Ana Sayfa | Site Haritası  

   
Şans, strateji ve deneyim.
Tavla oyununun bu ana yapıtaşları, bu eğlenceli oyunun aslında güncel hayatın yansıması olduğunun göstergesi.
İşin ustası olun ya da olmayın, bu yarı milli oyun yüzyıllardır bizlere eğlenceli saatler yaşatıyor.

Tavla için “milli oyunumuzdur” tanımını yapamayız ama, Pers’ler yani İran’lılar tarafından icat edilişinden bu yana onu en çok sahiplenen milletiz desek yanılmış olmayız. Öyle ya, günümüzde bir tavla takımı olmayan eve rastlamak bir hayli zor. Tavla için yıllardır bir tanımlama karmaşası sürüp gidiyor. Kimisi tavlanın satrançtan ayrı olarak değerlendirilmesinin altını çizerek, onun bir şans oyunu olduğu tezini savunuyor, kimisi ise stratejik bir oyundan bahsediyor. Bardağın dolu tarafından bakarsak, tavla için bu iki zıt tanımın da gerçeklik payının bulunduğunu görüyoruz. Çünkü tavlada pulların hareketleri stratejiyi, zarlar ise şansı temsil ediyor. Bir yerde önünüze gelen şansı nasıl değerlendirdiğimiz söz konusu.

İşte hayat: Tavla
Tavlanın satrançla birlikte dünyanın en eski masa oyunu olarak kabul edildiğini biliyor muydunuz? Hatta bu iki oyunun hep bir biriyle kıyaslandırılması da aslında rivayete göre ortak görünen geçmişlerinden bugüne süregelen bir tesadüf. Öyle ki, tavlanın ortaya çıkışını aslında satranca bir yanıt olarak gören tarihi kaynaklar bir hayli fazla. Tavla için bugün kabul edilen en ilginç hikaye tabi ki İran kaynaklı. Milattan sonra 7.yy’da dönemin Hint hükümdarı, o zamanki adıyla Pers olarak bilinen İran hükümdarına bir hediye gönderir ve yanına da şu notu iliştirir: “Her kim ki çok daha fazla düşünür, çok daha fazla bilir ve çok daha ileriyi görürse, o kazanır. İşte hayat budur”
Bu notun yanındaki hediye ise ilk adıyla “Çaturanga” olarak da bilinen Satranç setidir. Satrancın Çinliler mi yoksa Hintliler mi tarafından bulunduğu konusuna girmeden, hemen İran hükümdarı Nuşirevan’ın bu ilginç oyun karşısındaki yanıtına geçelim. Hükümdar Nuşirevan, bu sürpriz hediyeye güzel bir yanıt verebilmek amacıyla Büzur Mehir olarak bilinen vezirini çağırarak kendisinden bir oyun bulmasını ister. Büzur Mehir, bu vesileyle önündeki 15 asır boyunca büyük bir popülerlik kazanacak tavla oyununu icat eder. Ve oyun Hint hükümdarına şu not ile birlikte gönderilir: “Evet, her kim ki çok daha fazla düşünür, çok daha fazla bilir ve çok daha ileriyi görürse, o kazanır. Ama biraz da şans gerekir. İşte asıl hayat budur”
Ne zaman tavla ve satranç karşılaştırılması yapılsa akıllara hemen bu anekdot gelir. Satranç kompleks bir strateji ve düşünce gerektirirken, tavla ise işin içine şansı da katarak satranca göre daha hafif bir strateji ister. Ama hayatı en iyi yansıtan hep tavladır. Öyle ki, tavlada Miladi takvime göre büyük rastlantılar var. Örneğin tavladaki 30 pul ayın günlerini, 24 adetten oluşan kapılar günün saatlerini, tavlanın bir yarısındaki 12 kapı ayları, siyah ve beyaz pullar da gece ve gündüzü simgeler.
Tavla kelimesi Türkçe’ye İran’dan değil, batı medeniyetlerinden gelmiş. İranlılar ona “taht-i nard” diyorlar. Batı medeniyeti ise bir “tahta” gerektiren oyunlara Latince bir yakıştırma yaparak “tabula” oyunları demişler. İngilizler bunu “board games” olarak genellemiş. Latince anlamıyla “tabula” masa demek; yani “table”. Ülkemizde İran’dan bile daha yaygın olarak oynanan tavlanın dilimize yerleşiminin bu şekilde olduğuna inanılıyor.
Tavla, günlük hayatımıza o kadar işlemiş ki, farkında olmadan bu oyundan gelme terimleri sık sık kullanır haldeyiz. Örneğin “düşeş”. Müthiş şanslı olmayı nitelemek istediğimiz zamanlarda kullandığımız bu terim, tavla severlerin de en çok beğendiği 6-6’lık zarları, yani toplam 21 farklı zar atışından en yükseğini simgeler.

Tavla, zar ve pullar
Tavla deyip de bu oyunun öyle her zarla ve tavla takımıyla rahatça oynanabildiğini sanmayın. Çünkü işin içine el işçiliği girdiği zaman, gerek dayanıklılık ve gerekse iyi bir oynama zevki için tavla yapımında kullanılan malzemelerin dişe dokunur olması gerekiyor. Nem kapmayan ceviz ya da gül ağacından yapılıp, üstüne sedef kakmalar döşenen tavlalar uzun yıllar kullanılabiliyor. Bunun yanında oyunun diğer parçaları olan pul ve zarların da ayrı bir önemi var. Tabi ki en makbule geçenler kemik olanlar. Zarların tavla üzerinde yuvarlanırken çıkardıkları sesler, pulların yüzeyi ve kayganlığı, tavla zeminin büyüklüğü hep oyun zevkini daha da arttırmak içindir. Tavla zarı ise bu oyunun belki de en hassas, yumuşak yanını simgeliyor. Madem ki tavlada stratejinin yanında şans faktörü de var, o zaman kullanılacak zar, hem uygun bir özgül ağırlığa sahip olmalı, ki böylece ele gelebilmeli, hem de köşegenleri ve kenarları zarların tavla yüzeyinde düzgünce kayabilmesi ve dönebilmesi için yuvarlatılmış olmalı.

Zar tutulmaz, tutmadan da atılmaz
Tavlada işin ehli olmanın önemli bir göstergesi olarak “zar tutma” gösterilir. Tam da gerekli olan zarın atılabilmesi için zarların belirli bir kombinasyonla tutulup tavla yüzeyine çarptırılması gerekir, ki böyle bir “şans” için beceri de şarttır. Tavlada işi tamamen şansa bırakmak için fincan kullanılmasının nedeni işte bu “zar tutma” becerisini tamamen ortadan kaldırarak, tavlayı gerçek amacına uygun oynanmasını sağlamaktır. Bu oyunu uluslararası arenaya taşıyan Dünya Tavla Birliği bir oyunun tek elde bile bitmesine neden olacak kadar bize göre katı kurallar uyguluyor. Kim bilir, belki de dünya arenasında biz Türklerin adının fazla geçmemesinin en önemli nedeni budur. Oysa içimizde ne kadar çok cevher yattığını herhangi bir kahvenin önünden geçerek görebiliriz.
 

 












 
 


Kültür ve Sanat Yayınıdır. Tüm Hakları Saklıdır.
Güvenlik Politikası