SİTE İÇİ ARAMA

 

     
  Çek küreği güzelim uzanalım Göksu'ya
Gün inerken dönelim süzülelim Göksu'ya
Karşımda güzel Bebek bakarken dolgun aya
Su üstünde sekerek süzülelim Göksu'ya
Mavi bir cennet gibi uzanıyor Marmara


Arif Sami Toker

 
   

Bugün, onlarca kuşak binanın omuz omuza dizildiği bir labirenttir İstanbul ve güzelliklerini kendi labirentinin kuytularında gizler. Bu labirentin en büyüleyici parçasıdır Boğaziçi, yüzlerce yılın anılarını küçük koylarında, kıvrımlarında saklar. Ve belki bu kıvrımların en gizlisi, en kırılganı, en eskisidir Anadolu Hisarı. Sabahın ilk ışıklarıyla, daha Hisarlıları şehrin kalabalığına taşıyacak Çingene vapuru iskeleye yanaşmadan sokaklarını adımlarsanız, saltanat sandallarının yıllarca öncesinden gelen kürek şıpırtıları kulaklarınızı çınlatır. Boğaz’ın en eski mahallesidir dolaştığınız ve her köşe başında bunu size hatırlatır. Gerçekten de küçük bir labirenti andırır Anadolu Hisarı. Daracık sokakları geçerken, birbirinden zarif Boğaz yalılarının arasında yolunuzu kaybetmeniz hiç de ihtimal dışı değildir; İstanbul'un yeri en güzel olan postane binası tekrar tekrar çıkar karşınıza.
    

Sonra vapur görünür, sabah güneşinde gümüşi pelerinini giyen Boğaz sularını yararak ahşap iskeleye yanaşır. Bu, hisarın telaşlı saatidir.
Semte adını veren Anadolu Hisarı, İstanbul’daki en eski Türk yapısı. Yıldırım Beyazit’in Göksu’nun denize döküldüğü noktaya 1395 yılında Boğaz’ı kontrol altında tutmak amacıyla yedi dönümlük araziye yaptırdığı hisar, aradan geçen zamanın izlerini taşısa da hala ayakta. Hisarın etrafında yerleşim ise İstanbul’un fethiyle başlıyor. Önce depo amaçlı binalar ve birkaç ikametgahın inşa edildiği bölge giderek büyüyerek bir yerleşim alanı halini almış. Hisar’ın arka sokaklarında yürürken ciğerlerimize eski İstanbul kokusu doluyor.

Göksu Deresi
Göksu, bugün Anadolu Hisarı adıyla anılan semtin kalbinin attığı yer. Özellikle bahar ve yaz aylarında şehrin kalabalığından kaçmak isteyenlerin sığındıkları bir liman burası. Hisardan biraz ötede, Göksu Deresi’ni küçük bir köprü taçlandırıyor. Derenin içi sürekli hareket halinde. Balıkçı tekneleri ile gezi tekneleri yan yana bağlanmış. Küçük, motorlu tekneler boğaza doğru süzülmek için yolcularını bekliyor. Balıkçıların kimilerini kıyıya attıkları sandalyelerde, kimilerini ise teknelerinde sabırla ağlarını onarırken buluyoruz. Dere kıyısında, surlara komşu olmuş kahvehaneler ve balık restoranları yaz kış açık. Biraz içerilere doğru ilerlediğinizde, Göksu’ya uzanmış bir çay bahçesinde semaverde taze demlenmiş çay sizi bekliyor.
Günümüzde İstanbul’un sakin bir köşesi olarak bilinen Göksu, bir dönemin sosyal merkezlerinden olagelmiş. Eskinin sandal sefaları hala dillerde. Kağıthane’nin 1730 yılındaki Patrona Halil isyanının gerçekleştiği yer olması nedeniyle dönemin yönetimi tarafından kapatılmasının ardından Göksu ve yol arkadaşı Küçüksu mesirelerin adresi olmuş.


Eskinin sandal sefalarının, tatil gezilerinin birinci adresi göksu... Dere kıyısı ve Anadolu Hisarı, bugün de haftasonları kentten “kaçmak” isteyenleri bekliyor. Dilerseniz büyüklü küçüklü kiralık teknelerle dereden boğaz’a açılmak da mümkün.

Sandal sefaları
Cuma günleri öğle saatlerinde Boğaz’dan Göksu’ya doğru süzülen kayıklar muhteşem bir manzara oluştururmuş. Göksu’da birbirinden şık kıyafetli beyefendi ve hanımefendiler, dönemin görgü kuralları çerçevesinde tanışırmış. Göksu’daki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz leydi Dorina Neave’nin sözleri bir Batılı gözüyle Göksu’daki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginç: “Geçen asrın sonlarına doğru o zamanki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri Cuma günleri Göksu’ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise kendilerine pek yakışan yaşmaklı milli kıyafetleriyle yakından görmek imkanını bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler, bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken, beyaz gömlek ve mutlaka kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi. Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat, polisler dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yandaki kayığı elle geri itip ilerlemekten başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkiine güvenerek yaşmaklı bir güzele fazla ilgi gösterirlerse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak; can sıkıcı bir usule başvurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşırı derecede hayranlık göstermiş olan birisinin yüzünden kabahati olmayan gezenlerin hepsi, hepimiz, dereden uzaklaştırılmış olurduk.”
Göksu, kuşkusuz bugün o tarihlerdeki canlılığından uzak. Sadece toprağın ve suyun değil, sosyal hayatın da efendisi olan zaman, kentlerle birlikte o kentlerde yaşayan insanlar arasındaki ilişkileri de baş döndürücü bir hızla değiştiriyor. Ancak Göksu ve Anadolu Hisarı geçmişin romantizminin cazibesini arayanları zamanın süpüremediği anılarıyla Anadolu Hisarı iskelesinde beklemeye devam ediyor...

  
Hisardan denize doğru uzanan zarif yalılar, her sabah günün ilk ışıklarıyla karşı kıyıyı selamlıyor.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR