|
Gün
doğmadan henüz tan vaktiyken beli ağrıyarak kalkar köylü
kadın yatağından, bugünün dünden bir farkı yoktur onun
için. Her zaman yaptığı gibi, güğümdeki suyla yüzünü
yıkar, birden üşüdüğünü hisseder. Titrer ve kendine
gelir. Horoz bile henüz ötmemiştir, fakat kendisi her
daim horozdan önce kalkmaktadır. Çaresiz en kalınından
bir hırkayı geçirir sırtına, açar gıcırdayan ahşap
kapısını buz gibi rüzgâra. Buz gibi olur soğuktan
pembeleşmiş yüzü. Akşamdan sağdığı, avluda duran ayaz
yemiş sütü koyar bakracına, gelir kuzinenin başına, onu
da kuzinenin üzerine koyar. Süt kaynarken çıkarır ekşi
mayadan yaptığı köy ekmeğini henüz yeni kuzulamış
koyunun mis gibi sütünden yaptığı peynirini, pazardan
alınan zeytin de kaldıysa onu da getirir sofraya; baktı
ki bu soğukla baş edilecek
gibi
değil yazın hazırlayıp çatıda güneşe serdiği nar gibi
tarhanayı da koyar kuzinenin üzerine. Fokurdar hepsi,
başlamıştır köy kahvaltısı senfonisi. Daha doğrusu
kuşluk vakti yemeği.
Türklerin aslında iki öğünü vardır. Biri kuşluk vakti
diğer akşam yemeği.
En güzel öğündür kahvaltı; adı üstünde, kahvenin altına
alınacak en güzel damak hoşlukları…
Köy kahvaltısı şu an bizlere kafelerde verilen ya da
hafta sonu şehirden kaçarak gidilen ve ilk yeşillik
gördüğümüz yerde yediğimiz neşeli, keyifli kahvaltılar
mıdır acaba, yoksa her daim ırgat gibi çalışan
köylülerin karınlarını mümkün olan en geç saate kadar
tok tutmaya yarayan işlevsel bir öğün müdür?
Modern yaşamda da kendine yer bulmuştur köy
kahvaltıları.
Şöyle bir global bakış açısıyla baktığımız zaman dünyada
kahvaltılar ülkelere göre ayrılır. Geleneksel İngiliz
kahvaltısı, bol kalorili Amerikan kahvaltısı, Japonların
sade fakat mütevazı kahvaltısı, İskandinav ülkelerinde
ringa balığıyla yapılan kahvaltılar... Velhasıl hepsinin
özelliği o ülkenin kahvaltı tarzıdır. Fakat bizim
ülkemizde her öğün de ya da yemekte olduğu gibi
kahvaltıda da yöre yöre fark etmektedir.
Çeşitlenmektedir. Hiç azalmamacasına iklimlerle doğru
orantılı giden bir kahvaltı masalı.
Köy kahvaltısı denildiği zaman akla en son gelecek olan
bölge olsa da bana göre Akdeniz yaşam tarzını
benimseyenler için baş tacıdır Ege kahvaltıları.
Egelinin kendi bahçesinden toplayıp da taşla kendi
kırdığı zeytinlerin yanına, bol sızmalı tazecik domates
salatası, mis gibi çeşit çeşit peyniri... Peynir
bulamazsa da hiç tasa yapmaz Ege insanı, biraz sütü
kestirip tazecik bir lor yapıp üzerine de çörek otu ve
yine en güzelinden sızmayı koydu mu tamamdır. Tabi ki
bütün tazeliğiyle bir sürü yeşillik olur, demli çayın
eşlikçisi.
Anadolu’da köylünün kendi değirmeninde çektiği fabrika
görmediği için bütün doğallıyla rengini bulan esmer
unuyla yaptığı mis gibi bazlamalar, gözlemeler, ekmekler
de ne yakışır dumanı üstünde çorbaya. Ağzının tadını
bilenler tarhanaya tulum peyniri ve kızarmış ekmek de
karıştırır. Zaten enerji veren yemek aynı zamanda bir
gurme lezzete dönüşür farkına bile varılmadan. Ne kadar
sade gözükse de nimetler bir o kadar da tat olarak damak
çatlatır.


Hani
o yoğurt ki manda sütüyle yapılınca üzeri tutar bir
parmak kaymak. Ne harika mucizevi bir tat.
Her daim havanın kapalı olduğu Karadeniz köylerinde
kahvaltılar da neşelidir insanlar gibi. Bütün
kahvaltıları süsler halis Rize tereyağı ile kavrulmuş
ekmekle yapılan yumurta, eksik olmaz pekmez ve bal da.
Mısır, telli peynir, tereyağı ile yapılan mıhlama da
gerçekten de mıhlar adamı sofraya. İç Anadolu’da akıtma,
batılı yerlerde krep olarak bilinir, Karadeniz
kahvaltısını en has lezzetlerinden olan kaygana. Bazen
kahvaltıda bile yenir karalahana dolmaları, fasulye
turşuları. İşte bu kadar renklidir Karadeniz’in
kahvaltıları. Çay mı? Hiç unutmak olur mu Rize çayını!
Pazar günleri Giresun ve Bafra’dakiler için özeldir.
Köylerinden şehirlerine taşıdıkları gelenektir, eskiye
özlemdir. Sabah kahvaltı için evde bir şey hazırlanmaz,
pide salonlarından pideler getirilir. Hamurunda hiç yağ
kullanılmayan pidelerin dumanı üstünde tüterken eklersin
halis tereyağını.
 
Orada uzakta bir yer vardır ki başka hiçbir şehirde ya
da ülkede göremezsiniz kahvaltı salonlarını. Van
Kahvaltı Salonları Yeşilçam’ın burada geçen bütün
filmlerinde mutlaka kendilerine yer bulmuştur ve tabii
ki şairin şiirinde de.
Sadece ilkbaharda, çiçeklenme zamanında toplanan taze
otlarla yapılan otlu peynir, karakovan balları,
lavaşlar, yoğurt kaymağı, süt kaymağı, yayık tereyağı,
Van cacığı, otlu peynir, murtuğa (kavrulan unun tereyağı
ve yumurta ile buluşması), kavut (kavrulan buğdayın un
haline getirilmesiyle oluşur, sade yağ ile
karıştırılır). Taze açılmış incecik çıtır lavaşın yanına
kekik kokan bal, mis gibi tereyağı, evde yapılmış mis
kokulu peynirler ve kaynamış süt… Doğunun hırçın
havasında bundan daha kuvvetli bir kahvaltı alternatifi
olur mu?
Şairin dediği gibi; yemek yemek belki, ama kahvaltının
mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hele bir o kadar sade olup
da bu kadar lezzeti kucaklayan Anadolu kahvaltı
sofralarına tadımlık konuk olan biz şehirliler için.
 |