İstanbul, tüm sırlarını vereceği
kişiden neredeyse ömrünü isteyecek kadar çok eser, anıt ve
mirasla dolu. Ama gözü korkmayanlar için şehri keşfetmenin
pratik yolları da var. Tek bir jeton karşılığı çıkılacak
tramvay yolculuğu da bunlardan biri...
İstanbul, ülkemizin bu ebedi göz bebeği, o kadar büyük bir
tarih ve kültür envanterine sahip ki, tüm ömrünü bu şehirde
geçiren bazı İstanbullular bile onun tüm eserlerini görme
şansına sahip olamayabiliyorlar. Zaman sorunu, planlama
sorunu, ihmal, kimi zaman kent trafiğinin yol açtığı
yılgınlık ve başka nedenler... Burnumuzun dibindeki
olağanüstü açık sergiyi aslında hepsi bertaraf edilebilir
gerekçelerle görmezden geliyoruz çoğunlukla.
İşte bu durumdan yola çıkarak, yakın zamana kadar moda olan
bir deyimle “minimalist” bir gezi önerisi sunuyoruz size.
İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasındaki başlangıç
noktasından, Kabataş’tan başlayarak Zeytinburnu’na kadar
ulaşan cadde tramvayı, İstanbul’un binlerce yıllık tarihsel
yerleşim merkezi olan Tarihi Yarımada’yı kat ediyor.
Tarihi Yarımada İstanbul’da hüküm sürmüş tüm uygarlıkların
da yönetim ve yaşam merkezi olageldi. Ünlü efsane, M.Ö. 7.
yüzyılda, Trak kökenli komutanları Byzas önderliğinde yola
çıkan Yunan kolonisinin, bir kahinin yönlendirmesiyle
“körler ülkesinin karşısındaki ülkeyi” aradığını söyler.
Byzas kolonisi, bugün Sarayburnu olarak adlandırdığımız
bölgeye gelince karşı kıyıya (bugünkü Kadıköy) yerleşmiş
olan Megaralıları fark eder ve kolonidekiler yarımadanın
güzelliklerine bakarak şöyle düşünür: Bunca güzel bir yurt
varken karşı kıyılara yerleşen insanlar kör olmalı. O halde
kahinin bize söylediği körler ülkesi o ve bizim yurdumuz da
bu! Kadıköy’e “körler ülkesi” anlamında Khalkedon ve
yarımadaya Bizantion adını vererek buraya yerleşirler.
Efsane, yarımadanın güzelliğini fark etmeyeceklerin “kör”
olması gerektiğini söylüyor. Katılmamak mümkün mü?
İşte bizim cadde tramvayı da bu yarımadayı arşınlıyor ve her
bir durağında eşsiz ve çok çeşitli görülesi yerler vaat
ediyor. Kabataş’tan, 130 kuruşa bir tramvay jetonu alarak
çıkabileceğiniz bir tarih ve kültür gezisine davet ediyoruz
sizi. Bin türlü sorununu yaşadığımız, kimi zaman
tahammülsüzleşip suçladığımız, “fırsat olsa da terk etsek”
dediğimiz bir kentin, tek bir tramvay hattı üzerinde bile ne
kadar olağanüstü bir zenginliğe sahip olduğunu hatırlatmak
istiyoruz. Haydi, bir jeton alın ve bize katılın...
TOPHANE-İ AMİRE
Kabataş’tan kalkan tramvayın ilk durağı Fındıklı.
Fındıklı’da da Osmanlı Meclis-i Mebusan binası, Fındıklı
Parkı gibi görmeye değer pek çok yer var. Ama sizi,
öncelikle ikinci durakta Tophane’de inmeye davet ediyoruz.
Tophane, 20. yüzyıla kadar kente deniz yoluyla gelen
yabancıların karaya çıktıkları ilk noktaydı. İstanbul’a
gelen gemiler, yabancı konuklarını, Cenevizlilerden beri
liman olarak kullanılan Tophane’ye bırakırdı. Osmanlı’nın
erken zamanlarında Galata’da bulunan yabancı elçilikler,
daha sonra Pera’ya yani bugünkü Beyoğlu’na taşındığından ve
Pera Osmanlı’nın “Batı yüzü” olduğundan, yabancı konukların
hemen hepsi de limandan Pera’ya çıkarlardı. Hatta bu
nedenle, bugün “İtalyan Yokuşu” adıyla da anılan ve
Tophane’yi Cihangir ve Galatasaray’a bağlayan yokuşu
tırmanmak üzere seyisler ve atlar beklermiş Tophane
iskelesinin yanında. Yani Tophane, kente gelen yabancıların
karşılandığı bir lobi gibiymiş bir bakıma: Asırlık camileri,
ünlü çeşmesi, bu çeşmenin başında testileriyle su doldurmayı
bekleyen Osmanlı kadınları, egzotik ürünlerin satıldığı
küçük dükkanları, pazarcıları ve eşsiz panoramik
manzarasıyla etkileyici bir lobi.
Semtin bu özelliği cumhuriyetin ilk yıllarında da sürmüş;
ama 1960’larda bölgeye yapılan antrepolar nedeniyle liman
insansızlaşıp erimiş. Bugün o antrepolardan biri, İstanbul
Modern Sanatlar Müzesi olarak hizmet veriyor. Tophane
durağında indikten sonra gidilebilecek önemli mekanlardan
biri bu müze.
Tophane İstanbul’un en eski Türk semtlerinden de biri. Fatih
Sultan Mehmet, henüz kent tam olarak düşmemişken, Bizans
surlarını dövecek topların döküleceği yer olarak seçmiş
Tophane’yi. Bu sayede semt, Osmanlı devletinin askeri
sanayisinin kurulu olduğu bir yer haline gelmiş. Tophane-i
Amire binası da 15. yüzyılda Osmanlılar tarafından kente
kazandırılmış.
Askeri düzendeki değişiklikler ve yangınlar nedeniyle
defalarca yenilenen Tophane-i Amire, 16. yüzyılda Kanuni
tarafından genişletilmiş, bugünkü 8 kubbeli taş-tuğla
karışımı yapı ise 1803’te III. Selim tarafından yaptırılmış.
1958’de modern usullerle bir kez daha restore edildikten
sonra ise anlaşılmaz bir şekilde, kırk yıla yakın süre
“yasak bölge” kapsamında boş tutulmuş.
Tophane-i Amire binası, 1998’de Mimar Sinan Üniversitesi
Kültür ve Sanat Merkezi haline getirildi ve o günden sonra
İstanbul’un en önemli sergi mekanlarından biri oldu.
Uluslararası İstanbul Bienali’nin de vazgeçilmez
platformlarından olan bina, Tophane’nin anıtsal
simgelerinden yalnızca biri.
Tophane Meydanı, tek bir alanda en çok tarihi eseri
barındıran meydanlarımızdan. 1950’li yıllardaki yol
genişletme çalışmalarıyla bütünlüğünü kaybetmiş ve
1960’larda sahile belediye tarafından yaptırılan dükkanlarla
parçalanmış olan bu meydan, Tophane-i Amire’nin yanı sıra,
1826’da ünlü Ermeni mimar Kirkor Balyan tarafından yapılan
Nusretiye Camii’ni, bu caminin yanına Sultan Abdülmecid
tarafından bir İngiliz mimara yaptırılan Tophane Kasrını,
Kılıç Alipaşa Camii ile hemen yanındaki Kılıç Alipaşa hamamı
ve medresesini, 1732’de I. Mahmut tarafından yaptırılan
Tophane Çeşmesi’ni ve Tophane Parkı’nın içindeki küçük
mescidi barındırır.
MISIR
ÇARŞISI
Tophane’den sora cadde tramvayı Karaköy’ü geçerek Eminönü’ne
ulaşıyor. Burada tramvaydan inip alt geçidi kullanarak
denizin karşı yönüne çıktığınızda Yeni Camii’nin önündeki
meydanlık alan ve bir kapısıyla bu alana açılan Mısır
Çarşısı’nı görürsünüz. Tarihi Kapalıçarşı karşısında daha
mütevazı bir üne sahip olan Mısır Çarşısı da kentin önemli
tarihi-kültürel değerlerinden biri.
Cami önündeki meydana açılan kapıdan içeriye doğru müthiş
bir kalabalık akar genellikle. Turistik, dolayısıyla da asıl
işlevini yitirmiş yapılardan biri değil Mısır Çarşısı.
Aksine, capcanlı, dinamik... Mısır Çarşısı’ndaki dükkanların
önünde duran rengarenk baharat çuvallarını fark etmek için,
önce gözlerinizin çarşının kendine özgü, loş ışığına
alışması gerekiyor. Bu tabloyu, kapılarda asılı duran
kurutulmuş patlıcanlar, kırmızı biberler, bamyalar ve
pastırmalar tamamlıyor.
Mısır Çarşısı, Bizans döneminden bu yana hareketli bir
ticaret merkezi. Özellikle Venedikli ve Cenevizli
tüccarların faaliyet gösterdiği mekan, daha sonra Yeni Cami
külliyesi içine alınmış. Burada yeni bir çarşının kurulması
için 1591 yılında faaliyete başlanmış, ama inşaatın
uzamasıyla çarşı ancak 1663 yılında hizmete girmiş. Şehrin
farklı yerlerinden aktarların burada toplanmasıysa uzun
sürmemiş. Çarşıda bulunan 100’e yakın dükkanın yarısı
aktarlara, yarısı da pamukçu ve yorgancılara tahsis edilmiş.
Başlangıçta “Yeni Çarşı” ve “Valide Çarşısı” adlarıyla
anılırken, 18. yüzyılda bugünkü işlevi ve ismine kavuşmuş.
Bu tarihlerde Çin, Hindistan gibi Uzakdoğu ülkeleri ve
Arabistan’dan gelip Mısır’da toplanan mallar, gemilerle
İstanbul’a getirilir, Mısır Çarşısı’nın önünde
boşaltılırmış. Bu yüzden halk arasında çarşı, “Mısır
Çarşısı” olarak anılmaya başlanmış. Bugünlerde, çarşının
hemen arka kesiminde, örneğin Mercan yokuşunda Çin malları
ağırlıkta. Kim bilir, belki bu bölge de “Çin Pazarı” diye
anılmaya başlar günün birinde.
“L” şeklinde inşa edilen Mısır Çarşısı’nın iki büyük, dört
de küçük kapısı günün ilk ışıklarıyla açılıyor. Çarşının ilk
esnafları aktarlar, formülünü sadece kendilerinin bildiği
“her derde deva” reçeteler hazırlanırmış çarşıda eskiden.
Bugün çok az sayıda aktarın faaliyet gösterdiği çarşıda
baharatçılar ve kuruyemişçiler ağırlıkta. Çarşının yeni
sakinleri arasında kasaplar, tuhafiyeciler, hediyelik eşya
satıcıları, sepetçi ve parfümerilerin yanı sıra kuyumcular
da var. Vitrinlerdeki sıra sıra reçeller, çarşının renk
banyosunu daha da zenginleştiriyor.
Çarşıdaki her dükkanın kendine özgü ürünleri var. Ama
özellikle lamba satan dükkanlara daha dikkatle bakın;
gerçekten de Binbir Gece Masalları’nın bütün dekorasyonu
burada toplanmış. Sadece alışveriş için değil, tarihi
dokusuyla, kendine özgü atmosferiyle de gezilip görülesi bir
mekandır Mısır Çarşısı.
GÜLHANE
PARKI
Eminönü’nü geçen tramvayımız yola devam ediyor. Sirkeci
istasyonundan sonraki durak Gülhane... Pek çoğumuzun ilk
Gülhane anısı, tarihini ve belli başlı maddelerini ezbere
bilmemiz beklenen Tanzimat Fermanı, yani Gülhane Hatt-ı
Hümayunu ile ilgilidir belki de. 1839 yılında, dönemin
Osmanlı padişahı II. Mahmut tarafından planlanan, ama onun
ölümü nedeniyle oğlu Abdülmecit tarafından ilan edilen
ferman Türk tarihinin ilk demokratikleşme paketiydi ve
Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından, o dönem
Topkapı Sarayı’nın bahçesi olarak kullanılan Gülhane
Parkı’nda okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu adıyla da
anıldı. İçindeki binlerce çeşit çiçekler, güller, laleler ve
kıymetli ağaçlarla Topkapı Sarayı’nın has bahçelerinden biri
olan Gülhane Parkı daha sonra saraydan ayrıldı ve 1912
yılında halka açıldı. Kağıthane’deki Sadabad ile birlikte
Osmanlı döneminin önemli mesire yerlerinden biri olan
Gülhane Parkı özellikle dönemin resmi tatil günü olan Cuma
günleri burada piknik yapan ailelerle dolardı. Cumhuriyetten
sonra da önemli olaylara tanıklık eden park, tüm
Türkiye’deki ilk Atatürk anıtına da ev sahipliği yapar. 1926
yılında parka dikilen heykel, Avustralyalı heykeltıraş
Kripel tarafından yapılmıştı. Gülhane’nin tanık olduğu bir
başka önemli olay ise 1928 yılında gerçekleşir ve Mustafa
Kemal, 24 Kasım 1928’de, yeni Türk harflerini Gülhane
Parkı’nda düzenlenen bir törenle halka tanıtır.
İlerleyen yıllarda içinde gazinolar, dinlenme ve eğlence
mekanları açılan Gülhane Parkı, özellikle 80’li yıllarda
Gülhane Şenlikleri adıyla düzenlenen halk konserleriyle ün
yaptı. Park içindeki hayvanat bahçesinin bakımsızlıktan
döküldüğü bu yıllarda park da fazlasıyla ihmal edildi ve
eski günlerinden oldukça uzak bir görünüme büründü. 2003
yılında tarihi eserler korunarak yapılan kapsamlı bir
restorasyonla yeniden hayata dönen Gülhane Parkı, bugün
tarihi İstanbul yarımadasını arşınlamakta olan yerli ve
yabancı gezginler için oksijen dolu bir mola yeri olarak
ilgi görüyor.
AYASOFYA
Tramvay Gülhane’yi de geçtikten sonra Sultanahmet’e varır.
Sultanahmet ki, dünyanın en büyük iki imparatorluğunun
merkezi olmuş, nice imparatorlar, padişahlar, ayaklanmalar,
zafer alayları, darbeler görmüş bir bilge gibidir.
İstanbul’un, özellikle yabancı turistler tarafından en çok
merak edilen tarihi mekanlarının önemli bir bölümü
Sultanahmet Meydanı ve çevresinde yer alır. Roma döneminde
atlı araba yarışlarının yapıldığı 100 bin kişilik dev bir
Hipodrom olan meydan, bugün iki büyük mimari şaheseri,
Ayasofya Müzesi ve Sultanahmet Camii’ni birbirinden ayırır.
Elbette her ikisi de mutlaka görülmeli. Ama biz bu kısa
gezide öncelikle İstanbul’un en eski anıt-yapısı olan
Ayasofya’ya uğrayacağız.
VI. yüzyılda Bizans imparatoru I. İustinianos tarafından
yaptırılan ve Roma mimari geleneğinin tipik bir örneği olan
Ayasofya Kilisesi, inşa edildiği dönemde bir eşe benzere
sahip değildi ve yapımının ardından geçen 1000 yıl boyunca
da bu olağanüstü yapının ölçüleri aşılamadı.
Ayasofya, yapıldığı o erken dönem için öylesine görkemli bir
görünüme sahipti ki çağın insanları bu yapının “ancak ilahi
güçlerin desteğiyle” yapılabileceğine inanmışlardı. Bu
görkemli tapınak Hıristiyan teslis (üçleme) inanışındaki
“Kutsal Ruh”a (Sofia) adandığından “Hagia Sofia” olarak
tanınmıştır.
Başlangıçta üstü ahşap çatı ile örtülü bir bazilika olan
Ayasofya, 404 ve 532 tarihlerinde iki kez yandı. İkinci
yangına neden olan ayaklanmayı bastıran imparator I.
Iustinianos, 537 yılında son derece görkemli bir ibadethane
inşa etmeye karar verdi ve bunun için İsidoros ve Antemios
adlı iki mimarı görevlendirdi. Beş yıl süren inşaat
sırasında hiç bir masraftan kaçınılmadı; hazinenin
olanakları mimarlara sunuldu, Efes ve Artemis pagan
mabetlerinin sütunları da İstanbul’a getirildi.
1453’te İstanbul’u fetheden Sultan Mehmet de şehre girdikten
sonra ilk olarak Ayasofya’yı görmek istedi. Osmanlılar bu
muhteşem yapıya büyük saygı duydular. Ayasofya, kentin el
değiştirmesinden sonra da ibadethane özelliğini korudu ve
500 yıla yakın bir süre cami olarak kullanıldı.
Ayasofya’ya adım attığınız ilk andan itibaren, görkemli
kubbesinin etkisi altına girersiniz. Bu kubbe adeta taştan
bir bulut gibi havada asılı durmakta ve binanın üstünü
örtmektedir. Duvarlar ve tavanlar rengârenk mermer ve
mozaiklerle kaplıdır. Alt katta ve galerilerde toplam 107
sütun bulunur. Sütun başlıkları 6. yüzyıl Bizans süsleme
sanatının en güzel örnekleridir. O çağa ait bir özellik olan
derin oyulmuş mermerler son derece güzel ışık ve gölge
oyunları oluşturur.
Galeriler seviyesindeki duvarlara asılmış ve deri üzerine
yapılmış büyük diskler, eserin cami olarak kullanıldığı
dönemi hatırlatır. 19. yüzyıl ortalarında dönemin büyük
ustaları tarafından yazılan bu kaligrafiler çok değerli
sanat eserleridir. Yuvarlak tablolarda Allah, Hz. Muhammed,
4 Halife ve Hasan - Hüseyin isimleri yazılıdır.
Binanın kuzey köşesinde bulunan “terleyen sütun”un alt kısmı
bronz bir kuşak ile çevrilmiştir. Parmak sığacak büyüklükte
bir deliği olan bu sütuna parmak sokup dilek dilendiğinde
kabul olacağına dair bir inanış vardır. Türkiye’yi ziyarete
gelen tüm “önemli” konukların bu dilek taşı önünde çekilmiş
bir fotoğrafı olduğunu anımsamışsınızdır.
Ayasofya’dan sonra yapılan yalnızca üç kilise “daha büyük”
olabilmeyi başardı. Londra’daki St. Paul Katedrali,
Roma’daki St. Peter Kilisesi ve Milano’daki Duomo Katedrali.
İnşaat tekniklerinin ve mimari bilginin çok daha ileri
boyutlara vardığı sonraki yüzyıllarda bile Ayasofya
büyüklüğünde pek az bina yapılması, 7570 metrekarelik bu
“dev”in ait olduğu çağda ne denli gösterişli olduğunun
kanıtıdır.
BEYAZIT CAMİİ ve KULESİ
Sultanahmet’ten ayrılmak elbette çok zor, ama tramvay yoluna
devam ediyor. Çemberlitaş durağını geçiyor ve Beyazıt’a
varıyor. Eh, Beyazıt da neredeyse Sultanahmet kadar dolu
tarih açısından. İstanbul’un bu ilk meydanı ve etrafındaki
tarihi eserlerde de iki büyük imparatorluğun damgası var.
Beyazıt, 4. yüzyılın sonunda, Bizans İmparatoru Teodosius
devrinde şehrin en büyük meydanı olarak inşa edilmişti.
Meydanın orta yerinde dev bir zafer takı ve bu takın
üzerinde de bronz boğa başları vardı. Bu nedenle meydan
“Forum Tauri” (Boğa Meydanı) olarak adlandırılmıştı. Bu dev
anıt, İstanbul’u yerle bir eden 1509 depreminde yıkıldı. Ama
anıttan geriye kalanlar, Arkeoloji Müzesi’nin yanı sıra
Beyazıt Meydanı’nda özel olarak düzenlenmiş alanlarda da
sergileniyor.
Meydanın kuzeyinde Fatih Sultan Mehmet’in şehirdeki ilk
Osmanlı sarayı olarak yaptırdığı binanın yerinde şimdi
İstanbul Üniversitesi yer alıyor. Üniversiteyi meydandan
ayıran dev kapı ise 19 yüzyılda yapıldı.
Meydana adını veren Beyazıt Camii 15 yüzyıldan kalma.
İstanbul Osmanlı başkenti olduktan sonra, imparatorluğa
yaraşır azamette yapılar inşa etme gayretini yansıtan ve
Fatih’in oğlu II. Bayezid adına yaptırılan Beyazıt Camii,
Osmanlı anıtsal mimarisi açısından büyük bir öneme sahiptir.
Sonraları yapılan Osmanlı camilerinde de sürdürülen külliye
yapısına sahip caminin külliye binaları büyük oranda
kaybedilmiş ve geriye medrese, hamam ve dükkanlar kalmış.
Cami medresesi bugün Beyazıt Meydanı’nda tek başına durur ve
Osmanlı hat sanatının parlak örneklerinin sergilendiği bir
müzedir. Külliye kompleksi içinde yer alan okul ise bugün
kütüphane olarak kullanılıyor. Camiden Sultan Bayezid’in
türbesinin bulunduğu bölüme giderken, asırlık bir ağacın
geniş gövdesi ve dalları boyunca uzanan kahve, yakındaki
üniversitenin öğrencilerinin ve bölgede gezinen turistlerin
favori adreslerinden biri olageldi hep. Bu kahve ilginç
biçimde Çınaraltı olarak adlandırıldı ama gerçekte dev bir
kestane ağacının altında bulunuyordu.
Ve Beyazıt Kulesi... İstanbul, çoğunlukla ahşap binalara
sahip olduğu dönemlerde büyük yangın felaketleriyle
karşılaşmıştı. Küçük yangınlar, zamanında müdahale
edilemediği için büyüyor, kimi zaman mahalleleri yutuyordu.
Sultan II. Mahmut, 1828 yılında bölgedeki yangınları erken
fark edebilmek için Beyazıt’a bir kule inşa ettirdi.
Ünlü Ermeni mimar ailesi Balyanlar’ın yaptığı Beyazıt Yangın
kulesi, 50 metre yüksekliğinde kagir bir binadır. Artık
İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde yer alan kule,
günümüzde de yangın ve hava gözlem kulesi olarak
kullanılıyor.
Pek çok Avrupa kentinin tarihi merkezlerini arşınlayan
tramvaylar var. Kabataş-Zeytinburnu hattı da İstanbul’un en
önemli noktalarından geçiyor.
Eminönü Meydanı’ndaki büyük kapı, tarihi Mısır Çarşısı’nın
ana girişi (en üstte solda). Aynı meydana Yeni Camii de
açılıyor (en üstte sağda). Çarşı’nın halen en önemli
ürünlerinden biri renk renk baharatlar. pazar, bu egzotik
haliyle özellikle batılı turistlerin ilgisini çekiyor.