SİTE İÇİ ARAMA

 


Yazı: Zerrin Kubaş

KAHVALTININ
mutlulukla
bir ilgisi olmalı*

Gün doğmadan henüz tan vaktiyken beli ağrıyarak kalkar köylü kadın yatağından, bugünün dünden bir farkı yoktur onun için. Her zaman yaptığı gibi, güğümdeki suyla yüzünü yıkar, birden üşüdüğünü hisseder. Titrer ve kendine gelir. Horoz bile henüz ötmemiştir, fakat kendisi her daim horozdan önce kalkmaktadır. Çaresiz en kalınından bir hırkayı geçirir sırtına, açar gıcırdayan ahşap kapısını buz gibi rüzgâra. Buz gibi olur soğuktan pembeleşmiş yüzü. Akşamdan sağdığı, avluda duran ayaz yemiş sütü koyar bakracına, gelir kuzinenin başına, onu da kuzinenin üzerine koyar. Süt kaynarken çıkarır ekşi mayadan yaptığı köy ekmeğini henüz yeni kuzulamış koyunun mis gibi sütünden yaptığı peynirini, pazardan alınan zeytin de kaldıysa onu da getirir sofraya; baktı ki bu soğukla baş edilecek gibi değil yazın hazırlayıp çatıda güneşe serdiği nar gibi tarhanayı da koyar kuzinenin üzerine. Fokurdar hepsi, başlamıştır köy kahvaltısı senfonisi. Daha doğrusu kuşluk vakti yemeği.
Türklerin aslında iki öğünü vardır. Biri kuşluk vakti diğer akşam yemeği.
En güzel öğündür kahvaltı; adı üstünde, kahvenin altına alınacak en güzel damak hoşlukları…
Köy kahvaltısı şu an bizlere kafelerde verilen ya da hafta sonu şehirden kaçarak gidilen ve ilk yeşillik gördüğümüz yerde yediğimiz neşeli, keyifli kahvaltılar mıdır acaba, yoksa her daim ırgat gibi çalışan köylülerin karınlarını mümkün olan en geç saate kadar tok tutmaya yarayan işlevsel bir öğün müdür?
Modern yaşamda da kendine yer bulmuştur köy kahvaltıları.
Şöyle bir global bakış açısıyla baktığımız zaman dünyada kahvaltılar ülkelere göre ayrılır. Geleneksel İngiliz kahvaltısı, bol kalorili Amerikan kahvaltısı, Japonların sade fakat mütevazı kahvaltısı, İskandinav ülkelerinde ringa balığıyla yapılan kahvaltılar... Velhasıl hepsinin özelliği o ülkenin kahvaltı tarzıdır. Fakat bizim ülkemizde her öğün de ya da yemekte olduğu gibi kahvaltıda da yöre yöre fark etmektedir. Çeşitlenmektedir. Hiç azalmamacasına iklimlerle doğru orantılı giden bir kahvaltı masalı.
Köy kahvaltısı denildiği zaman akla en son gelecek olan bölge olsa da bana göre Akdeniz yaşam tarzını benimseyenler için baş tacıdır Ege kahvaltıları. Egelinin kendi bahçesinden toplayıp da taşla kendi kırdığı zeytinlerin yanına, bol sızmalı tazecik domates salatası, mis gibi çeşit çeşit peyniri... Peynir bulamazsa da hiç tasa yapmaz Ege insanı, biraz sütü kestirip tazecik bir lor yapıp üzerine de çörek otu ve yine en güzelinden sızmayı koydu mu tamamdır. Tabi ki bütün tazeliğiyle bir sürü yeşillik olur, demli çayın eşlikçisi.
Anadolu’da köylünün kendi değirmeninde çektiği fabrika görmediği için bütün doğallıyla rengini bulan esmer unuyla yaptığı mis gibi bazlamalar, gözlemeler, ekmekler de ne yakışır dumanı üstünde çorbaya. Ağzının tadını bilenler tarhanaya tulum peyniri ve kızarmış ekmek de karıştırır. Zaten enerji veren yemek aynı zamanda bir gurme lezzete dönüşür farkına bile varılmadan. Ne kadar sade gözükse de nimetler bir o kadar da tat olarak damak çatlatır.

 

 
Hani o yoğurt ki manda sütüyle yapılınca üzeri tutar bir parmak kaymak. Ne harika mucizevi bir tat.
Her daim havanın kapalı olduğu Karadeniz köylerinde kahvaltılar da neşelidir insanlar gibi. Bütün kahvaltıları süsler halis Rize tereyağı ile kavrulmuş ekmekle yapılan yumurta, eksik olmaz pekmez ve bal da. Mısır, telli peynir, tereyağı ile yapılan mıhlama da gerçekten de mıhlar adamı sofraya. İç Anadolu’da akıtma, batılı yerlerde krep olarak bilinir, Karadeniz kahvaltısını en has lezzetlerinden olan kaygana. Bazen kahvaltıda bile yenir karalahana dolmaları, fasulye turşuları. İşte bu kadar renklidir Karadeniz’in kahvaltıları. Çay mı? Hiç unutmak olur mu Rize çayını! Pazar günleri Giresun ve Bafra’dakiler için özeldir. Köylerinden şehirlerine taşıdıkları gelenektir, eskiye özlemdir. Sabah kahvaltı için evde bir şey hazırlanmaz, pide salonlarından pideler getirilir. Hamurunda hiç yağ kullanılmayan pidelerin dumanı üstünde tüterken eklersin halis tereyağını.
Orada uzakta bir yer vardır ki başka hiçbir şehirde ya da ülkede göremezsiniz kahvaltı salonlarını. Van Kahvaltı Salonları Yeşilçam’ın burada geçen bütün filmlerinde mutlaka kendilerine yer bulmuştur ve tabii ki şairin şiirinde de.
Sadece ilkbaharda, çiçeklenme zamanında toplanan taze otlarla yapılan otlu peynir, karakovan balları, lavaşlar, yoğurt kaymağı, süt kaymağı, yayık tereyağı, Van cacığı, otlu peynir, murtuğa (kavrulan unun tereyağı ve yumurta ile buluşması), kavut (kavrulan buğdayın un haline getirilmesiyle oluşur, sade yağ ile karıştırılır). Taze açılmış incecik çıtır lavaşın yanına kekik kokan bal, mis gibi tereyağı, evde yapılmış mis kokulu peynirler ve kaynamış süt… Doğunun hırçın havasında bundan daha kuvvetli bir kahvaltı alternatifi olur mu?
Şairin dediği gibi; yemek yemek belki, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hele bir o kadar sade olup da bu kadar lezzeti kucaklayan Anadolu kahvaltı sofralarına tadımlık konuk olan biz şehirliler için.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR