SİTE İÇİ ARAMA

 

Düş kurmak için dünyanın geri
kalanından sularla ayrılmış
bir adadan daha tahrik edici
bir coğrafya olabilir mi? Hele bir de
bu ada, iki büyük kıta arasında şaşırtıcı bir zarafetle yükseliveriyorsa…


Ada, edebiyat için her zaman cazip bir imge olageldi. Kimileri beğenmedikleri bir dünyayı yermekte kullandılar adayı, kimileri düşünü kurdukları bir başka dünyayı tarifte. Thomas More, Utopia’sını; Daniel Defoe, Robinson Crusoe’sunu, William Golding Sineklerin Efendisi kitabını adalara bakarak yazdı. Ada romanlarının tek bir ortak fiili vardı: Düşlemek. Büyük kara parçasından denizin ortasındaki küçük karaya bakarak yepyeni bir evren kurgulamak… Düş kurmak için dünyanın geri kalanından sularla ayrılmış bir adadan daha tahrik edici bir coğrafya olabilir mi? Hele bir de bu ada, iki büyük kıta arasında şaşırtıcı bir zarafetle yükseliveriyorsa… İstanbul Boğazı dediğimiz parıltılı yüzüğü süsleyen pırlantanın, bilinen adıyla Kız Kulesi’nin onlarca dokunaklı efsaneye ilham vermesi işte hep bu yüzden. Ve eğer ortada efsane varsa, hayal gücü varsa, aşk da kaçınılmazdır. Nitekim, Kız Kulesi’ne dair efsanelerin çoğu, bu ilişkiyi anlatıyor:
Hero, Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için tutsak olduğu, deniz ortasındaki kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine deliler gibi aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kız Kulesi iki gencin gizli aşkına tanıklık eder. Ancak Leandros'un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero'nun yaktığı fener söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kız Kulesi'nden boğazın sularına bırakır…Belki de Boğaz’ın ortasındaki deniz feneri, daha o zaman balıkçılara ışığıyla yol göstermeye karar vermişti; o kötü geceyi biraz olsun unutturabilmek için.

“Küçük Kale”
Kız Kulesi’nin mimari serüveni de çok eskilere dayanıyor. Ada biçimi oluşmadan önce boğazın çıkıntısı konumunda olan burun, “vus” adıyla anılıyordu. Ada üzerindeki ilk binanın Bizans komutanı Chares'in eşi için, mermer sütunlar üzerine bir anıt mezar olarak inşa edildiği düşünülüyor. Daha sonraları Sarayburnu’ndan, kulenin bulunduğu kayalıkların olduğu adacığa zincir gerilerek, boğazın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu oluşturuldu.
11. yüzyıla gelindiğinde, burada yükselen ilk belirgin kule, İmparator Manuel Comnenos tarafından yaptırıldı. Başlangıçta savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı “Küçük Kale” anlamına gelen Arcla adını taşıyordu. Bizans döneminde kule, bu konumu uzun yıllar korudu.
   
Boğazın ortasında mehteran
Osmanlı döneminde Kız Kulesi pek çok farklı işlev gördü. Kâh savunma kalesi olarak kullanıldı, kâh sürgün kulesi. Kimi zaman gösteri platformu kılığına büründü, kimi zaman karantina merkezi. Bazen kutlama topları atıldı Kız Kulesi’nden, bazen de mehteran ses verdi. Işığıyla gemilere yol gösterdi kule. Kendi alevinden tutuştu, yandı. Depremlerde yıkıldı, yeniden inşa edildi. Sonra gün geldi, Kız Kulesi terk edildi. Birkaç balıkçı poyrazda uğrayınca, “Yeniden işe yarıyorum işte” diye sevinse de yavaş yavaş bir viraneye dönüştü. Gelip buraya başıboş hayvanları bırakanlar oldu. Ne kadar da içler açısıydı, koskoca bir kentin simgesi olmuş kulenin bu hali. Halbuki asıl işlevini, Boğaz’ın iki yakasında yaşayanların ve hatta dünyanın öbür ucunda fotoğraflarına bakanların hayallerini ağırlamayı sürdürüyordu, gücünün tükenmekte olduğunu gösteren cılız ışığında.
 

Kız Kulesi’nden İstanbul…
90’lı yılların başında, artık duvarları dökülmeye başlayan Kız Kulesi’ne dair bir hareketlilik yaşandı. Gereken izinler alındı ve 1999’da kuledeki restorasyon tamamlandı. Eski haline sadık kalınarak yenilenen kule bugün 5 kat ve 1 asma kattan oluşan bir yeme içme mekanı. Kulenin çepeçevre boğaz manzarasına ve tarih kokusuna, Salacak sahilinden kule işletmecileri tarafından tahsis edilen motorlarla ulaşmak mümkün. Gündüz kafeterya, gece restoran olarak kullanılan asma ve giriş katlar dışında kalan bölümlerde hediyelik eşyalar satılıyor. Ama aslında kimse Kız Kulesi’ne yemek yemek, bir şeyler içmek ya da hediyelik satın almak için gitmiyor. Kule, artık eskisi gibi ulaşılmaz olmasa da, halen efsanelerin ve aşkın deniz feneri sıfatıyla Boğaz’ın iki yakasına göz kırpmaya devam ediyor.

 



 

SEPETTEKİ YILAN
Kuleye adını veren efsanede, krala
çok sevdiği kızının on sekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından
sokularak öleceği söylenir. Kral kızına zarar gelmemesi amacıyla buradaki kulenin onarımını sağlayarak kızını buraya yerleştirir. Fakat tüm bu
koruma çabası kızına gönderilen
bir üzüm sepetindeki yılanın onu
sokup öldürmesine engel olamaz.
Salacak: Kız Kulesi’ne karşı
Kız Kulesi’nin karşı sahili olarak bilinen Salacak, Fenikeliler tarafından kuruluşu M.Ö. 1100’lü yıllara kadar giden eski bir yerleşim birimidir. Şimdilerde her adım başında dizi setlerinin olduğu bu yer, Kız Kulesi’ne en yakın nokta olmasının yanında, İstanbul’da güneşin batışının en iyi izlenebileceği yerlerden biridir. Çevresinde bulunan büfeler, çay bahçeleri ve kafelerin yanında, burada her gün binlerce insan araçlarının içinden ya da yürüyerek hem Boğaz’ın hem de Kız Kulesi’nin tadını çıkarıyor.
 


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR