SİTE İÇİ ARAMA

 

Kahverengi deri kuşetler, kabartma desenli kadife kanepeler, ince dantelli abajurlar, hoş bir sürpriz olarak yatak üstlerine bırakılan harika İsviçre çikolataları, dünyanın en güzel şarapları...
Orient-Express’in vagonları, 19. yüzyılın zarafetini günümüze taşıyor.

Yolculuk nedir? Daha doğrusu, yolculuk (ya da seyahat) deyince aklımıza ilk gelen nedir? Her şey bir yana, yolculuğun bir “araç”; tatil ya da başka bir nedenle varılmak istenen yere, yani asıl hedefe ulaşmak için bir “taşıyıcı” olduğunu söylersek yanılmış olmayız herhalde. Bu yüzden, gerçekte, bizi ne kadar gitmek istediğimiz bir yere götürürse götürsün, yolculuk, mesela tatilin başlayabilmesi için, sonlanmasını temenni ettiğimiz bir aşamadır; öyle değil mi?
Ama işte, öyle yolculuk biçimleri ve araçları da vardır ki, bunlar başlı başına bir “tatil”, başlı başına bir “deneyim” oluştururlar. Bir yere varmak için yapılan bir yolculuktan çok, içinde bulunulmak istenen bir aktivite, bir alternatiftir o yolculuklar. Yaşadıkları korkunç trajediler bir yana, Titanic transatlantiğinin ve Hindenburg zeplininin böyle bir yanı vardı örneğin. Titanic’e binenler, Grönland buzullarına çarparak batacak bir geminin içinde olduklarını bilmiyorlardı elbette; ya da Hindenburg’takiler, bir patlamayla yok olacaklarını... Ama bugün bizim bildiğimiz anlamdaki ünlerine kavuşmadan önce de bu araçlar birer fenomendi. Dünyanın en büyük transatlantiği ve zeplini... Onun içinde olmak, onun rotasında yolculuk etmek bir ayrıcalıktı. Titanic Grönland’a değil de Grenada’ya doğru da gitse belki aynı yolcular, aynı neşeli hevesle doluşacaklardı içine. İşte orada, gidilecek yer değil de, götüren “şey” önemliydi.
Böyle fenomen olmuş kaç yolculuk aracı vardır? Titanic, Hindenburg, Orient-Express... Tabii ya Orient-Express! Bizim Şark Ekspresi!

Savaşlardan geçerek
1883’ten 1977’ye kadar, Paris’le İstanbul arasında sefer yapan Orient-Express, dünyanın en tanınmış, en popüler yolcu treni olarak kabul edilebilir herhalde. Ünlü İngiliz yazar Agahta Christie’nin “Murder on the Orient-Express” (Şark Ekspresi’nde Cinayet) ismini taşıyan 1934 tarihli romanı da bu trenin ününe ün kattı.

Orient-Express’in en belirgin özelliği, konfor ve lüks. Kabartma kadife
kanepeler ve ahşap möbleler, loş ve rahatlatıcı bir ışıkla aydınlatılınca ortaya bir dekorasyon harikası çıkmış. Yataklara, hergün İsviçre çikolatası bırakılıyor.

Sonraları birden fazla kez filme çekilen romanda, tipili bir kış gecesinde gece yarısından sonra yoluna devam edemeyen ekspres ıssız bir yerde durmak zorunda kalır. Seçkin yolcularıyla tamamen dolu olan lüks trende, sabah saatlerinde Amerikalı bir yolcunun eksikliği fark edilir. Bahtsız Amerikalı defalarca bıçaklanarak öldürülmüş ama ilginç bir şekilde kompartımanının kapısı içeriden kilitli kalmıştır. Aynı trende yolculuk etmekte olan, Christie’nin efsane dedektifi Hercule Poirot olayı incelemeye başlar ve yaşlı dedektif, çok zekice bir planla işlenmiş cinayeti, yine çok zekice saptamalarla çözer. Okuyucuyu, son ana kadar sürükleyici bir gerilimin içinde tutarak ve olağanüstü bir finalle şaşırtarak romanı tamamlayan Agahta Christie’nin, neredeyse trenin kendisi kadar büyük bir sükse yarattığını söylemek abartı olmaz.
1883 yılında Fransız şirketi Vagon-Li tarafından başlatılan seferlerin ilkine, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı’dan da diplomatlar katıldı. Hatta bu geziye katılan The Times gazetesinin muhabiri Edmond About, Sultan II. Abdülhamit’le görüşmek için bir süre İstanbul’da kaldı.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, Osmanlı’nın içe dönük yaşamdan büyük oranda kurtulup, Batıyla daha yakın kültürel ilişkiler içine girdiği bir dönemdi. Batılılar da hakkında sadece efsaneler duydukları, çoğunlukla ürkütücü hikayeler, egzotik masallar dinledikleri bu ülkeyi ve onun göz bebeği İstanbul’u merak ediyorlardı elbette. Vagon-Li şirketi olağanüstü başarılı bir ticari girişimle bu meraktan büyük bir yolcu potansiyeli yaratmıştı. Şehre gelince çeşitli otellerde kalan yolcular, 1895 yılından itibaren, şirketin satın aldığı Pera Palas otelinde kalmaya başladılar. Artık büyülü İstanbul’u görmek için Orient-Express’e binmek ve Pera Palas’ta konaklamak Avrupa sosyetesi için gözde bir tatil seçeneği olmuştu.
Ta ki I. Dünya Savaşı’na kadar. Savaş, trenin ilk durağı ile son durağının bulunduğu ülkeleri karşı karşıya getirmişti nitekim. Fransa ve Osmanlı, karşı cephelerde savaşıyorlardı ve Şark Ekspresi yeniden yola koyulmak için savaşın bitmesini beklemek durumundaydı. Fakat savaşın bitişinde de çok önemli bir rol oynayarak döneme damgasını vurdu Orient-Express: İngiltere ve Fransa ile Almanya arasında, I. Dünya Savaşı’nın sona erdiğini gösteren ateşkes anlaşması onun 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Fransızlar, zaferlerine tanıklık etmiş bu vagonu müzeye kaldırdılar.
1919 yılında seferler yeniden başladı; ama bir farkla: Orient-Express, artık savaşın mağluplarının, yani Almanya ve Avusturya’nın topraklarından geçmeyecekti. Şimdi yine Paris’ten kalkacak, Lozan, Milano, Venedik, Belgrad ve Sofya üzerinden İstanbul’a ulaşacaktı. Ne yazık ki bu güzergahın önünü de savaş kesti. 1939’da başlayan II. Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal eden Almanlar, birinci savaşın kötü anılarını hatırladılar ve teslim anlaşmasını imzaladıkları tarihi vagonda bu kez Fransızların teslim omasını istediler. 2419 numaralı vagon, Hitler’in emriyle müzeden çıkarıldı ve bu kez Fransa’nın teslim oluşuna tanıklık etti. Hitler, vagonun Almanya’ya götürülerek korunmasını istedi. Savaş biterken, Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce bir SS birliği vagonu imha etti.
Savaştan sonra trenin güzergahı yeniden sorunlar yaşadı. Hat üzerindeki ülkelerin bir kısmında sosyalist iktidarlar kurulmuş ve soğuk savaş, Avrupa’yı pençesine almıştı. Bu gergin politik ortam ve coğrafyada Orient-Express önemini kaybetmeye başladı ve 27 Mayıs 1977’de son kez sefere çıktı. Trenin bazı vagonları Fas Kraliyet Sarayı Müzesi tarafından satın alındı. 1983’te, çok sayıda ünlünün katıldığı bir 100. yıl seferi gerçekleştirildi.


Express yola devam ediyor
1977’de klasik Orient-Express son seferine çıktıktan sonra, bu ismin etrafındaki popülariteden yararlanmak isteyen pek çok girişim oldu. Uzak Asya’nın içlerine kadar uzanan “Orient-Express” güzergahları bile ortaya çıktı. Ama hiçbirisi, 20. yüzyıl başındaki maceranın başarısına ulaşamadı. Gökyüzünde seyahat çağında, Orient-Express bir erişim, ulaşım aracı olmaktan çıktı ve bizzat kendi tarihinin oluşturduğu otantik, nostaljik bir değer kazandı. 1998 yılında bu amaçla yeniden başlayan seferler bugün de sürüyor. Orient-Express’i çeken lokomotif eskisi gibi sıcak buhar bulutları arasında öfkeli bir kara boğa gibi puflayarak koşmuyor; ama onun kahverengi deri kuşetleri, kabartma desenli kadife kanepeleri ve cam kenarlarındaki dantelli abajurları yerli yerinde duruyor. Parfüm kokuları, kompartımanlardan salonlara doğru karmaşık ve güçlü notalar oluşturuyor. Bar vagonda yine, akşamları şıklık yarışındaki hanımlar ve beyler endam ediyor. Smokinli ve beyaz eldivenli garsonlar, kristal kadehlere, şarap denen iksirin en lezzetlilerinden dolduruyor.


Şark Ekspresi’nde Cinayet filmi, neredeyse roman kadar popüler olmuştu.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR