Yolculuk nedir? Daha doğrusu, yolculuk (ya da seyahat)
deyince aklımıza ilk gelen nedir? Her şey bir yana,
yolculuğun bir “araç”; tatil ya da başka bir nedenle
varılmak istenen yere, yani asıl hedefe ulaşmak için bir
“taşıyıcı” olduğunu söylersek yanılmış olmayız herhalde. Bu
yüzden, gerçekte, bizi ne kadar gitmek istediğimiz bir yere
götürürse götürsün, yolculuk, mesela tatilin başlayabilmesi
için, sonlanmasını temenni ettiğimiz bir aşamadır; öyle
değil mi?
Ama işte, öyle yolculuk biçimleri ve araçları da vardır ki,
bunlar başlı başına bir “tatil”, başlı başına bir “deneyim”
oluştururlar. Bir yere varmak için yapılan bir yolculuktan
çok, içinde bulunulmak istenen bir aktivite, bir
alternatiftir o yolculuklar. Yaşadıkları korkunç trajediler
bir yana, Titanic transatlantiğinin ve Hindenburg zeplininin
böyle bir yanı vardı örneğin. Titanic’e binenler, Grönland
buzullarına çarparak batacak bir geminin içinde olduklarını
bilmiyorlardı elbette; ya da Hindenburg’takiler, bir
patlamayla yok olacaklarını... Ama bugün bizim bildiğimiz
anlamdaki ünlerine kavuşmadan önce de bu araçlar birer
fenomendi. Dünyanın en büyük transatlantiği ve zeplini...
Onun içinde olmak, onun rotasında yolculuk etmek bir
ayrıcalıktı. Titanic Grönland’a değil de Grenada’ya doğru da
gitse belki aynı yolcular, aynı neşeli hevesle
doluşacaklardı içine. İşte orada, gidilecek yer değil de,
götüren “şey” önemliydi.
Böyle fenomen olmuş kaç yolculuk aracı vardır? Titanic,
Hindenburg, Orient-Express... Tabii ya Orient-Express! Bizim
Şark Ekspresi!

Savaşlardan geçerek
1883’ten 1977’ye kadar, Paris’le İstanbul arasında sefer
yapan Orient-Express, dünyanın en tanınmış, en popüler yolcu
treni olarak kabul edilebilir herhalde. Ünlü İngiliz yazar
Agahta Christie’nin “Murder on the Orient-Express” (Şark
Ekspresi’nde Cinayet) ismini taşıyan 1934 tarihli romanı da
bu trenin ününe ün kattı.
Sonraları birden fazla kez filme çekilen romanda, tipili
bir kış gecesinde gece yarısından sonra yoluna devam
edemeyen ekspres ıssız bir yerde durmak zorunda kalır.
Seçkin yolcularıyla tamamen dolu olan lüks trende, sabah
saatlerinde Amerikalı bir yolcunun eksikliği fark edilir.
Bahtsız Amerikalı defalarca bıçaklanarak öldürülmüş ama
ilginç bir şekilde kompartımanının kapısı içeriden kilitli
kalmıştır. Aynı trende yolculuk etmekte olan, Christie’nin
efsane dedektifi Hercule Poirot olayı incelemeye başlar ve
yaşlı dedektif, çok zekice bir planla işlenmiş cinayeti,
yine çok zekice saptamalarla çözer. Okuyucuyu, son ana kadar
sürükleyici bir gerilimin içinde tutarak ve olağanüstü bir
finalle şaşırtarak romanı tamamlayan Agahta Christie’nin,
neredeyse trenin kendisi kadar büyük bir sükse yarattığını
söylemek abartı olmaz.
1883 yılında Fransız şirketi Vagon-Li tarafından başlatılan
seferlerin ilkine, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve
Osmanlı’dan da diplomatlar katıldı. Hatta bu geziye katılan
The Times gazetesinin muhabiri Edmond About, Sultan II.
Abdülhamit’le görüşmek için bir süre İstanbul’da kaldı.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, Osmanlı’nın içe
dönük yaşamdan büyük oranda kurtulup, Batıyla daha yakın
kültürel ilişkiler içine girdiği bir dönemdi. Batılılar da
hakkında sadece efsaneler duydukları, çoğunlukla ürkütücü
hikayeler, egzotik masallar dinledikleri bu ülkeyi ve onun
göz bebeği İstanbul’u merak ediyorlardı elbette. Vagon-Li
şirketi olağanüstü başarılı bir ticari girişimle bu meraktan
büyük bir yolcu potansiyeli yaratmıştı. Şehre gelince
çeşitli otellerde kalan yolcular, 1895 yılından itibaren,
şirketin satın aldığı Pera Palas otelinde kalmaya
başladılar. Artık büyülü İstanbul’u görmek için
Orient-Express’e binmek ve Pera Palas’ta konaklamak Avrupa
sosyetesi için gözde bir tatil seçeneği olmuştu.
Ta ki I. Dünya Savaşı’na kadar. Savaş, trenin ilk durağı ile
son durağının bulunduğu ülkeleri karşı karşıya getirmişti
nitekim. Fransa ve Osmanlı, karşı cephelerde savaşıyorlardı
ve Şark Ekspresi yeniden yola koyulmak için savaşın
bitmesini beklemek durumundaydı. Fakat savaşın bitişinde de
çok önemli bir rol oynayarak döneme damgasını vurdu
Orient-Express: İngiltere ve Fransa ile Almanya arasında, I.
Dünya Savaşı’nın sona erdiğini gösteren ateşkes anlaşması
onun 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Fransızlar,
zaferlerine tanıklık etmiş bu vagonu müzeye kaldırdılar.
1919 yılında seferler yeniden başladı; ama bir farkla:
Orient-Express, artık savaşın mağluplarının, yani Almanya ve
Avusturya’nın topraklarından geçmeyecekti. Şimdi yine
Paris’ten kalkacak, Lozan, Milano, Venedik, Belgrad ve Sofya
üzerinden İstanbul’a ulaşacaktı. Ne yazık ki bu güzergahın
önünü de savaş kesti. 1939’da başlayan II. Dünya Savaşı’nda
Fransa’yı işgal eden Almanlar, birinci savaşın kötü
anılarını hatırladılar ve teslim anlaşmasını imzaladıkları
tarihi vagonda bu kez Fransızların teslim omasını istediler.
2419 numaralı vagon, Hitler’in emriyle müzeden çıkarıldı ve
bu kez Fransa’nın teslim oluşuna tanıklık etti. Hitler,
vagonun Almanya’ya götürülerek korunmasını istedi. Savaş
biterken, Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce
bir SS birliği vagonu imha etti.
Savaştan sonra trenin güzergahı yeniden sorunlar yaşadı. Hat
üzerindeki ülkelerin bir kısmında sosyalist iktidarlar
kurulmuş ve soğuk savaş, Avrupa’yı pençesine almıştı. Bu
gergin politik ortam ve coğrafyada Orient-Express önemini
kaybetmeye başladı ve 27 Mayıs 1977’de son kez sefere çıktı.
Trenin bazı vagonları Fas Kraliyet Sarayı Müzesi tarafından
satın alındı. 1983’te, çok sayıda ünlünün katıldığı bir 100.
yıl seferi gerçekleştirildi.


Express yola devam ediyor
1977’de klasik Orient-Express son seferine çıktıktan sonra,
bu ismin etrafındaki popülariteden yararlanmak isteyen pek
çok girişim oldu. Uzak Asya’nın içlerine kadar uzanan
“Orient-Express” güzergahları bile ortaya çıktı. Ama
hiçbirisi, 20. yüzyıl başındaki maceranın başarısına
ulaşamadı. Gökyüzünde seyahat çağında, Orient-Express bir
erişim, ulaşım aracı olmaktan çıktı ve bizzat kendi
tarihinin oluşturduğu otantik, nostaljik bir değer kazandı.
1998 yılında bu amaçla yeniden başlayan seferler bugün de
sürüyor. Orient-Express’i çeken lokomotif eskisi gibi sıcak
buhar bulutları arasında öfkeli bir kara boğa gibi
puflayarak koşmuyor; ama onun kahverengi deri kuşetleri,
kabartma desenli kadife kanepeleri ve cam kenarlarındaki
dantelli abajurları yerli yerinde duruyor. Parfüm kokuları,
kompartımanlardan salonlara doğru karmaşık ve güçlü notalar
oluşturuyor. Bar vagonda yine, akşamları şıklık yarışındaki
hanımlar ve beyler endam ediyor. Smokinli ve beyaz eldivenli
garsonlar, kristal kadehlere, şarap denen iksirin en
lezzetlilerinden dolduruyor.


Şark
Ekspresi’nde Cinayet filmi, neredeyse roman kadar popüler
olmuştu. |