SİTE İÇİ ARAMA

 

Kimi 1700 kimi 300 yaşlarında olan su kemerleri, tarih boyunca “su sıkıntısı” çeken İstanbul’un bereket bilezikleri gibi diziliyorlar. Unkapanı’ndaki Valens Kemeri’ni kentlilerin tamamı tanır. Peki ya kuytuda kalmış olanlar ne durumda? Mimar Sinan’ın tarihi eser değerindeki kemerlerine iyi bakabiliyor muyuz?

Ülkemiz, hatta sadece ülkemiz de değil, dünyanın pek çok bölgesi, son yılların en kurak yazını geçirdi. Bir süredir çevreci gruplar ve bazı bilim adamları tarafından dikkat çekilen, ama belki de gündelik, pratik sonuçları hemen görülmediği için çoğunlukla kulak arkası edilen “küresel ısınma ve kuraklık” konulu uyarılar geçtiğimiz yaz dünyanın pek çok yerinde bir “gerçeklik” olarak yaşanınca, şimdi de “geç kalmış olmanın endişesiyle” davranılıyor. Doğanın kimi zaman tekrar ettiği dönemsel bir dalgalanma mıdır; yoksa insan kaynaklı karbon salınımının atmosfere ve dolayısıyla iklime verdiği bir hasar mıdır bu kuraklığın asıl nedeni, en azından şimdilik emin olamıyoruz. Bilinen o ki süreç böyle işlemeye devam ederse su, insanlığın en önemli, en stratejik doğal kaynaklarından biri hatta birincisi haline gelecek ve bildik tabirle söylersek, “bir damlası bile çok değerli” olacak.


 


Valens (Bozdoğan) Kemeri Her biri Bizans ve Osmanlı su mimarisinin şaheseri olarak gururla ayakta duran İstanbul’un su kemerleri kentin su havzalarından toplanan suyu tarihi yarımadaya taşımak amacıyla inşa edildiler. Bu nedenle hemen hepsi, kentin gözden uzak noktalarında kaldılar ve İstanbul ülkenin en büyük metropolü haline geldikten ve önlenemez büyümesini eski sınırlarının çok çok ötesine taşıdıktan sonra da kent yaşam alanının içinde yer almadılar. Tabii birisi hariç: İstanbul’da şehir yaşamının en fazla içinde yer alan su kemeri olan Valens, artık su taşıma görevinden emekli olsa da etkileyici mimarisiyle kente hizmet etmeye devam ediyor. İstanbul Unkapanı’nda Vefa ve Zeyrek semtlerini kat ederek Aksaray’dan Taksim’e uzanan yolu ortadan ikiye kesen kemer, kentin pek çok yüksek noktasından da görülebiliyor. Kentin en eski su kemeri olan Valens Kemeri’nin yapımına I. Constantinus döneminde (306-337) başlanmış, 378’de İmparator Valens tarafından tamamlanmıştır.

Avasköy Kemeri İstanbul Atışalanı’ndaki Avasköy Kemeri, Mimar Sinan’ın en görkemli eserlerinden biri olmasına rağmen, günümüze kadar gelebilmiş bölümleri, gecekondu evleri, trafo merkezi ve mezarlık arasına sıkışmış durumda. Adeta kaderine terk edilmiş durumdaki kemerin son problemi ise hemen yanı başındaki bir toplu konut alanı inşaatı. 400 yılını deviren bu tarihi eserin dibine, alışveriş merkezi, otopark ve 14 bloktan oluşan konutları inşa etmenin bedeli kemerin tüm çevreyle bağlantısının kopması ve artık görülemez hale gelmesi olacak.

Doğanın su kaynakları, bugün modern baraj sistemleri ve arıtma olanaklarıyla eskisinden çok daha verimli hale getirilmiş olsa da bu kez bu iklim değişimi suyu tehdit ediyor ve herhangi bir teknolojinin yardımıyla kolayca çözülmeyecek bir başlıkla geliştiriyor sorunu: Susuzluk. Geçmişte sorun susuzluktan çok, doğal su kaynaklarının kentlere ulaştırılması, depolanması ve dağıtılması sorunuydu. Ve İstanbul, özellikle Bizans döneminde bu sorunu bir hayli etkili olarak yaşıyordu. Bir deniz şehri olmasına ve tüm tarihi merkezlerinin üç yanı denizle çevrili olmasına rağmen, İstanbul merkezi içme sularından mahrumdu. Tarihi İstanbul surlarının batısında yer alan bugünkü Halkalı bölgesi ve biraz daha kuzeydeki Cebeciköy, Roma İstanbul’unun önemli su alanlarıydı. Geç Roma döneminde, bu bölgelerden kent merkezine su getirebilmek için, İmparator Hadrianus (117-138) ve İmparator Valens (364-378) tarafından ilk kemerler ve su yolları yaptırıldı. Bunlar arasında yer alan Valens (Bozdoğan) Kemeri, bugün Unkapanı’ndaki heybetli görünümüyle İstanbul’un en çok tanınan su kemeridir.
Kilometrelerce uzunluktaki su kemerleri, Roma mühendislik ve mimarisinin o dönem için vardığı düzeyi de gösteriyor. Ayasofya gibi önemli ve büyük binaların henüz inşa edilmediği dönemlerde yapılan bu oldukça yüksek ve uzun yapıların önemli bir bölümünün günümüze kadar gelmiş olması da Roma teknolojisi için oldukça önemli bir referans.
Sözün kısası, Roma daha 4. yüzyılda, o dönem için son derece ileri sayılabilecek bir teknik ve bu tekniğe dair başarılı bir uygulama ile su sorununu çözmüş; kilometrelerce uzaklıktaki kaynaklarda yer alan tatlı suları kent merkezine taşımayı başarmıştı. Ama bir süre sonra, bu kez “siyasi ve askeri iklim” su sorununu yeniden gündeme getirecekti. Roma İmparatorluğu’nun doğu ve batıdaki merkezlerinin siyasi olarak tamamen ayrışmasının ardından Bizans olarak anılan Doğu Roma İmparatorluğu, 8. yüzyıldan itibaren çetin kuşatmalara direnmek zorunda kaldı. Tarihi surların gerisinde, görkemli geçmişinin mirasını sürdürmek ya da istilacı bir ordu karşısında yok olmak gibi ağır bir ikilemle karşı karşıya kalan Bizans, su kemerlerini işlevsizleştirerek kenti dış sulardan mahrum eden kuşatmacılara karşı bu kez sarnıç sistemlerini devreye soktu ve kent merkezinde biriken suları depolamaya başladı. Yerebatan, Binbirdirek gibi, tarihi yarımada içinde, eski Bizans sarayının kurulu olduğu bölgede yer alan sarnıçlar, başta saray ve çevresi olmak üzere kent merkezinin su ihtiyacını karşılamak için kullanılıyordu. Bazı kuşatma dönemlerinde, kente dışarıdan gelen su tamamen kesildiği için sarnıçlar büyük önem taşıdı ve pek çok yere irili ufaklı sarnıçlar yapıldı. Barış dönemlerinde de su kemerleri aracılığıyla taşınan sular bu sarnıçlarda depolanıyordu.
Roma ve Bizans’ın, sonra da Osmanlı’nın, susuzluğa karşı yüzlerce yıl önce ürettikleri çözümler, doğanın halen olabildiğince cömert ve kaynaklarının geniş olduğu bir dönemde insan kaynaklı teknikleri geliştirmek üzerine dayalıydı. Su kemerleri ve sarnıçlar, günümüzün modern baraj sistemleri için elbette öğretici oldular. Ama bugünün sorunu, artık yüksek teknolojimizle suyunu kullanılabilir hale getireceğimiz doğal kaynakların giderek yok olması. İstanbul’un tarihi su kemerlerine ve bunların kimisinin içinde bulunduğu bakımsız duruma tanık olunca, yok olan kaynakların dönüştürülmesi ve kazanılması konusunda daha karamsar oluyor insan.

Bahçeköy Kemeri Kemerin başlangıcı bugün Bahçeköy olarak bilinen yerleşim bölgesinin kalbinde yer alıyor. Semti ikiye ayırarak ilerleyen su yoluna ait duvarlar, kimi yerde kemer boşluğunun yeraltı yaya geçidine dönüşmesiyle insanların günlük kullanımına hizmet ediyor. Bahçeköy yerleşimi bitip de ormanlık yola çıktığımızda artan eğimle birlikte yüksekliği giderek artan su kemerinin yüksekliği Bahçeköy yolu girişinde 20 metreyi buluyor. Kemer 1732 yılında I. Mahmut tarafından yaptırıldığı için Sultan Mahmut Kemeri olarak da anılır.


Bahçeköy'de, özellikle Beyoğlu ve çevresinin su ihtiyacı için yapılan, Susuzdere (üstte) ve Topuz Bendi Kemeri (altta)

Eğri Kemer Hasdal Askeri Kışlasının önünden geçerek Kemerburgaz’a giden yol üzerinde araçların altından geçtiği ilk kemer olan Eğri Kemer , günümüze kadar en iyi korunarak gelmiş su kemerlerinin başında gelir. Kağıthane deresi üzerinde bulunan kemer üç katlı yapısı ve 409 metrelik uzunluğuyla dar bir vadiyi birbirine bağlar. Birinci ve ikinci katında yürümeye izin veren geçitli yapısından dolayı “ Kovuk Kemer” adıyla anılan su kemerinin hemen yanında ünlü Hamidiye suyunun çıktığı kaynak bulunur.

 

Uzun Kemer
İstanbul’da Kemerburgaz Göktürk yolu üzerinde bulunan kemer, adı gibi, oldukça uzun bir su kemeri. 1554-1562 yılları arasında Mimar Sinan tarafından yapıldı. 1563 yılındaki büyük sel felaketinde hasar gördükten sonra onarılan kemer, 25 metre yüksekliğinde ve 711 metre uzunluğunda. İki katlı kemerin alt katında 47, üst katında 50 gözü bulunuyor.
 

Mağlova Kemeri Geçmişte su seviyesi 10 metrenin altına düşmeyen Alibeyköy Baraj Gölü tamamen kuruyunca, Mimar Sinan’ın en güzel yapıtlarından biri olan Mağlova Kemeri de gün yüzüne çıktı. Bir baraj havzasının içinde kalması dolayısıyla insan kaynaklı tahribattan en az etkilenen kemer Mağlova Kemeri. Ne üzerine tırmananlar var, ne de her gün altından geçen binlerce motorlu taşıt... Mimar Sinan tarafından 1554-1562 yılları arasında Alibey Deresi vadisi üzerinde yapılan kemer, 36 metre yüksekliğinde ve 258 metre uzunluğunda. İki katlı kemerin alt katında 8 büyük, üst katında da 8 küçük gözü bulunuyor.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR