Uzun ve sıcak yaz günlerinin
ardından, ya kuzeyden üfleyen tatlı sert bir poyrazın ya
da denizden vuran ıslak bir lodosun serinliğiyle nefes
almaya başlar İstanbul... Karanlık, kentin üzerine onu
saklamak için değil, bir başka türlü güzel göstermek
için çöker sanki...
Bilge
Karasu’nun 1970 yılında “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”
adıyla yayınlanan öyküleri Bizans İstanbul’unda geçiyor.
10. yüzyılda Ortodoks kilisesini ve Bizans gündelik
hayatını berhava eden ikonoklast (resimkırıcılık)
dönemi, kültürel açıdan yıkıcı bir tartışmaya sahne
olmuştu. Karasu’nun öyküsünde ise, bu baskı dönemi
başlatılırken genç keşiş Andronikos'un kendi kendine
sorduğu soru; “benimsemediği, ama kendisine zorla
benimsetilmek istenen bu yeni inanç karşısında ne
yapması gerektiği”dir. Önce, endişe verici ortamdan
uzaklaşmak için Ada’ya sürer kendini. Şehrin ve onun
kaçmasına neden olan tartışmaların merkezi Hagia Sophia
Kilisesi’nin, yani Ayasofya’nın uzağına gider. Ama işte,
uzun süren bir günün akşamında şehir onu “çağıracak” ve
Andronikos, bedeli ne olursa olsun “oraya” dönecektir.
Bilge Karasu’nun uzun öyküsü, dramatik çağrışımlarla
sürse de “uzun sürmüş bir günün akşamında” şehre dönmek
ya da şehre bakmak, bundan bin yıl önce olduğu gibi
bugün de bir İstanbullu lüksüdür. Yani İstanbullulara
ait bir lüks. Andronikos gibi sürgün adasından kürek
çekerek değil belki; ama servislerle, otobüslerle,
metroyla ve başka araçlarla, yorgun ve telaşlı bir
şekilde yer değiştirirken İstanbullular, henüz batmamış
güneşin ışıkları altında görürler kentlerini. Oysa kesin
karanlık çöktükten sonra, bakılan aynı kenttir ama
görünen aynı şey değildir. İrili ufaklı tepelerin
yarattığı belli belirsiz siluet, kentin ışıklarının daha
belirgin çizgileriyle beneklenir. Tepelerin üstlerinden,
Çamlıca’dan, Galata’dan, Süleymaniye’den, Piyer Loti’den
ve tüm tarihi yarımadayı olağanüstü bir açıyla
karşılayan Salacak sahilinden bakanlar, karanlıkların
içinde eşsiz güzellikte bir manzarayla karşılaşırlar.
İstanbul’un yaz geceleri, uzun günlerin yol açtığı tüm
yorgunlukların hafif dokunuşlarla unutturulduğu lacivert
bir şölendir. İpekli kumaştan bir giysi gibi hafif;
suları serinlikle çalkalanan bir deniz gibi lacivert…
Gece şehre bütünüyle egemen olduğunda gündüzün yoğun
gökdelenleri,birer seyirlik kandildir artık.
Koşuşturma sona erdiğinde, Haliç’in ardından doğan
hilal, sadece gecenin değil, yepyeni bir İstanbul’un
habercisidir. Şimdi telaşın
değil, durup seyretmenin vaktidir; güzel kenti
seyretmenin ve onun
meditasyonunda gündelik yaşama dair ne varsa geride
bırakmanın.
Güneş tepelerin ardından kayıp gittiğinde, kentin
mücevherleri teker teker ışıldamaya başlar. Haliç’in
Boğaz’a bakan tarihi sularının
üzerine düşen renkler, artık bambaşka bir İstanbul resmi
çizer.