri
açısından stratejik bir önem kazandı ve bölgenin tarihi de
bundan sonra yazılı hale geçti.
Avrupa’dan Hindistan’a seferler yapan İspanyol, Hollandalı,
Portekizli ve İngiliz denizciler Güney Afrika sahillerinde
sıklıkla konaklamaya başladılar. Hollandalı Jan von Riebeek
1652’de, bugün sadece ülkenin değil, tüm kıtanın en önemli
kentlerinden biri olan Cape Town’ın bulunduğu Tavola
Körfezi’nde, ticaret gemileri için depo ve levazım istasyonu
kurdu. Bugünün karmaşık ve acılarla sınanmış ülkesi Güney
Afrika Cumhuriyeti bu çekirdeğin etrafında gelişti. Bu
ticari üs, kısa sürede serpildi, genişledi ve bir Avrupa
kolonisi haline geldi. İngiliz ve Fransız askerleri bölgeyi
işgal etti. Bölgedeki yerli halk, fiziksel güç olarak son
derece geri oldukları bu ülkeler karşısında çaresiz bir
direnç göstermeye çalışsa da kısa sürede boyunduruk altına
alındı. Hatta Avrupalılar, siyah yerlilere karşı ırk ayrımcı
bir politika yürüttüler. İngiliz hükümeti, ırk ayrımı içeren
yasaları 1807’de kaldırdı; ama İngiliz kökenli çiftçiler (Boerler)
eski ırkçı uygulamalardan vazgeçmedi. Güney Afrika dört
devletli bir federasyon olarak Britanya Milletler Topluluğu
(Commonwealth) üyesi oldu.
1924’te başa geçen General Herzog döneminde ırkçılık yasal
meşruiyet kazandı. 1934’te siyahların tüm yurttaşlık hakları
ellerinden alındı. Bundan sonra, dünyanın dört bir yanından
gelen tepkilere ve yaptırımlara rağmen Güney Afrika
iktidarları tutumunu değiştirmedi. Ülke tüm uluslararası
topluluklardan çıkarıldı ve tecrit edildi. Ama bu süreç,
ülke içindeki muhalefete karşı güvenlik güçlerini ve
istihbarat örgütlerini güçlendiren Güney Afrika’nın kıtadaki
diğer devletlere karşı da üstünlük sağlamasına yol açtı.
1980’lerden itibaren ülke içinde giderek yükselen muhalefet,
sonunda iktidardaki Ulusal Parti’nin içinde de gelişti ve
son katı ırkçı lider Botha 1989’da istifa etti. Yeni
cumhurbaşkanı William de Klerk yumuşama politikalarına
başladı ve 1990 yılında, 28 yıldır cezaevinde bulunan
efsanevi siyah lider Nelson Mandela serbest bırakıldı.
Bu yıl, tarihi pek çok utanç sayfasıyla dolu ülke için bir
dönüm noktası oldu. Ertesi yıl devlet başkanlığına seçilen
Mandela ile Güney Afrika yeni bir zamana, yeni bir “gün”e
başladı.
 
Eskiler, ülkedeki yeni nesle, “born-free” yani hür
doğanlar adını takmış. 90’lı yılların başında doğan gençler
geçmiş yıkımların gerçekliğinden habersiz “yeni” bir ülkede
büyüyorlar...Yeni Afrika
Şimdi kendisini geleceğe taşıyan bir ülkeyle karşı
karşıyayız. Başkent Johannesburg, ya da yaygın kullanılan
adıyla Jo'burg, tüm ülkedeki etnik-kültürel çeşitliliği ve
toplumsal farklılıkları yansıtan bir model görünümünde.
Kentin, geniş bir alana yayılan ve yalnız siyahların
yaşadığı banliyösü Soweto, birbirine yaslanmış, kırık dökük
binlerce gecekondunun oluşturduğu bir getto. Ülkeyi ziyaret
eden yabancılar Soweto’ya, Nelson Mandela’nın eski evini
ziyaret etmek ve saygılarını sunmak üzere geliyorlar.
Uluslararası siyasi yalıtılmışlıktan ve özgürsüzlüklerden
kurtulan Jo’burg, on yıl önce önüne koyduğu yeni hedefe
ulaşmak gayretinde: “Dünya Çapında bir Afrika Kenti”. Ama
bunun için Soweto gibi banliyöleri hızla modern yerleşim
alanlarına dönüştürmek gerekiyor. Johannesburg 10 milyonluk
nüfusu ile tüm Afrika kıtasındaki ekonomik faaliyetlerin
onda birini gerçekleştiriyor. Bu ekonomik yoğunluk büyük
uçurumlara yol açmış. Belki bir yanda Soweto var, ama yine
tüm kıtanın en şık mahalleleri ve en yüksek yaşam
standartları da burada.

Kentin, geniş bir alana yayılan ve yalnız siyahların
yaşadığı banliyösü Soweto, birbirine yaslanmış, kırık dökük
binlerce gecekondunun oluşturduğu bir getto. Yabancılar
Soweto’ya, Nelson Mandela’nın eski evini ziyaret etmek ve
saygılarını sunmak üzere geliyorlar.
Johannesburg merkezine 40 kilometre
mesafede bulunan Pretoria, parlamento ve öteki resmi
binaların bulunduğu bir yönetsel başkent adası görünümünde.
Dünyadaki en verimli altın madeni Gold Reef City, eski insan
fosillerin bulunduğu Sterkfointein Caves ve kentin kültür
merkezi Newtown görümeye değer yerler.
Johannesburg’a 1 saat uzaklıktaki Kruger Milli Parkı
dünyanın en önemli safari alanlarından biri. Ülke içinde
vahşi yaşamın gözlenebildiği başka pek çok ulusal park var.
Buralara düzenlenen safarilerde zürafa, gergedan, aslan,
fil, bufalo, zebra, leopar, devekuşu ve başka pek çok hayvan
görmek mümkün. Güney Afrika, insan toplulukları konusundaki
çeşitliliğinden de daha zengin bir vahşi yaşam envanterine
sahip. Birer “belgesel canlısı” olarak tanıdığımız hayvanlar
burada çok yakınınızdalar.
Güney Afrika’da Johannesburg’tan sonraki en önemli şehir
elbette Cape Town. Bütün ülkenin etrafında geliştiği Ümit
Burnu ve etkileyici Masa Dağı Cape Town’da. Dümdüz tepesiyle
muhteşem bir görüntü oluşturan Masa Dağı, tepesindeki
bulutlarla daha da bir güzelleşiyor. Ülkenin meşhur Clifton
Plajı da Cape Town’da. Kıyıdan kendinizi okyanusa bırakmak
üstelik bunu bir anakaranın en güney ucundan yapmak özel bir
deneyim. Yakınlardaki fok adasına tekne turları
düzenleniyor. Burada binlerce foku izleyebilirsiniz. Ümit
Burnu yakınlarındaki Boulders sahilinde ise penguenlerle
beraber yüzmek için denize girmeniz yeterli.
Ülkenin en eski yerleşim alanlarından biri olması ve bir
koloni bölgesi olarak imar edilmesi nedeniyle, Cape Town çok
gelişkin bir altyapıya sahip. Ve tabi lüks butik otellere…
Dünyadaki en büyük şarap üreticilerinden biri de Cape
Town'da.
Nelson Mandela’nın ya da kendi dilindeki adıyla
Madiba’nın rehberliğinde, eski ülkelerine yeni bir tarih
yazmak üzere yola çıkan Güney Afrikalılar, bağnazlık,
uzlaşmazlık, kavga ve korku ile dolu geçmişlerini; beraber
yaşama ve hoşgörüden esinlenen bir gelecek umuduyla unutmaya
çalışıyor. Karanlık günleri sona erdiğinde, topraklarında
yaşayan her renkten, her kökenden insana atfen “gökkuşağı
ülkesi” olarak adlandırdıkları vatanlarında tüm dünyadan
insanları konuk etmek için sabırsızlıkla bekliyorlar. Yaralı
geçmişlerinden tüm insanlık bir ders çıkarsın ve “bağışlama”
kültürünün güzel bir ülkeye sahip olmak kadar önemli olduğu
herkesçe anlaşılsın diye.
Kentin,
geniş bir alana yayılan ve yalnız siyahların yaşadığı
banliyösü Soweto, birbirine yaslanmış, kırık dökük binlerce
gecekondunun oluşturduğu bir getto. Yabancılar Soweto’ya,
Nelson Mandela’nın eski evini ziyaret etmek ve saygılarını
sunmak üzere geliyorlar.Pilanesberg tamamen kapalı doğal bir
ekosistem. Bu parkta hayvanlar “kendi yiyeceklerini
kendileri buluyorlar”. Yani “şanslı” bir ziyaretçinin,
örneğin bir aslanı avlanırken görmesi mümkün.

Afrika’daki en büyük ve güçlü 5 hayvana “Büyük Beşler”
deniyor. Bunlar, fil, aslan, leopar, gergedan ve bufalo.Kruger
Ulusal Parkı’nda hepsini görmek mümkün. |