Hemen hepimizin çocukluk anıları, hele de bu anıların en
ışıklı, en sıcak, en eğlenceli olanları yaz tatillerine,
güneşin altın sırmalar saçarak parladığı o “çocuk mevsimi”ne
aittir. Ve bu anıların bir kısmında; anne-babadan ısrarlı
izinlerle koparılmış, onca çeşidin arasından bin bir
kararsızlıkla seçilip bir külahın üstüne iki (yoksa üç mü?)
küçük top olarak oturtulmuş ve ne kadar yense de yeniden
yeme isteğiyle sarmalanmış dondurmalarımız yer alır.
Çikolata gibi dondurma da öncelikle bir “çocukluk aşkı”dır;
ama çikolatadan farklı olarak, erişilmesi daha sıkı
kurallara, daha detaylı izin süreçlerine bağlanmış bu
nedenle hep daha büyük bir tutkuyla arzu edilmiştir.
Donmuş yiyeceğin solunum ve yemek borusunda soğuk
algınlığına ve enfeksiyonlara yol açacağına dair yerleşik
inanç; bu soğuk lezzet toplarıyla çocukların arasına
ebeveynleri soktu uzunca bir süre. Ama bu sayfalarda da
okuyacağınız gibi artık dondurmanın “korkulduğu” kadar
tehlikeli olmadığı, bilakis pek çok sıhhi yararının deneysel
olarak kanıtlandığı biliniyor. Yakın geçmişin kısa ve
kesintili görüşmelerden ibaret “yaz aşkı” olan dondurma, tüm
mevsimlerin ve tüm öğünlerin lezzeti haline geliyor. Ama
yine de en çok dondurmayı kavrulduğumuz yaz günlerinde
serinlemek için tüketmeye devam edeceğiz. Biz de kendini
iyiden iyiye hissettirmeye başlayan yaz mevsiminin bu ilk
haftalarında, serin bir lezzet turuna çıkalım istiyoruz...
Soğuk servis
Önce basit ama ilginç bir notla başlayalım: Dondurulmuş
olarak tükettiğimiz tek hazır yiyecek dondurmadır! Bunun
dışındaki hiçbir yiyeceği donmuş olarak yemeyiz. Bunda,
bugün dondurma dediğimiz yiyeceğin kökeninin de etkisi var.
Günümüzde olağanüstü bir çeşitliliğe, ürün, içerik ve
ambalaj kombinasyonuna sahip olan dondurma, başlangıçta
başlı başına bir tatlı değil, bir servis biçimiydi. İlk
olarak nerede ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak
bilinemese de, bilinen şu ki günümüzdeki dondurmaya gelen
süreç karla soğutulmuş meyve yeme alışkanlığından geçiyor.
Dondurmanın karda bekletilerek çok soğutulmuş şarap ve diğer
buzlanmış meyvelerden türediği düşünülüyor. MÖ. 4. yüzyılda
Büyük İskender’in sofrasında buzlu nektarların bulunduğu
anılır. Eski Roma kayıtlarında da imparator Neron’un bir tür
dondurma keşfi anlatılır. Sadece savaşa değil, zengin
sofralara ve yeme-içmeye de çok meraklı olan Neron,
gladyatör savaşlarını izlerken kendisine sunulan yiyecekler
içinde en beğendiklerini ödüllendirirmiş. İmparatora yiyecek
sunan bir çeşnici, bir gün dağlardan topladığı karları bir
kapta sıkıştırmış ve bu kartopunun üzerine bal ile meyve
parçaları dökmüş. Neron, derhal vurulmuş bu lezzete. Yine
rivayet o ki, kölelerden oluşan bir taburu ertesi gün
dağlara kar toplamaya göndermiş ve bu karların üzerine bal
ve meyve döktürerek ilk büyük dondurma üretimini yapmış.
Neron’dan sonra dondurmanın bir soylular-saraylar yiyeceği
olarak rağbet gördüğü söylenir. Dağ zirvelerindeki kar ve
buzlar, krallar için hazırlanmış meyveli tatlılar olarak,
özel koşucular tarafından saraylara, öğün sonlarına
yetiştirilirmiş. Neyse, biz rivayetleri bırakalım da biraz
daha yakına, dondurmanın bilinen tarihine gelelim...
17. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da, su buzunun
tatlandırılmasıyla elde edilen bir dondurma satılıyordu.
Özellikle Londra, Paris, New York gibi batı kentlerinde
dondurma alışkanlığı da dondurma üreticileri de hızla
artıyordu. Ama bu yiyeceğin devasa bir endüstri haline
gelmesine giden yolda atılan en önemli adım, bugün yediğimiz
yumuşak ve pürüzsüz dondurmanın üretimini sağlayan
homojenleştiricinin bulunmasıydı elbette. Buzun yarattığı
pürüzleri ortadan kaldıran ve süt kreması yerine daha uzun
ömürlü ürünler kullanılabilmesini sağlayan bu gelişme
sayesinde, 19. yüzyılda ABD’de ilk dondurma fabrikaları
kurulmaya başlandı. Artık sektörün fitili ateşlenmişti.
Endüstrileşme dondurmanın en popüler kardeşini, külahı da
doğuracaktı. Dondurmayı satın alma ve dahası yeme biçimi
kolaylaşmış, küçük porsiyonların satışı mümkün hale
gelmişti. ABD’de 1920’lerde piyasaya giren Popsickles ve
Eskimo Pie markalı dondurmalar, önce bu ülkede ardından
Avrupa’da dondurma anlayışını değiştirdi. Kakaolu ve
vanilyalı dondurma alüminyum folyo ambalajda buluşmuş ve
artık dondurma satışı çok daha kolaylaşmıştı. Maçlar,
sinemalar, parklar, hatta seyir halindeki otomobiller için
yol kenarı satıcıları...
Yakın geçmişte ise İtalyanlar, dünya dondurma endüstrisi
için dev sayılabilecek adımlar atılmasını sağladılar.
Bunların arasında en önemli olanlardan biri, dünyaca ünlü
İtalyan şirketi tarafından 1959’da üretilen Cornetto markası
oldu. Artık kornet külah ve dondurma birlikte
ambalajlanacaktı.
Bizim dondurma...
Peki Türkiye’de dondurmanın gelişimi nasıl oldu? Türk
geleneklerinde kar, buz ya da çok soğuk suyla soğutulmuş
şerbet içme geleneği yüzyıllardır vardı. Sonra, özellikle
saray ve çevresinin sofraları için kar ticareti yapan
“karcı”ları oluşturacak kadar talep oluştu. Türkiye’nin
dondurmaya benzer kendine özgü ürünü ise keçi sütü, şeker ve
salepten yapılan, donunca oldukça sert hale gelen bir tatlı
idi. Bu dondurma bir kancaya asılır ve porsiyonlar halinde
büyük bir bıçakla kesilerek yine çatal bıçakla yenirdi.
Bugün Maraş dövme dondurması olarak andığımız o olağanüstü
lezzetten söz ediyoruz elbette. Geleneksel Türk mutfağında
dondurmanın tek başına bir tatlı olarak değil; genellikle
baklava, kadayıf gibi hamur tatlılarının yanında servis
edilecek bir “yardımcı” olarak görülmesi de dikkat çeker.
Ama endüstriyel pazar, özellikle 1990’lı yıllardan sonra
Türkiye’de yaygınlaştı ve hem dondurma tüketimi arttı hem de
“dondurma mevsimi” olarak yalnızca yaz aylarını gören
anlayış değişti.
Bugünün anne-babaları, dondurmanın boğaz enfeksiyonu yapıp
hastalığa yol açacağı inanışına da pek rağbet etmiyor.
Endüstri, bu konuda insanlara derdini anlatmayı başardı. Ama
galiba, dondurmanın izinle ya da doğrusunu söylemek
gerekirse gizli gizli yenebildiği o eski yıllarda; üç
tekerlekli bisikletiyle okulun önüne, evin karşısındaki
parka gelen, yoldan geçen, kendi ürettiği “buzzz gibi
dondurrrrma”ları öneren beyaz önlüklü satıcıların ve onların
neşeli çıngıraklarının yol açtığı neşeli heyecan da yok
artık. Bedava dondurma kazandıran o tahta endüstriyel
çubuklar bugünün çocuklarını avutadursun, dondurmaların tadı
giderek birbirine mi benziyor ne?
Karsambaç
ve Maraş Dondurması
Osmanlı döneminde saraylarda da yenilen ve dondurmaya
benzeyen soğuk tatlıya “karsambaç” denirdi. Karsambaç,
dağların özellikle yüksek güneşi almayan yamaçlarında açılan
kuyularda yapılırdı. Henüz kış aylarında sıkıştırılmış karla
doldurulan bu çukurlar bir tür soğuk hava ya da buz deposu
gibi işlev görürdü. Yazın sıcak günlerinde ise bu kar ve buz
süt ve çeşitli meyve sularıyla karıştırılarak “karsambaç”
elde edilirdi. Mersin ve yöresinde Yörüklerin bu karlı
karışıma pekmez ve bal da kattıkları ve çok daha lezzetli
karsambaçlar elde ettikleri biliniyor.
Maraş dondurmasının da karsambaçtan türediği; İstanbul’daki
zengin müşterilere yabani orkide (sahlep) satan Maraşlı
Osman Ağa’nın, bir gün saklamak için kara gömdüğü sahlebin
kıvamındaki değişikliği fark ederek dondurma ürettiği
söylenir. Süt, şeker ve sahlep karışımı kar soğuğunda
yoğunluk kazanmış Osman Ağa bu yeni karışımın sakız gibi
uzadığını fark etmiş olmalı. Önceleri sahlepli karsambaç
olarak anılan bu tatlı zamanla Maraş Dondurması olarak
tanınmaya başlamış. Kahramanmaraş’ı çevreleyen Ahırdağı’nın
yamaçlarında, özellikle kekik, keven gibi rayihalı otlarla
beslenen keçilerin sütünden ve birinci kalite sahlepten
üretilen bugünkü Maraş Dondurmasındaki en büyük özellik
sütün keçi sütü olmasıdır. |