 
Küresel ısınma” ne yazık ki son birkaç yıldır en çok
duyduğumuz kavramlardan biri. Yeryüzünün kirlenmesiyle,
dünyamız artık nefes alamıyor ve ısınmaya başlıyor. Ve bu
durum doğanın dengesinde birçok olumsuzluğa neden oluyor.
Bu durum “dünyanın sonunun yaklaştığını” düşünen birçokları
için çeşitli senaryoları beraberinde getiriyor. Bu
senaryolara hayali diyerek, burun kıvırmak doğru değil.
Hemen hemen hepsi bilimsel açıklamalara dayanıyor. İklim
değişiklikleri, kuraklık, seller ve buzulların çözülmesi bu
“senaryoların” temel çıkış noktalarını oluşturuyor. Hatta
“The Day after Tomorow” gibi filmlerle, tamamı bilimsel olan
senaryolar vizyona bile girdi.
Bu senaryolardan biri de buzulların çözülmeye başlamasıyla
birlikte dünyanın sular altında kalması. Daha şimdiden,
Maldivler ve Amsterdam gibi rakımı 0 olan bölgeler için “şu
kadar yıl sonra” tahminlerini yürütenler var. Dünyanın
sualtında kalması durumunda, genetiği “ne olursa olsun
hayatta kalma çabası” olarak programlanmış insanoğlu ne
yapar?
Modern Nuh’un gemisi
Kutsal kitaplarda Hz. Nuh’un, Allah’ın insanlara gazabı
olarak göndereceği büyük seli önceden haber alarak, büyük
bir gemi inşa etmesi anlatılır. Yaşayan her canlı türden bir
çifti gemisine alır Hz. Nuh.
O günün selinin olduğu gibi, bugünün “çevre felaketleri”
insanları karadan ayırabilir. Bugün bilim ve teknoloji,
sualtında şehirler inşa etmek için bütün olanaklara sahip.
Sualtında şehirler, karalardan mecburen kopmuş insanlar için
yeni bir yaşam alternatifi olabilir.
Yaşamın yüzde 75’i Su
Dünyanın dörtte üçü denizlerle kaplı. Aynı oran vücudumuz
için de geçerli, hatta vücudumuzun en küçük birimi hücrenin
de yüzde 75’i su. Bilim adamlarına göre, ilk yaşamın suda
başladığı kanıtlanabilir bir gerçek. Bu durumda,
insanoğlunun suya geri dönmesi o kadar da korkulacak bir şey
değil.
Sualtı şehirlerinde, atmosferle bağlantılı bir şekilde, hava
sirkülasyonu sağlamak bugünkü teknolojiyle bile çok zor
değil. Acaba tıp, insanların suda nefes alıp verebilmesini
sağlayabilir mi? Denizde yaşayan balina, yunus ve fok gibi
memeliler, suyun üzerinde nefes alıp, bu nefesi saatlerce
kullanabilme yeteneğine sahipler. Yeni doğmuş bebeklerin de,
anne karnından gelen bir özellikle, nefesleriyle dakikalarca
suda kalabildiklerini düşündüğümüzde, bu özelliği insanoğlu
yeniden kazanabilir.


Deniz yeni bir yaşamın
kaynağı
Denizden gelen besinlerin en sağlıklı besinler olduğu artık
herkesin bildiği bir gerçek. Yaşam denizlere dönülmesini
mecbur kıldığında, insanlar beslenmek için denizin sunduğu
balıkları, yosun ve bitkileri kullanabilir. Tarım olmadan
da, insanlar sadece denizden beslenebilir, böyle bir durumda
hiç şüphesiz mutfaklarının büyük bir kısmı deniz ürünlerine
ayrılmış Japonlar daha avantajlı olacak.
Denizde yaşam hiç
denendi mi?
Sualtında nefes alıp vermeyi sağlayan SCUBA cihazını
keşfeden ve sonraları çektiği belgesellerle tanıdığımız
Jaques Cousteau, Kızıldeniz’in Sudan kıyılarındaki Shab Rumi
bölgesinde 1970’li yıllarda deniz altı araştırmaları için
merkez seçmiş. Burada deniz dibine yerleştirdiği su
geçirmeyen çelikten barakalarda haftalarca yaşayarak
araştırmalar yapmıştı. O araştırmalar bugün Cousteau’nun
sessiz dünya belgesinin de temelini oluşturuyor.
Bugünden hazırlık
1970’li yıllarda çevrilen “The spy who loved me” filminde
James Bond sualtında da giden bir araba kullanıyordu. O
günlerde film hilesi olan bu cihaz, günümüzde bir gerçek.
2008 yılında Cenevre Otomobil fuarında sunumu yapılan
“SQUBA” adı verilen otomobil suyun 10 metre altından da
gidebilme özelliğine sahip. Rinspeed adlı konsept
otomobiller üreten firma daha şimdiden sualtındaki yaşam
için hazırlıklarını yapmış durumda. Ancak bu alanda somut
ilerlemeler suyun altında inşa edilecek şehirlerle mümkün
olabilecek.
|