Futbolun en çok sevildiği ülkelerden biri
Porto. 2004’te ülkede düzenlenen Avrupa Kupası, bu sevginin doruğa
çıkmasına yol açmıştı.
Vasco
da Gama Kulesi, Lizbon’un önemli simgelerinden. Sanki kaşif
hâlâ merak içinde bu kuleden denizin öte tarafını hayal
ediyor gibi...
“ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem ben
hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem ben hiçbir
zaman hiçbir şey olmak istemeyeceğim ama bende
dünyanın tüm hayalleri var.”
Portekiz
edebiyatının büyük şairi Fernando Pessoa’nın
Café A Brasıleıra’daki heykeli.
İmkan
olsaydı da yazıyı o hüzünlü kadın vokallerden birinden,
mesela Mariza’dan hemen önce ruhu sarmaya başlayan bir gitar
melodisiyle açabilseydik... Ya da uzak ülkelere açılan dev
okyanusun keskin iyot kokusunu taşıyabilseydik ilk
sayfaya... Kara Avrupası’nın batı ucunu, Portekiz’i
anlatmaya, işte o zaman hak ettiği gibi başlayabilirdik.
Akdeniz’e kıyısı olmadığı halde, tam bir Akdeniz ülkesi
Portekiz. Her şeyden önce, kentlerinin ve kasabalarının
sokaklarında Akdeniz’in ruhu dolaşıyor. Hüzün ve neşe,
güneşin yaydığı tanıdık bir ağırlık hissi ve kaynağını yine
aynı güneşte bulan dinamizm, hepsi bir arada, armonik bir
uyum içinde bu ülkede. Sadece ekonomik yapısı, coğrafi
özellikleriyle değil, sosyal çehresiyle de çoğu kere
Türkiye’ye benzetilen, Türkiye ile kıyaslanan ülke bakalım
iki büyük şehri ile bu şehirler arasında ve daha güneyde
uzanan sahil şeridinde aşina olduğumuz-olmadığımız ne
sürprizler saklıyor bizim için...
Yedi tepeli başkent
Başkent Lizbon, Tagus nehrinin Atlantik Okyanusu’na
döküldüğü noktada, nehrin iki yakasına yayılıyor. Diğer
büyük kentlerden farklı olarak Lizbon, sınırları belirgin
bir şehir değil. Tarihi kent merkezinin hemen çevresinde çok
sayıda belediye var. (Amadora, Queluz, Cacém, Odivelas,
Almada, Barreiro, Loures ve Oeiras). Aslında şehre entegre
olan bu belediyelerin tamamı, Lizbon Bölgesi’nin içinde
kabul ediliyor.
Baixa adı verilen kent merkezi UNESCO’nun Dünya Mirasları
listesinde yer alıyor. Kenti büyük oranda yıkan, 1755’teki
büyük depremden sonra yeniden inşa edilen Baixa bölgesi,
bugün Lizbon’un en turistik ve aynı zamanda en seçkin
kesimlerinden biri. Nossa Senhora da Conceição Velha
Kilisesi, bölgenin önemli tarihi eserlerinden. Tıpkı
İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulduğu varsayılan
Lizbon’un tepelerinden birinde, Baixa’nın doğusunda São
Jorge Kalesi ve Lizbon Katedrali yer alıyor. Nehir
kıyısındaki Alfama bölgesi, depremlerden kısmen korunmuş. Bu
nedenle şehrin özgün konut mimarisinin ayakta kalan
örneklerini burada görmek mümkün.
Belirtebildiklerimiz dışında, kentte romanesk, gotik,
manueline, barok, geleneksek Portekiz, modern ve postmodern
mimari stillerinin çok sayıda örneğiyle karşılaşıyorsunuz.
Ayrıca Tasarım Müzesi, Kostüm ve Moda Müzesi, Eczacılık
Müzesi, Okyanus Müzesi, Calouste Gulbenkian Müzesi ve Ulusal
Antik Sanat Müzesi, Lizbon’un ve genel olarak Portekiz’in
güçlü tarihinin izlerini sürebileceğiniz noktalar.
Baixa, 1900’lü yılların başında inşa edilen Neo-Gotik bir
tarzı “asansörle” (Elevador de Santa Justa) Bairro Alto
kesimine bağlanıyor. Burası Lizbon’un alışveriş ve eğlence
merkezi. Kent ve çevresi için gece hayatının nabzı burada
atıyor.
Orient İstasyonu metro, tren ve otobüsler için en merkezi
hab konumunda. Lizbon’un hemen her köşesine dağılmış
nostaljik tramvay ve füniküler sistemler, Lizbon’u bir tarih
merkezi gibi okumayı kolaylaştıran, “dekoratif” ulaşım
araçları.
Lizbon’un batı kesiminde ise Monsanto Ormanı var. Orman,
Avrupa’nın en büyük şehir parklarından biri.
Lizbon’dan sonra iki seçeneğiniz var. Ya okyanus boyunca
uzanan sahil şeridindeki turistik kasabalarda ve tatil
köylerinde denizin ve güneşin tadını çıkarmak ya da doğrudan
ülkenin ikinci büyük kenti Porto’ya ulaşmak. Gelin, biz
ikincisini seçelim ve şarabın ve müziğin kenti Porto’ya yol
alalım.
Tarihi kökeni M.Ö. 4. yüzyıla, Romalılara uzanan bir liman
kenti Porto. Burada da pek çok tarihi konut, kentin dokusuna
damgasını vuruyor. Ancak ne yazık ki giderek terk edilen bu
binaların restorasyonu için yeterli çabanın harcanmadığı
görülüyor. Müzeleri, konser salonları, sinema ve
tiyatroları, sanat galerileri ve kütüphaneleriyle Porto
ülkenin kültürel başkenti sayılabilir. Portolular, sinemanın
mucitleri Auguste ve Louis Lumière kardeşlerden bir yıl
sonra ilk sinema kaydının burada yapılmış olmasıyla gurur
duyuyorlar. Fantasporto, dünyaca bilinen film
festivallerinden. Soares dos Reis Ulusal Müzesi 16-20.
yüzyıl arası sanat hareketlerini kucaklıyor. Serralves Vakfı
Modern Sanat Müzesi yine kentin uluslararası müzelerinden.
Her yıl 23 Haziran’ı 24’üne bağlayan gece, Porto’da St. John
festivali düzenleniyor. Kenti dev bir festival alanına
çeviren gecede mutlaka, sardalye ve haşlanmış patates
yeniyor, şarap içiliyor. Mayısın ikinci haftasında
düzenlenen Queima das Fitas ise akademinin festivali.
Etkinliklere katılan 500 bin kadar üniversite öğrencisi,
“final sınavları” öncesinde alabildiğine eğleniyor. Kentin
büyük parkının yanındaki Queimódromo adlı alanda çadırlar
kuruluyor, konserler düzenleniyor. Bu dönemde, Porto’nun
hareketli gece hayatı, daha da renkli bir çehreye sahip
oluyor.
Manuelıne
adı verilen, Portekiz’e özgü geç dönem gotik mimarinin en
belirgin kaynağı, coğrafi keşifler sırasında görülen otantik
yerler. Nossa Senhora da Conceıção Velha Kilisesi, bu
mimarinin belirgin örneklerinden.
İberya’nın hüznü: FADO
1974’te güçlü bir halk hareketi ve onu takip eden Kadife
Devrim ile koltuğundan indirilen diktatör Salazar, ülkeyi üç
F ile yönettiğini ilan etmişti: Futbol, fiesta (eğlence) ve
fado... Salazar, geriye bıraktığı kötü anılarıyla birlikte
tarih sayfalarına gömüldü. Üç F ise Portekiz’in günlük
yaşamına halen egemen. Bu üçlüden fado, kökleri 1829’a
dayanan, hüzünlü Portekiz şarkılarına verilen ad. Sözcük
anlamı “kader.” Genellike bir ya da
iki eşlikçi gitarla icra ediliyor. Sömürgecilik döneminden
bu yana Portekiz’de ortaya çıkan kültürel birleşimin
kaynaklık ettiği türün en ünlü temsilcisi Amalia Rodrigues.
Albümleri ülkemizde de geniş bir dinleyici kitlesine
ulaşan,
Mozambik kökenli Mariza ise fado’nun yükselen
yıldızlarından. İlk fado şarkıları, uzak denizlere gidip de
dönmeyen erkeklerin ardından yakılan ağıtlar. Bu geleneğin
devamı olarak “fadista” denen, büyüleyici sesli kadınlar
tarafından söyleniyor fado şarkıları.
Douro
Nehri’ndeki tekne gezileri, oldukça keyifli... Nehir
üzerindeki köprüler, ışıklarıyla Porto gecelerini sarıya
boyuyor.
Oporto
Katedrali,Porto’daki en eski tarihi yapılardan. Kent
merkezindeki katedral, Romalılar dönemine ait.
PORTEKİZ
MUTFAĞI
Avrupa’nın okyanus kıyısı Portekiz’in mutfağında balık, en
önemli yeri kaplıyor. Morina ve sardalye, ülkenin en yaygın
tüketilen balıkları. Fleto kesilmiş, tuzlanmış morinadan
yapılan
“bacalhau” oldukça popüler. Bu tuzlu balık, bizde olduğunun
aksine pişirilerek sunuluyor. Çeşitli sebzelerle fırınlanan
bacalhau’nun 365 farklı türü olduğu söyleniyor. Sardalye de
çeşitli sebzelerle pişiriliyor. Portekizli şefler, et
yemeklerinde, özellikle ızgaralarda oldukça iddialılar.
Antik tariflerle hazırlanan Portekiz tatlı ve pastalarından
da mutlaka tatmak gerekiyor.
Portekiz'e hava, deniz ve
kara yoluyla düzenli seferlerimiz bulunmaktadır.
Tam
adı Eusébio da Silva Ferreira. 25 Ocak 1942’de doğdu.
Mozambik asıllı ancak Portekiz futbolunun gelmiş geçmiş en
büyük yıldızı olarak kabul ediliyor. Bunda, milli takımı
üçüncülüğe taşıdığı 1966 Dünya Kupası en önemli etken olsa
gerek. Çeyrek finalde takımı Kuzey Kore karşısında 0-3
mağlup durumdayken attığı 4 gol, unutulur gibi değil.
Karşılaşmayı 5-3 kazanan Portekiz, daha sonra şampiyon
olacak olan evsahibi İngiltere’ye tek bir penaltı golü attı
ancak 4 golü de ofsayt gerekçesiyle iptal edildi.
Wembley’deki maç, 2-1 İngiltere’nin üstünlüğüyle sona erdi;
Eusébio da ülkesine 9 golle kupanın gol kralı olarak döndü.
Eusébio, toplam 64 milli maçta 41 gol attı. “Kara Panter”
lakaplı yıldız, 1964’ten 1973’e kadar giydiği Benfica
formasıyla ise 11 lig şampiyonluğu ve 5 kupa kazandı. Yine
Benfica’da 715 maçta 727 gol attı. Bu gollerin sadece
317’si, toplam 301 lig maçındaydı. Benfica’nın ardından üç
yıl boyunca bazı küçük Portekiz takımlarında, neredeyse eş
zamanlı olarak ABD liginde ve Meksika’da oynadı. Muhteşem
sağ ayağı, güçlü fiziği ve süratiyle halen pek çok dünya
yıldızının idolü.
Futbolun
en çok sevildiği ülkelerden biri Porto. 2004’te
ülkede düzenlenen Avrupa Kupası, bu sevginin doruğa
çıkmasına yol
açmıştı.
PORTEKİZ
ŞARAPLARI
Portekiz şarapları Roma İmparatorluğu’ndan bugüne dünya
çapında kabul görüyor. Ülkede üretilen Vinho Verde’nin
sözlük anlamı yeşil şarap. Beyazı, nadiren kırmızısı ve
rozesi bulunuyor. Hafif asidik, yumuşak içimli bir şarap bu.
Vinho Verde’nin özel bir beyaz türü olan Vinho Alvarinho’nun
üretimi AB tarafınndan kısıtlanmış durumda ve şarap sadece
Monção bölgesinde bulunabiliyor. Porto şarabıyla aynı
bölgeden üzümlerden elde edilen Vinho do Douro, hafif buruk
bir sofra şarabı. Ülkenin yıldızı olan Porto şarabı ise,
oldukça sert ve şekerli. Benzer özelliklere sahip Madeira,
adını üretildiği okyanus adalarından alıyor. Üretimindeki en
kritik etmen, şarabın, taş yapılarda yüksek ısı koşullarında
saklanması. Bu işlemin de etkisiyle,
açılmış bir şişe Madeira, bir yıl boyunca tüketilebiliyor.
Kapalı şişelerse 150 yıla kadar korunabiliyor.