Şimdi serin bir uykuya dalsam...
Rüyamda kocaman bir balık olsam; benden de büyük ağa
yakalansam. Yakalansam ama hiç huysuzlanmasam, kaçıp
kurtulmaya çabalamasam... Yavaşça sallansam, sallansam;
düşümde yine uykuya dalsam...
Bazı
nesneler varlıklarıyla ve hatta varlıklarıyla da bile değil,
sadece isimleriyle pek çok duyguyu birden tetikler.
İşittiğiniz anda konsantrasyonunuzu zayıflatan, içinizi
bulunduğunuz yerden, yaptığınız işten bir anlığına da olsa
uzaklaşma isteğiyle dolduran sözcüklerden söz ediyoruz.
Güneş gibi... Kumsal gibi... Orman gibi... Deniz gibi...
Yeşil gibi... Mavi gibi... Tatil gibi... Ya da bunların
hepsini birden çağrıştırma kabiliyetine sahip olan, hamak
gibi...
Hamakları sevmeyen yok gibidir de herkesin aklında hamak
için başka bir adres canlanır. Kimisi ağaçların arasında,
bol oksijenli bir şekerleme için isteyecektir hamağı. Bir
başkası illa ki deniz kıyısı der. Hazır deniz kıyısı
olmuşken, tropikal palmiye ağaçlarını da manzaraya eklemek
isteyenler olacaktır. Bazıları içinse hamak demek bahçe
demektir. En az iki ağacın gölgesinde, yeşillik bir avluda,
serin bir uykudan güzel ne olabilir? Sözün kısası, herkes
hamağını başka bir yere kurmak ister.
Pek çok keyif unsuru gibi hamak da aslında bir
zorunluluktan, açık havada güvenli bir biçimde uyuyabilme
ihtiyacından ortaya çıkmış. Christoph Colombus tarafından
Amerika kıtasından Batı’ya taşınan nesnelerden biri. Zaten
sözcük, Haiti’nin eski halklarından olan Arawakanların
dilinden, “balık ağı” anlamındaki “hamaco”dan geliyor.
Amazon yerlileri, börtü böcekten, yılandan çıyandan, tozdan
çamurdan korunabilmek için kullanırmış hamakları. Mayalar
balık ağı benzeri malzeme yerine bugünkü tekstilden
hamaklara daha çok benzeyen, bir tür dokuma kullanırlarmış.
Amerikalı denizcilerin yan yana dizilmiş hamaklardan oluşan
koğuşlarda uyuduklarını biliyoruz. Aya giden Apollo
mekiğinde de astronotlar boş vakitlerini hamaklarında
geçirmişlerdi.
Bugünse yüzlerce çeşit hamak ve hamağın onlarca kullanım
alanı var. Özellikle son yıllarda giderek artan portatif
hamaklar, bu ekvatoral keyfi nispeten küçük bir çantanın
içinde gittiğiniz her yere taşıma olanağı tanıyor. Serin
havalar için kendi örtüleri üzerinde olan hamaklar her ne
kadar hamağın ana fikrine aykırı gibi görünse de son derece
işlevsel. Üretici ve pazarlamacılar evlerine hamak alanların
sayısının giderek arttığından söz ediyor. Yani hamak artık
iç dekorasyonun da lezzetli bir unsuru. Sayfiye kasabaları
ise hamaklar için halen anavatan sayılabilir. Tatil
tembelliklerinin devasa hamaklarında dinlenmek, ve belki de
uzaktan gelen müzik sesine biraz kulak kabartıp yıldızları
seyretmek... Burnunuza hanımeli kokuları... Evet, evet hamak
biraz da güzel bir gece demek.
Aslına bakarsanız, önce beşik vardı... Bir sağa bir sola
sallanmanın en “minik”, en güvenli, en masum aracıydı beşik.
Arkasından yaşlar biraz büyüdü, yaşla beraber bedenler de...
Yani o güzel şarkıda dediği gibi, “pabuçlar büyüdü” ve sokak
günleri başladı; sokakta salıncaklar vardı. Ama
lunaparklarda da karşımıza çıkan çocuksu sallanma keyfi çok
uzun sürmedi ve tüm bunların tadı hep damağımızda kaldı.
Belki de en çok bu yüzden hamaktayken böylesine rahat
hissediyoruz, böylesine huzurlu ve güvende. Hamak keyfinin
altında, biraz da bu özlem var sanki... Ne dersiniz?