|
Acun Ilıcalı, bir dönem adının bile
önüne geçmiş ve kendisinin pek çok yerde, adı “Acun”,
soyadı “Firarda” olan bir televizyoncu sanılmasına yol
açmış o muhteşem programın yaratıcısı. Acun Firarda
öylesine büyük bir ilgiye mahzar oldu ki, hemen her
televizyon kanalında, kendisini firara gark eden
muadilleri türedi. Ama elbette, bir şeyin aslı, onun
suretinden daha etkilidir her zaman. Acun Ilıcalı,
“firardayken” çıkardığı işlerin başarısıyla; oradaki
samimi İngilizce sohbetleri ve Türk insanını en tipik
özellikleriyle dünyanın en ücra yanlarına taşıma
gayretiyle o denli popüler bir yüz haline geldi ki,
bugün elinin değdiği her program potansiyel bir izleyici
kitlesine –ama gerçek anlamda bir kitleye– sahip oluyor.
Türk özel televizyon kanallarının ortaya henüz çıkmaya
başladığı bir dönemde spor muhabirliğiyle başlayan,
sonra o kült “Televole” programlarıyla süren ve kendi
kanatlarıyla uçmaya başlamasıyla da bir televizyon
markası haline gelen Acun Ilıcalı’ya konuk olduk bu
sayıda.
İngilizce öğretmenliği bölümünde okuyan bir
öğrenciyken televizyonculuğa adım attığınızı biliyoruz.
Bize bu süreçten söz eder misiniz biraz? Bu ani geçiş
nasıl gerçekleşti?
Ben yoldan geçerken televizyoncu olmuş biriyim aslında.
Yoldan geçerken derken şunu söylemek istiyorum: 1994’ün
başıydı. O zaman televizyonlar yeni çıkmış, Show TV diye
bir bina görüyoruz. Orada bir ağabeymiz çalışıyor,
sohbet etmek için yanına uğruyoruz. Sonra bazı
tesadüflerin de yardımıyla orada İlker (Yasin) Abi’yle
tanıştım. Show TV’nin Spor Müdürü’ydü o sırada. Daha
sonra İlker Abi’yle olan muhabbet ve sıcaklık bizi
buralara doğru getirdi işte.

Televizyonculuğa spor muhabiri olarak başladınız
değil mi?
Spor muhabiri olarak başladım. İki ay Fenerbahçe’yi
takip ettikten sonra Beşiktaş muhabiri oldum. 3- 4 sene
kadar Beşiktaş muhabirliği yaptım. Ondan sonra
televizyonun gelişimiyle birlikte ben de kendimi bu
gelişime ve yeni koşullara adapte ettim. Muhabirlikten
sonra sunuculuk yaptım, sunuculuktan sonra da yapımcılık
yapmaya başladım.
Yaklaşık 13 yılı geride bıraktınız ve bu süre Türkiye’de
aşağı yukarı özel yayıncılığın da tarihine denk geliyor.
Aradan geçen sürede bu alanda neler değişti?
En büyük değişim, rekabet ortamının korkunç derecede
artması oldu. Ortadaki pasta belli, pastanın da tadını
iyi alan yatırımcılar pastadan dilim almak için özel
televizyonculuğa hamle yapınca, rekabet şu anda
inanamayacağınız boyutlara ulaştı diyebilirim.
Peki yapımcılar açısından bu rekabet ortamı ve kanal
sayısının artması bir avantaj mı?
Yapımcıdan yapımcıya fark var. Eğer bir proje yapayım
kendimi dolandırayım diye düşünüyorsanız güzel bir
durum; çünkü her dakika bir kanalda bir program yakalama
şansınız var. Ama birinci lige oynayan yapımcılar içinse
durum aynı değil. Biz de kendimizi bu birinci lig
düzeyinde tutmaya çalışıyoruz. Birinci lig derken, prime
time (PT) kuşağına program yapan, özellikle de büyük
kanalların PT kuşağına program yapan yapımcıları kast
ediyorum. Her zaman en zor iştir bu. İşte bunu
hedefleyen yapımcılar için olay artık çok daha zor;
çünkü kanalların artması seyircinin artması anlamına
gelmiyor. 100 seyirci ve 10 kanal varsa kanal başına 10
seyirci düşer ortalama. Oysa senin en az 20 seyirci
yakalaman lazım. Kanal arttıkça bunu yakalamak daha da
zorlaşıyor.
Bunca zamandır o “birinci lig”de kalmanın, oradan
düşmemenin sırrı nedir?
Kendimi övmeyi seven bir insan değilim; ama bizim
televizyon olayında şansımız yaver gitti diyebilirim.
Biz şimdiye kadar 3 tane büyük proje yaptık PT kuşağı
için ve bunların üçü de başarılı oldu. Survivor 1
(Türk-Yunan), Survivor 2 (Aslan-Kanarya) ve Fear Factor…
Bu bizim için önemli bir avantaj elbette. Üçte üç
yaptıktan sonra televizyon kanalları için önemli bir
referansa sahip oluyorsunuz artık.
Acun Firarda programını üç büyük yapım arasında
saymadınız…
Acun Firarda bir PT 3 programıydı. Elbette bizim
tanınmamızda en önemli etken o oldu belki ama
televizyonculukta en önemli kuşaklar PT 1 ve PT 2’dir.
Sabah kuşakları ve haber önleri de önemlidir elbette ama
bizim işte esas olan o iki kuşaktır. Haber sonrasıyla
gece arası yani. Hani bir laf vardır ya “gerisi yalan”
diye; bizim işte de bu açıdan durum o biraz.
İsim olarak basında iki tane Acun’dan bahsediyoruz şu an
aslında. Biri “Yapımcı Acun” diğeri de “Sunucu Acun”.
Televizyondaki Acun kimliği var, bir de yapımcı Acun
kimliği var. Bu ikisini iyi ayırt etmek lazım; çünkü
Acun Firarda televizyondaki Acun figürüne olağanüstü bir
katkı sağladı; herkesin sevdiği, aileden biri kabul
ettiği bir tip oldum yani açıkçası. Oysa benim gelirim
10 liraysa, bunun 5 lirası sunuculuktan, 5 lirası da
yapımcılıktan gelir. Şimdi sunucu şöhretini sağlayan
Acun Firarda’dır elbette. Şöyle söyleyeyim; ben sürekli,
her ay mutlaka bir program sunarım. Kendim yapmasam da
Show TV, Kanal D benden bir şeyler sunmamı ister
mutlaka. Ama yapımcılık açısından Acun Firarda sadece
bir idman oldu benim için.
Çünkü yapım olarak Acun Firarda’nın çok karmaşık bir
yapısı yok. Acun Firarda’da 8 kişi çalışıyor mesela.
Survivor’da ise 160 kişi çalıştı. Yani arada o kadar boy
farkı var. Survivor 160 kişinin çalıştığı bir dev, Acun
Firarda 7 – 8 kişilik mini bir prodüksiyon gibi…
Jürili yarışmaların çok gözde olduğu ve otomatik
olarak izleyici topladığı bir dönemde siz iki farklı
yarışma yaptınız: Fear Factor ve Survivor… Bunlar
konsept olarak transfer edilmiş programlar belki ama
bizim toplumumuzun ilgisini çekecek unsurlar eklediniz.
Bu yapımlar nasıl tasarlandı?
Bir ekibimiz var. Ben kendimi bu konularda yeterli
bulsam da her zaman fikir olarak danışmayı severim.
Kendi arkadaşlarıma devamlı sorarım, ne düşünüyorsunuz,
olur mu, tutar mı? Çok sorup, çok araştırdığımız için
genelde projelerde başarıyı yakalıyoruz diyebilirim.
Çevremizde gizli deneklerimiz var bizim. Hani böyle bir
şey olsa seyreder misin diye, çok farklı kesimlerden
insanlara sorarak, onların tepkilerini bir şekilde alıp
ondan sonra hayata geçiriyoruz. O yüzden bir araştırma
ekibimiz yok ve fikirlerin birçoğu belki benden de
çıksa, beni destekleyen arkadaşlarım var, onlarla
paslaşıyoruz diyebilirim.
Özellikle Fear Factor, bizim toplumumuz için çok
alışageldik olmayan bir yarışma formatına sahipti.
Yarışma büyük ilgi topladı ama yapım bir riski göze
almış mıydı?
Televizyonda başarıyı elde etmek istiyorsan riski almak
zorundasın, bu bir gerçek. Şöyle düşünün, bu programa
Show TV’nin yatırdığı para yaklaşık olarak 1.300.000
dolar. Yani bir bakıma 1.300.000 dolar riske edildi. Bu
öyle bir yarışma ki, “Ben iki bölüm çekeyim, tutmazsa
kaldırırım” diye bir şey yok. O projede 10 bölüm çekmek
zorundasın. Şimdi 10 bölümü çektiğin zaman da o iş
batarsa, 10 bölümü birden batıyor. Ama dediğim gibi
televizyonda başarı her zaman riski almaktır. Başkasının
cesaret edemediği ya da “olmaz” dediği şeyi yaparak
büyük başarılar elde edebiliriz. Bugün belki toplam 15
tane dizi var mesela, ama 15 tane de batıyor. Survivor
da aynı şekilde riskliydi. Bunların her zaman riski
çoktur, ama tuttuğu zaman da çok konuşulur. Biz hafif de
bir deli cesaretiyle bu risklere girdik hep. Ama sonuçta
öyle bir kredim olduğu için o riske de girebiliyorum.
Bugün genel müdürümüz Saner Ayar’a bir şey anlattığım
zaman mutlaka heyecanlanır. Benim bir şeye ikna olmuş
olmam onun da ikna olması gibi oluyor. “Acun böyle bir
şey diyorsa bir şeyler çıkacak” gibi hissediyor o da. Bu
yüzden şimdiye kadar ne getirdiysem kabul etti, o kadar
net söyleyeyim size. Benim kendi projemden vazgeçtiğim
oldu bazen, o yine kabul etti, tamam yapmayalım dedi o
da. Bu güven benim çok rahat hareket edebilmemi sağlıyor
tabii.
Şu anda gündeminizde ne tür bir program var?
Şimdi, “Var mısın, Yok musun?” isimli bir yarışma
programı hazırlıyoruz. Bu da ülkemizde daha önce
denenmiş ve başarılı olamamış bir proje. Ben şuna
inanıyorum: Dünyanın herhangi bir ülkesinde tutan bir
programın Türkiye’de tutmaması için herhangi bir neden
yok. Bizim ülkemiz korkunç bir rekabet yaşayan ve hiçbir
projenin de garantisinin olmadığı bir ülke. Bugün 20
milyon doları olan biri bile, ne tür bir program yaparsa
yapsın rating garantisi alamaz. Belki çok daha düşük bir
bütçeyle bir başkası getirebilir üstelik. Bu şu demek:
Rekabet o kadar kuvvetli ki artık tek başına para da
işlemiyor. Eskiden işlerdi. İyi parayla Hülya Avşar’ı
transfer ederdin, o bir şov yapardı, onun görünmesi bile
belli bir ratingti zaten, ilk dörde girerdin. Bitti
gitti. Ama şimdi öyle değil. En ünlü dediğin adam şova
çıkıyor, o şov tutmuyor.

“Var mısın Yok musun” ABD’de geçen sezonu çok
yukarılarda geçiren “Dear or No Deal” isimli yarışmanın
uyarlaması. Avrupa’da da 15 kadar ülkede yayınlanıyor ve
her yerde başarılı olmuş. Bu yarışmaya güveniyorum ben.
Prime time olmayacak, haber önü olacak ve haftada 5 gün
yayınlanacak. Oradaki başarısıyla birlikte bir tane de
hafta sonu prime time gecesi yapılıyor. Katılmak için
hiçbir şey yapmanız gerekmeyen ender yarışmalardan biri.
Yarışmada 20 kutudan birini seçiyorsunuz. Seçtiğiniz
kutu üzerinden pazarlığa başlıyorsunuz. 20 kutuda da
belirli paralar olduğu için kutular açıldıkça yarışmacı
kalanları tahmin etmeye başlıyor. Sponsor banka,
yarışmacıya bir teklif getiriyor. Örneğin sadece 250 bin
dolar ve 2 bin dolarlık kutuların kaldığı bir yarışmada
banka yarışmacıya 70 bin dolar teklif ediyor. Karar
yarışmacının. Orada hem gerilim var, hem dram, hem de
mutluluk. Ben de bu pazarlık esnasında iyi adam
oluyorum. Yarışmacıyla benim bankacıya karşı mücadelesi
gibi düşünülebilir.
‘Türkiye’de
herkes kendi Survivor’ını yaşıyor zaten’
Survivor da yüksek maliyetli bir yapımdı değil mi?
Üstelik galiba sizden önce de denenmişti ve
başarısızlığa uğramıştı…
Çok daha fazla. Survivor, 3.000.000 euroluk yani
yaklaşık 4.000.000 dolarlık bir yapımdı.
Dediğiniz gibi Survivor daha önce denendi ve battı.
Bizim farkımız şu oldu: Türk insanının hem beğeneceği
hem de seyredeceği şekilde bir uyarlama yapmak
gerekiyor. Bugün Amerika’da mesela Donald Trumph’un
sunduğu “Çırak” yarışması çok tuttu biliyorsunuz. Aynı
yarışma Türkiye’de battı. Neden? Yanlış uygulama. Tuncay
Özilhan çok başarılı bir işadamıdır. ama Çırak’ın baş
rolü olamaz. Çırak’ın baş rolü dediğin adam, oyunculuk
yönü de olan Donald Trumph. Tuncay Bey’in o yönü yok.
Sen şimdi 1. dakika bütün projeyi dayandırdığın adam
dünya efendisi, kaliteli hareketler yapan bir adam
olduğu zaman sen nasıl bundan seyirciyi bir şekilde
gerilime sürükleyebilirsin ki… Tuncay
Bey, zaten çok iyi niyetli sempatik biri... Aynı şekilde
Survivor da ilk olarak yapıldı ama Türkiye’nin
yakalayacağı şekilde değildi. Türk insanı zaten
yeterince maddi problem çektiği için adadaki insanların
açlığı onları o derece ilgilendirmiyor. Başka ülkelerde
insanlar, “A, aç kaldılar” diye televizyona bakabilir.
Ama bizde değil. İnsanlar 300 milyona ev geçindiriyor ve
herkes kendi Survivor’ını yaşıyor zaten. Biz Türk-Yunan
Survivor yarışmasında bir rekabeti yakaladık. Bunu salt
bir adada hayatta kalma mücadelesinden çıkarıp iki
grubun birbiriyle mücadelesi haline getirdik. Aslanlar
ve Kanaryalar için de geçerli bu… |