Tarih boyunca birçok uygarlığa kucak açan İstanbul farklı
kültürlerin, tatların, inanışların ve yaşama biçimlerinin
merkezi oldu. İstanbul tüm bu köklü kültürünün yanı sıra
köklü müesseseleriyle de önemli bir merkez. Eski dönemlerde
usta çırak ilişkisiyle yürüyen müesseseler bugün de hala
varlıklarını koruyorlar. Çoğu aile şirketi bu kurumların.
Yıllardır adları ürettikleriyle özdeşleşen bu müesseseleri
sizler için mercek altına aldık.

Vefa

Bozacısı
Özellikle kışın en heyecanla beklenen, sevilen tatlarından
biri kuşkusuz boza olsa gerek. Tabii boza denildiğinde de
ilk akla gelen yer Vefa Bozacısı. 1876 yılından bu yana
hizmet veriyor oluşu, onun bu kadar bilinirliğinin en önemli
nedeni. Tabii eşsiz tadı da su götürmez bir gerçek.
Arnavutluk’tan İstanbul’a yerleşen Hacı Sadık Bey, o
yıllarda bozanın daha ekşi ve sulu kıvamlısının Ermeniler
tarafından satıldığını görmesiyle doğuyor Vefa Bozacısı.
Vefa’ya yerleşen Hacı Sadık Bey, bugünkü haliyle boza
üretiyor. Yani daha koyu kıvamlı ve ekşiliği daha hafif
olanını… Halen Vefa semtinde yer alan Vefa Bozacısı’nda her
mevsim boza bulunmuyor. Ekim – Nisan arasında boza, Nisan –
Ekim arasında ise kuru üzüm şırası, dondurma ve limonata
satışı söz konusu. Bu arada giderek büyüyen bu aile şirketi
günümüzde Tekirdağ Çorlu’da modern bir tesise sahip.
Hacı
Abdullah
Tarihi 1888 yılına kadar uzanan köklü bir kuruluş
karşımızdaki. Bugün bile eski tadından hiçbir şey
kaybetmeyen yemekleri, tatlılarıyla damaklarımızı
şenlendiren Hacı Abdullah Lokantası ahilik teşkilatının bir
devamı olarak nitelendiriliyor. İstanbul’da pek çoğunu
gördüğümüz köklü kuruluşlar ya babadan oğula geçiyor ya da
başka şirketlere satılarak el değiştiriyor. Oysa Hacı
Abdullah’ta bunlar geçerli değil. Her şey ustadan çırağa
devroluyor. 1888’de Karaköy Rıhtımı’nda, Abdullah Efendi
adıyla hizmet vermeye başlayan lokantanın işletme ruhsatı
bizzat Sultan II. Abdülhamit tarafından verilmiş. O dönemde
ülkeye gelen uluslararası temsilciler, elçiler hep burada
ağırlanırmış. Hacı Abdullah Beyoğlu’ndaki Rumeli Han’a 1915
yılında taşınmış. Ustadan çırağa devredilerek yürüyen
müessese günümüzdeki yerine yani Sakızağacı Caddesi’ne 1958
yılında yerleşmiş. Hacı Abdullah’ta hep aynı tadı korumaya
dikkat ediliyor ve bizlere geleneksel Türk, Osmanlı
mutfağının en güzel örnekleri ulaştırılıyor.
Hacı
Bekir
Mis gibi lokumlara, akide şekerlerine, türlü türlü
şekerlemelere kim hayır diyebilir? Hele ki tam 1777 yılından
bu yana süren bir geleneğin ürünü olursa… Mesela Osmanlı
Sarayı’nın şekercibaşısının torunlarına aktararak günümüze
gelen tatlılarına ne dersiniz? O zaman doğru Hacı Bekir’e!
Osmanlı Sarayı’nın şekercibaşısı Hacı Bekir tarafından 1777
yılında kurulan müessese, günümüzde ailenin 5. kuşağı
tarafından işletiliyor. Kastamonu'dan gelerek 1777 yılında
Bahçekapı'da açtığı küçük şekerci dükkanında, lokum, akide
vb. şekerlemeleri imal edip satmaya başlayan şekerci Bekir
Efendi, 18. yy sonlarında Avrupa’dan Türkiye’ye gelen Kelle
Şekeri’ni havanlarda dövüp eriterek, gül, tarçın vb. doğal
aroma ve boyalarla pişirip akide şekerini ortaya çıkaran
kişi. Ayrıca 1811'de nişastayı un yerine kullanarak, şeker
ve nişasta birlikteliği sonucunda bugünkü lokumu buldu. Türk
lokumunun Avrupa’da Turkish Delight olarak anılmasına vesile
olan Hacı Bekir’in Louvre Müzesi’nde Maltalı ressam
Preziosib tarafından yapılmış bir suluboya resmi bulunuyor.

Bebek
Badem
Ezmecisi
Bebek’e gidip de badem ezmesi yemeden dönülür mü? Ya da
çoğumuzun yaptığı gibi sırf badem ezmesi yemek için Bebek’e
gittiniz mi siz de? Badem ezmesinin en iyisini bulduğunuz
Bebek Badem Ezmecisi 1904’te kuruldu. Geleneksel bir lezzet
badem ezmesi. Hal böyle olunca da üretimi yıllar öncesine
kadar uzanıyor. Bebek Badem Ezmecisi’nin tarihi ise
Mudanyalı Mehmet Halil Bey ile başlıyor. Halil Bey büyük
aşkı Anastasya ile evlenince Bebek’te küçük bir dükkan
açıyor ve burada ezmeler, kurabiyeler, şekerler satıyor.
Bugün ise dükkanı Halil Bey’in kızları işletiyor. Muhteşem
badem ezmelerinin formülünü bir sır gibi saklıyorlar. Badem
ezmesinin en lezzetlisini burada bulacaksınız. Emin olun…

Sabuncakis
Girit’teki sabun fabrikasıyla ünlenmiş olan İstavro
Sabuncakis, 1870 yılında oğlu İstirati Sabuncakis’i 500
Osmanlı altını vererek İstanbul’a gönderir. İstirati
Sabuncakis, Pera’ya yerleşir. Burada yeni bir iş alanı
yaratmak peşindedir. Tam da o dönemde Pera büyük bir yangın
atlatmıştır. Ve haliyle yeni bir yapılanma içine girmiştir.
İstirati Sabuncakis görür ki, bir sürü müessese, girişim
olduğu halde ve pek çok Levanten yaşadığı halde, hiç
kimsenin aklına burada çiçek satan bir yer açmak
gelmemiştir.
İstirati Sabuncakis önce çiçek yetiştirme ve satma tekniğini
öğrenir. Sonra da 1874’te babasının verdiği parayla bugünkü
Eczacıbaşı Sokak’ta ilk dükkanını açar. Tabii sadece dükkan
açmakla kalmaz, büyük bir arazi alıp burada da çiçek
yetiştirir. Yıllar içinde ününe ün katan Sabuncakis’ler
1932’de Ankara Çubuklu Barajı’nın yeşillendirme ihalesini
alırlar ve yaptıkları çalışma çok beğenilir. Atatürk’ün
isteği üzerine Ankara’da bir şube açarlar. Sabuncakis
ailesinin kurucusu olduğu şirket bugün Ankara, İstanbul ve
Antalya’da pek çok şubeleriyle bizlere binbir güzellikteki
çiçekleri ulaştırmak için faaliyetlerini sürdürüyorlar.

Güllüoğlu Baklava
Yıl 1871. Güllü Çelebi ve ailesi Gaziantep’te baklava
üretimine başlar. Yıl 1949, Güllüoğlu Baklavaları, Mustafa
Güllü’nün girişimiyle İstanbul’a taşınır… O gün bugündür
özellikle baklava konusunda başarılı çalışmalarını
sürdürüyorlar. Türkiye’deki en büyük tatlı zincirine sahip
olan Güllüoğlu’nun ünü Amerika’ya kadar uzanmış durumda.
Baklava denildiğinde ilk akla gelen marka, Güllüoğlu. Güllü
Çelebi’nin Şam’a kadar giderek, baklava tatlısının sırrını
öğrenmesiyle başlayan gelenek hala sürüyor. İnce ince açılan
hamurun arasında bol Antep fıstığı, fındık, Güllüoğlu
baklavalarının en önemli özelliği. Tadı da kıvamı da her
zaman çok özel…

Konyalı Lokantası
Dört masa ve 16 sandalyeyle başlıyor Konyalı Lokantası’nın
macerası. Yıl 1897… Hacı Ahmet Doyuran, Sirkeci’de bugün
Konyalı Lokantası olarak bilinen Konya Lezzet Lokantası’nı
açar. Son derece mütevazı olan bu lokanta zamanla temizliği
ve yemeklerinin lezzetiyle İstanbul’un en ünlü yerlerinden
biri oldu.
Hacı Ahmet Doyuran’ın bir süre sonra damadı Mustafa
Doğanbey'e devrettiği lokantanın ünü, 1940’lara gelindiğinde
Türkiye’ye yayılmaya başladı. Yerli yabancı devlet
adamlarının, kralların, sanatçıların vazgeçemediği bir mekan
oldu. Atatürk’ten II. Elizabeth’e, Benazir Butto’dan Richard
Nixon’a kadar…
Geleneksel Türk mutfağının lezzetlerinin sunulduğu Konyalı
Lokantası, unutulmuş tatları da gün ışığına çıkartan bir
yer. Bugün Kanyon ve Topkapı Sarayı’nda birer şubesi olan
Konyalı Lokantası’nın en ünlü lezzetleri ise dövmeli yoğurt
çorbası, aside, ebegümeci bastısı, borani, kestaneli yahni,
höşmerim helvası, kakuleli limon, gül ve demirhindi
şerbetleri…
 Kuru Kahveci Mehmet Efendi
Türk kahvesinin 19. yüzyılın sonlarında çiğ çekirdek olarak
satıldığını yazar bazı kaynaklar. Bu çiğ çekirdekler evlerde
kavrulur sonra da el değirmeninden geçirilirmiş. Ve ancak o
zaman içilebilirmiş. 1871 yılında baharat ve çiğ kahve satan
dükkanın sahibi Hasan Efendi’nin belli ki girişimci bir ruha
sahip oğlu Mehmet Efendi, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde
öğütüp müşterilerine hazır kahve satmaya başlamış. Tabi bu
da ona kısa sürede tanınırlık sağlamış. 1934 yılında
“Kurukahveci” soyadını alan ailenin yönetimde olduğu Kuru
Kahveci Mehmet Efendi Mahdumları, kahve denildiğinde ilk
akla gelen yer. 1871’te Tahmis Sokak’ta üretime başlayan
firma sadece Türkiye’de değil dünyada da tanınıyor artık.
Şirketin 1933 yılında oluşturulan amblemi ünlü grafiker İhap
Hulusi Bey’e ait.
 
Rebul
Mis gibi lavanta kokusunu duyduğumuzda pek çoğumuzun aklına
hemen Rebul gelir. İtiraf edeyim benim için lavanta Rebul
demek… Günümüzde Rebul markası lavanta kolonyalarıyla öne
çıkıyor olsa da aslında çok çeşitli ürün yelpazesine sahip.
Üstelik tam 1895 yılından bu yana da kalitesinden hiç taviz
vermeden sürdürüyor çalışmalarını…
1895’te Jean Cesar Reboul tarafından "Grande Pharmacie
Parisienne-Büyük Paris Eczanesi" adıyla kurulan eczane, Türk
tıbbına adını duyurmuş ve eski tarihlerde hekimlerin
reçetelerine formülasyonların yapılmasını sağladı. Bu
reçetelerin ciddi ve sağlıklı bir şekilde yapılması, o
zamanki sağlık sektöründe büyük saygı uyandırdı.
Beyoğlu'ndaki ilk eczanelerden biri olan Rebul Eczanesi,
halen kurulduğu yerde yaşamını sürdürüyor. Rebul Eczanesi
eskilerde gençleştirici kremler, diş suları, nasır pomatları
gibi pek çok kozmetik ürünü sunuyordu. Hatta Türkiye 1935’te
Rebul sayesinde lavanta ile tanışmıştı. Günümüzde Rebul’da,
klasik lavanta kolonyalarının yanı sıra erkek ve kadın hatta
genç kız parfümlerine, çeşit çeşit kolonyalara, lavantalı
spa ürünlerine ulaşmak mümkün.
|