Pek
çokları için Godfather serisinin ilk filmi
vazgeçilmezdir. Yönetmen Coppola ile yazar Maria
Puzo’nun muazzam işbirliği sonucu ortaya çıkan
film, Sicilya göçmeni Corleone ailesinin
Amerika’daki epik öyküsünü “asıl memleket” ile
ilişkilendirerek anlatır. Ancak Akdeniz
kültürüne (ve tabii metodist oyunculuk ekolünün
parlak temsilcisi Robert De Niro’ya) zaafı
olanlar için ikinci film bambaşka anlamlar
taşır. Büyük yönetmen ve büyük yazar bu kez bizi
ilk filmde fragmanlar halinde gösterdikleri
Sicilya’ya gerçekten taşımaya kararlıdır. Eminiz
ki hatırlayacaksınız, Akdeniz’in bu en büyük
adasında, bir cenaze töreni ile başlar ikinci
film. Kederli cenaze alayının arkasında koca bir
orkestra çalmaktadır. Ardından genç bir çiftin
tanışması ve bir tür nişanlılık ritüeli gelir.
Corleone ailesinin Sicilya’ya sığınan küçük oğlu
bir kahvehane sahibinin kızına ani aşkını, kızın
öfkeli ve kıskanç babasına şöyle anlatır. “Ben
Michael Corleone. Kızınızla görüşmek istiyorum.
Tabii ailenin gözetiminde.” Tüfekli adamı
yumuşatan sözler, kurulan büyük sofrada da devam
eder. Yemek sonunda kız ve delikanlı büyüleyici
Sicilya peyzajında yan yana bir yürüyüş yapma
hakkına sahiptir. Kuşkusuz, arkalarında koca bir
köy yürürken... Düğün töreni de kavuran güneşi
gölgeleyen tarihi zeytin ağaçlarının altında,
yine bir ritüel havasında geçer. Ve Sicilya’yı
gören herkes bilir ki, öykü kurmaca,
anlatılanlar gerçektir. Sicilya, filmin
çekildiği 1974 yılında da, bugün de Akdeniz
geleneğinin adasıdır. Orada halen fimdeki aileye
isim babalığı yapan Corleone adında bir köy
vardır ve Corleoneliler hâlâ yaşadıkları yerin
güzelliğiyle ilgili olarak haklı bir gurur
duyarlar.

Denizin ortasındaki buluşma noktası!
Sicilyalılık bugün tüm dünyaya yayılmış bir
alt kimlik. Bunda en önemli etken, İtalyanca ile
birlikte konuşmaya devam ettikleri Sicilya dili.
Roman dillerden olan Sicilyaca, Yunan, Arap,
İspanyol ve Katalan kültürlerinden de beslenmiş,
250 bin sözcüklük kapsayıcılığa sahip bir
harman. Üstelik, dil, İtalya’dan Sicilya’ya
giderken geçtiğiniz güney bölgelerine de
yayılmış durumda. Sicilya dilinin kökeni,
bölgenin tarihinin de ipuçlarını barındırıyor.
Adanın yerlileri Grek kökenliler, Sicani ve
Sicel halkları ile Truva’dan geldikleri ileri
sürülen Elimiyanlar. M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren
ada Kartacalıların ve Greklerin işgaline
uğramış. Zaten bugün Sicilya’nın merkezi
konumundaki Palermo kenti de Kartacalılar
tarafından kurulmuş. M.S. 5. yüzyılda Vandallar,
ardından Ostrogotlar ve Bizanslılar adayı ele
geçirmişler. Dönem dönem Arap egemenliği altına
giren Sicilya, 1479-1656 yılları arasında
İspanyollar tarafından yönetilmiş. İtalya’nın
kurucusu Giuseppe Garibaldi tarafından 1860’ta
İtalya’ya katılan Sicilya, dönem dönem
isyanlarla bağımsızlığını kazanmış. Hatta,
1866’da İtalyan donanmasının adayı
bombalamışlığı dahi var. Sivillerin öldüğü 22
Kasım tarihli olayın izleri halen limanlarda
görülebiliyor.
Palermo
Bütün bölgenin başkenti konumundaki Palermo,
dünyaca ünlü bir liman kenti. Kentte yaşayanlara
Palermitani ya da daha şiirsel bir ifadeyle
Panormiti deniyor. En önemli tarihi eserlerinden
biri, camiden kiliseye dönüştürülen Palermo
Katedrali. Kateralde bulunan heliometre,
1690’dan bu yana öğle vaktinin tespit
edilmesinde kullanılıyor. Güneş ışığından
yararlanarak çalışan araç mekanik bir saat ve
takvim aslında ve bu açıdan astronomi tarihi
açısından büyük önem taşıyor. Muhtemelen bir
Arap kalesi üzerine kurulmuş olan Palazzo dei
Normanni, Norman mimarisinin görkemli bir
örneği. Kentteki çok sayıda kiliseden, 1564
tarihli İsa Kilisesi gerek ışığı gerekse
işçiliğiyle çok önemli bir tarihi eser.
Palermo’daki çok sayıda müze ve saray, bölgenin
renkli tarihini yansıtıyor. Palermo, İtalyan
operasının kalbinin attığı yerlerden biri.
Nitekim, Teatro Massimo, ülkedeki en büyük opera
binası.
Catania ve Messina

Adanın doğusundaki Catania, Etna
Yanardağı’nın eteğinde, Messina ve Siracusa
arasında konumlanıyor. Palermo’daki Barok
atmosfer, Catania’da da hakim. Burası tam bir
saraylar ve kiliseler kenti. Ünlü opera
bestecisi Vincenzo Bellini’nin de memleketi olan
Catania’da yanardağa trekking olanakları bulmak
mümkün. Dağın karlı krateri mutlaka görülmeli.
Adanın üçüncü büyük kenti Messina limon,
portakal ve mandalina kokuyor. Palermo ile
birlikte İtalyan ligi Seria A’daki iki Sicilya
takımından birinin evsahibi Messina. Kent ile
aynı adı taşıyan Katedral ve şık çeşmeler,
gözalıcı. Shakespeare’den Nietzsche’ye birçok
edebiyatçı söz ediyor Messina’dan.
Adalar, köyler,eğlenceli arabalar
Sicilya’nın çevresinde çok sayıda irili
ufaklı ada yer alıyor. Marsala yakınlarındaki
Mozia da Fenike kalıntılarının sergilendiği
küçük bir turistik ada. Şarap üreticisi ünlü
Marsala ailesinin üretimi de burada
gerçekleştiriliyor.
Eğer vaktiniz varsa, adanın iç kesimlerinde
bulunan Corleone, Prizzi ve Partanna köyleri;
daha otantik bir Sicilya atmosferi solumak için
ideal.
Otantizmden söz etmişken, Sicilya’nın bazı özgün
sanatlarına değinmemek olmaz. Bunlardan bize en
şaşırtıcı gelen, araba boyamacılığı oldu. Aslına
bakarsanız, en az üç kişinin, demircinin,
oymacının ve boyacının (hatta ressamın) birlikte
çalıştığı bir sanat/zanaat bu. Süslenen at ve
eşek arabalarında Sicilya bayrağının sarı ve
kırmızı renkleri hakim. İlginçtir, Sicilyalılar
eski otomobilleri ve kamyonetleri de benzer
desenlerle boyuyorlar. Sicilya’da ahşaptan
yapılmış kuklacılık da oldukça gelişmiş. Tabii
bu kadar çok saray, kilise ve katedralin
bulunduğu bir bölgede taş oymacılığı da halen
yaşayan bir zanaat.
Denizle iç içe bir yaşamın rahatlığı, güneşten
yayılan neşe, yanardağın simgelediği görkem,
savaşlarla yorulmuş bir tarihin hüznü,
Sicilya’yı gerçek bir ilham perisine
dönüştürüyor. Bu peri, ressamların, şairlerin,
yazarların yanı sıra yazının başında adını
andığımız Coppola’dan Visconti’ye, Antonioni’ye
çok sayıda yönetmenin de kapısını çalmış
defalarca. Sicilya’yı anlatan o kadar çok film
var ki. Bunlardan en dikkat çekici olanlardan
biri, Pablo Neruda ile bir Sicilya köyünde
yaşayan postacının ilişkisini anlatan Il Postino.
Michael Radford’un yönettiği filmde postacı
arkadaşıyla uzun uzun hayat, aşk ve şiir
hakkında konuşan Neruda, “Şiiri açıklamaya
kalktığınızda banalleşir. Açıklamalardansa,
şiirin anlaşılacak derecede açık bir tabiatı
gözümüze gösteren hislerini tecrübe etmektir”
diyor. Belki de bir son söz yerine Neruda’nın
şiir için söylediklerini Sicilya’ya uyarlamak
yeterlidir. |