İstanbul’u olası bir felaketten kurtarmak için herkese
sorumluluklar düşüyor.
17 Ağustos’u unutmamak için
Sadece
Marmara Bölgesi’ni değil, tüm Türkiye’yi
derinden etkileyen 1999 depremi, hepimizin
hafızasında silinmeyecek izler bıraktı. O
büyük yıkımın ardından yapılabilecek iki şey
vardı: Unutmak ya da unutmamak. Bunlardan
birincisi ne kadar imkansızsa, ikincisi de
kendi geleceğimizi gerçekçi bir biçimde ele
alıp belki de kurtarmak için o kadar
kaçınılmaz. Gidenlerin ardından duyduğumuz
tarifsiz acı, içimize işleyen büyük korku,
ancak böylesi bir felaketin yinelenmemesi
için elimizden gelen her şeyi yaptığımızda
biraz olsun hafifleyecek. 17 Ağustos
depreminin yıldönümü, işte bu konuda
yapılanları ve daha önemlisi bundan sonra
yapılması gerekenleri, eksiklerimizi
değerlendirmek için iyi bir fırsat.
İstanbul’un olası bir depreme hazır olup
olmadığını, bundan sonra ne gibi
sorumlulukların bizi beklediğini ve bugüne
kadar ortaya çıkan olumlu örnekleri konuşmak
üzere konunun uzmanlarıyla bir araya geldik.
İstanbul Conrad Otel’de Ulusal Deprem
Konseyi Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan,
İTÜ Afet Yönetim Merkezi Başkanı Miktad
Kadıoğlu, AKUT Başkanı Nasuh Mahruki,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Zemin ve
Deprem İnceleme Müdürü Mahmut Baş, Kızılay
Genel Müdür Yardımcısı Cesur Can ve
Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi Yönetim
Kurulu Üyesi Cafer Çataloluk’un katılımıyla
gerçekleşen toplantıda önümüze güçlüklerle
dolu ancak asla umutsuz olmayan bir tablo
çıktı.
Prof.
Dr. Haluk Eyidoğan
Ulusal Deprem Konseyi Başkanı
“Depreme dayanıklı bina
yapmayı
bilmiyoruz,
mühendislerimiz yok, malzememiz yok, paramız yok”
diyemeyiz.
1999 depremi ekonomik açıdan katma değerin en yüksek,
yatırımların en fazla olduğu bölgede gerçekleşti.”
Eylem planına geçmek gerek
Anadolu’ya
geldiğimiz yüzyıldan beri depremler yaşıyoruz. Bizden
önceki kültürler de bunu yaşadılar. Osmanlılar
İstanbul’a geldikten sonra da çok acı sonuçları olan
depremler var. Bu nedenle burada yaşayan insanların “Bu
konuda bilgimiz yok” gibi bir savunması kabul edilemez.
Türkiye’de deprem kayıplarının temel nedeni teknikle ya
da ekonomiyle ilgili değil. Sosyolojik bir sorunla karşı
karşıyayız. Türkiye’de afet zararlarının büyük olmasının
nedeni, toplumumuzun risklerin dışlanması konusundaki
yanlış bilinci, yeteri kadar umursamama ve risk yönetimi
dediğimiz sistemin kurulamaması. Toplumun afet
konusundaki hafızasının geliştirilmesi lazım. Resmi
kayıt sistemlerinin gelişmesi lazım. Yönetim
sistemlerinin muhtarlıktan cumhurbaşkanlığına kadar risk
yönetimi iyi algılanmalı ve herkes bunun bir parçası
olduğunu bilmeli. Bunu başaramazsak, bu problemi
çözemeyiz.
1999 yılında herkes “İstanbul’da deprem olacak mı
olmayacak mı” diye tartışmaya başladı. Hala da oradayız.
Vakit kaybediyoruz. Evet korktuk. Ama yapmamız gereken
birçok şeyi yapamadık. O dönemde oluşan bilinç sayesinde
İstanbul’u yönetenler bazı kararlar alıp uygulamaya
koymaya başladılar. Ankara yeniden yapılanma gereğini
hissetti. Çalışmalar yapılıyor ama yavaş. Hala ulusal
bir afet yönetim sistemini kuramadık. Eylem planına
geçmemiz için bir ulusal afet yönetim sistemi içersinde
bazı kurumsal ve hukuksal yapılanmaları sağlamamız
lazım. Bu olmadığında, hiçbir yönetici radikal kararlar
alıp uygulayamaz. Halkı yanınıza almadan İstanbul’da
hiçbir kararı uygulayamazsınız. Bunun tespitleri
yapılmıştır. Şimdi halkı da yanınıza alıp yöneticilere
irade verip eyleme geçmek, kentsel dönüşümü başlatmak
gerekir.
Başkanı olduğum Ulusal Deprem Konseyi (UDK) 2000
yılında, başbakanlık genelgesiyle kuruldu. UDK bir
danışma kurumu. Yaptırım gücü olmayan, üyeleri kendi
içinde seçilen, depremle ilgili olabilecek her daldan 20
kişiden oluşan, sık sık bir araya gelip kendi gündemini
oluşturan ya da dışarıdan gelen yazıları cevaplayan bir
kurum. Depremden sonra gündeme gelen söylentilere
müdahale etmek ve halkı daha doğru bilgilendirmek gibi
bir görevi var. Kamu kurumlarını bilgilendirmek ve
onlara danışmanlık yapmak görevlerinden bir diğeri.
Bilimsel araştırma ve eğitim ile ilgili fikir beyan etme
görevi var. 2000’den bu yana iki temel rapor oluşturduk.
Birincisi 2001’de yayınlanan Ulusal Deprem Stratejisi.
İkincisi Ulusal Deprem Araştırmaları Programı. Deprem
zararların azaltılması için yapılması gereken
faaliyetlerden biri de araştırma kurumlarının araştırma
yapması. Acaba Türkiye’de yaptığımız araştırmalarda
öncelikli alanları biliyor muyuz? Bunlarda bir strateji
oluşturmamız lazım. TÜBİTAK bu konudaki ihtiyacını bize
beyan etti. Biz de raporu hazırlayıp ilgili kurumlara
sunduk. Herkes kendi mesleği, yetenekleriyle ilgili
bilgileri ortaya koyacak. Bu bir sinerji yaratacak, bu
sinerji de bir yerde eyleme dönüşecek. 17 Ağustos’tan
sonra daha bilinçli bir toplum oluştu ama afet dirençli
bir toplum oluşmadı. Bilincin eyleme dönüşmesi lazım.
Miktad
Kadıoğlu
İTÜ Afet Yönetim Merkezi Başkanı
“Herkes
depreme hazır olduğunda
İstanbul da
depreme hazır olacak. Temel
ilke budur. Şu an deprem olsa ne yapacağız?
Bunları biliyor muyuz? Biz
hazır değilsek İstanbul da
hazır değil.”
Siz depreme
hazır mısınız?
Depreme
hazırlık sadece devletin, Kızılay’ın,
belediyenin, valiliğin işi değil, bireylerin
güvenli yaşam kültürünün bir parçası olmalı.
Şimdi deprem olsa ilk anda, yani sıfırıncı anda
ne gerekli? Bina sağlam mı? Sağlam değilse hazır
değiliz. O anda ikinci önemli şey, eşyalar
kafanıza devriliyor mu? Yeni aldığınız avize,
başınızın üzerine düşüyor mu? Bunlar yoksa,
hazır değiliz. Bina yıkılmadı, 3. saniyede ne
yapmamız lazım? Kendimizi nasıl koruyacağız?
Bilmiyorsak, hazır değiliz. 3 dakika sonra ne
yapacağız? Elim kesilmiş, kanıyor. Nasıl
durduracağım? Bilmiyorsak, hazır değiliz.
Küçücük yangınları kim söndürecek? İtfaiye mi
bekleyeceğiz? 30 dakikada konu komşu
birbirlerini kurtarmaya başlıyor. Halkın kendi
kendisini doğru kurtarmayı öğrenmesi lazım.
Japonya’da mahalleler örgütleniyor, belediyeden
malzemelerle birlikte gereken eğitimleri de
alıyor. 33 saatte yerel, 3 gün sonra ulusal
arama kurtarma başlıyor. Bunlar uluslararası
standartlar. İlk üç gün, altın saatler. Şunu
halka çok açık söylemek gerekiyor: 72 saat
yanınıza gelemeyeceğiz. Ama halk riski
algılayamıyor. İnkar ediyor. Kamu reklamları,
basın vs. sayesinde halkı yönlendirmemiz
gerekiyor.
Kentsel dönüşümden önce bir zihinsel dönüşüm
gerekiyor. Afet Yönetim Merkezi olarak, 1999
depreminden sonra bu dönüşüm için gereken
eğitimi sağlayabilmek amacıyla ABD’li Federal
Emergency Management Agency (FEMA) kurumuyla
işbirliği yaptık. Afet yönetimi bir bilim dalı.
Afet Yönetim Merkezi elemanları FEMA’dan eğitim
aldıktan sonra bir master programı açtı. Devam
eden bu eğitimleri Türkiye’ye adapte etmeye
çalışıyoruz. Afet yönetimi konusunda yaklaşık 20
kitabımız var.
İçişleri Bakanlığı ile ortaklaşa bir proje
kapsamında birçok ilde vali yardımcıları ve
kaymakamlara beşer günlük afet yönetimi temel
eğitimi kursu verdik. Belediyelerden eğitim
isteyenler oldu. Bazı fabrika ve okullarda
eğitimler verdik. Bu eğitimlerde bütünleşik afet
yönetimi nedir, bununla ilgili bilgiler
veriyoruz, bundan sonra uzmanlık vermemiz lazım.
Ayrıca halk seminerleri veriyoruz. STK
eğitimleri yapıyoruz. Onların da yönlendirilmesi
gerekiyor.
Mahalle ve ilçe bazında küçük, il bazında daha
büyük ama uyumlu bir sistem oluşturulması lazım.
Bir de afet müdahale ekiplerinin eğitilmesi
konusu var. Afet anında iki tür gönüllü ortaya
çıkıyor: Eğitimli ve eğitimsiz. Eğitimsizlik bu
noktada sorun yaratabiliyor.
Mahmut
Baş
İ.B.B. Zemin ve Deprem
İnceleme Müdürü
“Zeytinburnu’nda
hangi binaların
yıkılması veya
güçlendirilmesi
gerektiğini ortaya koyduk. 2500 binanın acilen
yıkılması
gerektiği ortaya çıktı. Bunun ardından bir
kentsel dönüşüme ihtiyaç var.”
İyi bir örnek: Zeytinburnu
Muhtemel bir İstanbul depremine karşı
alınacak önlemlerin belirlenmesi için öncelikle bir
teşhis konması gerekiyor. Fiilen 1999, resmen 2000
yılında Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı ile birlikte
bir çalışma başlattık. Çalışma, Afet Önleme, Azaltma
Temel Planı adıyla anılıyor. İstanbul’da 7 ve üstü bir
deprem olduğunda şehrin alt ve üstyapısına gelecek hasar
nedir ve bunu nasıl azaltabiliriz, onu araştırdık. 2002
yılında bu çalışma bitti. İstanbul’da 7’nin üzerinde bir
deprem olursa alt ve üst yapıya gelecek hasar miktarı
mahalle bazında tespit edilmiş durumda. 50 ila 60 bin
arasında ağır hasarlı bina, 70-90 bin ölü, 135 bin
civarında ağır, 400 bin civarında hafif yaralı, 140
milyon ton enkaz, 40 milyar dolayında bir maddi kayıp
bekleniyor. Doğal gaz servis kutuların 30 bininde hasar
meydana gelebilir ve bu nedenle çok sayıda yangın
çıkabilir.
Gelişmiş ülkelerde böyle bir tabloya karşı nasıl tepki
veriliyorsa, bizim de bunu gerçekleştirmenin yollarını
aramamız lazım. Bu yolları bulabilmek için İTÜ, ODTÜ,
Yıldız Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden
yaklaşık 100 bilim adamının katılımıyla bir Deprem
Master Planı hazırladık. Bu planın dört ayağı var: 1- Mühendislik: Bu alanda insan kaynağı açısından
bir sıkıntımız yok. 2- Mali yeterlilik: Ülkemizin ekonomik krizler
gibi bunu da atlatacağına inanıyorum. Ayrıca rehabilite
edilen ya da yeniden yapılan konutların değerlerinin
artacağını da göz önünde tutmak gerekiyor. 3- Hukuki altyapı: Çeşitli yasalar yavaş yavaş
çıkıyor ama bunların daha hızlı çıkması lazım. 4- Halkın katılımı: O olmadan bu işi
başaramazsınız. Ancak devlet iyi bir örnek ortaya
koyarsa, halk da buna sahip çıkar. Halkı yalnız
bırakmamak gerekiyor. Bunu başarmak zorundayız.
Bu planın ilk çalışmasını Zeytinburnu’nda, 16 bin binayı
kapsayan bir bölgede başlattık. Hangi binaların
yıkılması veya güçlendirilmesi gerektiğini ortaya
koyduk. 2500 binanın acilen yıkılması gerektiği ortaya
çıktı. Bu tamamlandığında bir kentsel dönüşüme ihtiyaç
var. İstanbul’un Avrupa yakası güney kesimi en riskli
bölge. Buradaki 10 ilçede aynı çalışmayı başlattık.
İstanbul’da tüm bu çalışmalardan ortaya çıkan şey şu: 10
yılda, 10 milyar dolar harcayarak kenti 7 büyüklüğünde
bir depreme karşı hazırlıklı hale getirebiliriz.
Muhtemel bir depremden sonra enkaz altında kalan
insanlarımızı kurtarmakla ilgili olarak Afet
Koordinasyon Merkezi diye bir yapı oluşturduk. Bir başka
çalışmamızsa İstanbul’un imar planlarından başlanarak
depreme hazırlanması. Mikrobölgeleme dediğimiz bir
çalışma yapıyoruz. Deprem açısından arazi kullanım
planlarını oluşturmayı planlıyoruz. Ağustos ayı
itibarıyla Avrupa yakasının güney kesimini tamamlamayı
düşünüyoruz.
Nasuh
Mahruki
AKUT Başkanı
“Ülkenin her
alanında çok
derinlere işlemiş sorunlar varsa,
afet yönetiminde
Japonya gibi
olamazsınız.
Afetlere karşı
güçlü toplum
olmak istiyorsak, diğer sorunlara da
sahip çıkmamız gerektiğini
unutmamamız gerekiyor.”
Zihinsel harita
değişimi şart
En
az 50 yıldır Türkiye’nin bütününe hakim bir yanlış
modellerle iş yapmaya anlayışı var. Bu sadece kentlerin
yaşama güvenlik alanlarını değil, bütün alanları
etkiliyor. Bu yüzden problemlere tek merkezli bakmak
doğru değil. İstanbul bir mega kent. Kaçak yapılaşma,
kanunlara uygun olmayan yapıların oranı çok yüksek. Bu
kadar uzun süre, bu kadar fütursuzca, bu kadar
dikkatsizce, cahilce, görgüsüzce, haince boş bırakılmış
bir alanda, 1999 depreminden sonra gündeme giren
afetlere hazırlık, afet güvenliği gibi konularda 5-6
yılda çok yol kat etmemizi beklemek hayalperestlik olur.
Bunu hükümetler eliyle yapmak da bana çok doğru
görünmüyor. Türkiye’nin çok partili sisteme geçiş tarihi
1946, şu an 59. hükümetten söz ediyoruz. Bir hükümetin
iktidarda kalma süresi ortalama 1.5 yıl değil. Türkiye
gibi sorunları derinlere işlemiş ülkelerde, kısa
sürelerle yönetimde bulunan belediye ve hükümetlerle bu
sorunları bütünleşik anlamda çözmek mümkün değil. Sadece
kısa dönem sorumluluk alanlarına odaklanmak gibi bir
yanlış yönelimden etkilenmeyen devlet politikaları
oluşturup, devletin kendi özgür iradesiyle ülkenin daha
bayındır halde, milletin daha refah içinde olmasını
sağlayacak bir kurguyla hareket etmeye ihtiyaç var.
Ülkeyi yönetenler ulusal menfaatlere daha yukarıdan
bakmayı başarabilirlerse o zaman bu hamleleri daha kolay
yapabilirler.
17 Ağustos öncesinde, doğal afetlerde gönüllü arama
kurtarma yapan sivil toplum kuruluşu olarak bir tek biz
vardık. Bugün bu sayı belki 500’ü buldu. Ancak önemli
olan bu arama kurtarma ordusuna ihtiyaç duymayı
engelleyecek koşulları yaratmak. Afet planlama hazırlık
döngüsü içersinde AKUT, müdahale aşamasında devreye
girecek bir takım. Fakat Türkiye’nin esas ihtiyaç
duyduğu şey, yangın çıktığında o yangını söndürmeye
koşacak ekip değil de yangının çıkmasını engelleyecek
kadrolar. Kendi kaynaklarımızın önemli bir kısmını önlem
aşamasına ayırmaya karar verdik. Geçen sene Anadolu
TIR’ı projesi kapsamında, 126 günde 15500 kilometre yol
kat edip Türkiye’nin 81 ilinin tamamını tek tek ziyaret
ederek seminerler verdik, kitapçıklar dağıttık, fotoğraf
sergileri, söyleşiler yaptık açtık, önlem aşamasına
dikkat çekmeye çalıştık. Vatandaşlara “Kendi bireysel
önlemlerinizi alın, alamayacaklarınızı da yerel
idareden, devletten talep edin” dedik.
17 Ağustos’tan sonra AKUT’a büyük bir ilgi doğdu. 1, 1,5
yıl AKUT’a tüm üye alımlarını durdurduk. Öyle bir hızlı
büyümeyi yönetebilecek durumda değildik. Sonra tekrar
kapılarımızı açtık. Türkiye çapında 8 ekibimiz var.
Bağışlarla ayakta kalıyoruz. 17 Ağustos sonrası gelen
bağışları idareli kullanarak derneğimizi bugünkü noktaya
getirdik.
Koordinasyon eksik
İstanbul
tek başına depreme hazır olamaz. Bireyden başlayarak,
kurumların, sivil toplum örgütlerinin ve afet bilincinin
oluşmasıyla devam eden bir süreç sonunda bütün ülkenin
buna hazır olması gerekiyor. 99’dan sonra afet
literatürümüze giren bir afet yönetim sistemi var.
Mazisi maalesef 5 yıl. Bundan asli sorumlu olan devletin
bile bilmediği bir sistem. Biz daha önce olaya mimari
açıdan bakmayı afet yönetimi sandık. Şunu unuttuk: Afet
müdahalesi, çadır kurmak, bina yapmak değil, oradan sağ
çıkan insanların yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak.
Türkiye’de afet yönetimi konusunda bir bütünlük yok.
Önceden Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı Afet İşleri Genel
Müdürlüğü’nün çalışmaları vardı. 1999’dan sonra
Başbakanlık tarafından Türkiye Acil Durum Yönetimi
kuruldu. Burada bir koordinasyonun sağlanması lazım.
Ayrı ayrı birçok iş gerçekleştiren farklı sivil toplum
örgütlerinin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Şemsiye
görevini yürütecek bir el gerekiyor. Bu, devletin temel
sorumluluğudur.
Cesur
Can
Kızılay Genel Müdür Yardımcısı
“Bürokrasi hantal bir yapı. Afet ise çok
hızlı hareket
etmeyi gerektiriyor. Afet yönetiminin bu
yapıdan kurtarılıp sivil topluma, halkın
bütününe yayılması gerekiyor. Bunu
becerdiğimiz an
hazırlığın başına gelmiş olacağız. Dünya
standardını yakalamak için yapılacak çok iş
var.”
1999 depreminden sonra bazı
nedenlerle yoğun eleştiriler aldık. Bu
eleştirileri değerlendirdik, doğru olanları
belirledik. Neler yapmamız gerektiğini tespit
ettik. Hızlı bir biçimde yeniden yapılandırma
çalışmaları başlattık. Afet müdahaleleri
konusunda, Hakkari’deki bir depreme Ankara’dan
müdahale etmek gibi yanlış, ağır yöntemler
uygulanmış bugüne kadar. Bunun değişmesi
gerektiğini ortaya koyarak ambar mantığındaki
depoların bölge lojistik merkezlerine
dönüşmelerini sağladık. Bunda da bölgelerin afet
riskleri, yaşanan afetlerin sıklığı gibi temel
kriterleri kıstas aldık. Ankara merkezdeki
malzemelerimizi de Türkiye’nin her yerine
dağıtmaya çalıştık. Kullandığımız malzemelerin
türünde ve adlandırılmasında bir standartlaşma
sağlamaya başladık. Otomasyon çalışmalarını
başlattık. Bir haberleşme sistemi kurduk. Saat
başı çevrimlerle işleyen bu sistem birçok kurum
tarafından model alınıyor. Tabela şubesinden
öteye geçmeyen, zaman zaman dönemin güçlü siyasi
partilerinin şubesi gibi çalışan şubelerimiz
vardı. Bunların birçoğu kapatıldı. Birçok ilde
şubelerin işlevlerini değiştirdik. Rapid tim
dediğimiz ani müdahale timleri kurduk. Travma
teriminin farkına vardık her şeyden önce.
Birtakım hukuksal değişiklikler yaptık. Son 1,5
yıldır STK’larla sıkı bir çalışma içine gitmiş
durumdayız. İlkokul 5-6-7. sınıflar için Kızılay
ile Güvenli Yaşam diye bir kitap yayınlandı.
Bütün bunlara ek olarak, Türkiye’de afet
dönemlerinde, kriz dönemlerinde medyanın
toplumun yararına çalışabilmesi için birtakım
düzenlemeler gerekli.
Bu dönemlerde medyanın temel görevi, paniği
yatıştırmak ve doğru bilgileri halka vermektir.
Kötü bir haber, bir anda 60 milyon kişiye
ulaşabiliyor. Bu nedenle, artık medyaya doğru
bilgileri, doğru biçimde aktarmak gerektiğini
biliyoruz.
Cafer
Çataloluk
Psikologlar Derneği
“Bireylerin
‘Buradayım, burada yaşıyorum, bu nedenle burayla
ilgili bütün
sorumlulukları üstleniyorum’ diyebilmesini
sağlamamız gerekiyor. Bunun için de aidiyet
duygusunun geliştirilmesi lazım.”
Gerçekle yüzleşmeliyiz
Emile
Durkheim bir çalışmasında sigara içmek gibi, insanların
kendilerini kötü etkileyecek olaylarla ilgili
tepkisizliklerini “Bu bir intihardır” diye tanımlıyor.
Niye intihar ediyoruz? Niye gerçeği değerlendirmiyoruz?
Gerçek nedir? Burası depremlerin olduğu bir ülke. Gerçek
nedir? Benim evim de etkilenebilir. Gerçek nedir? Benim
önlem almam gerekir. Ama biz “Benim değil, başkasının
başına gelir” diyen, yanlış bir bilgiye sahibiz. Gerçeği
değerlendirmekle ilgili bir sıkıntımız olduğu için,
gerçeği değerlendirmemekle ilgili bir donanımımız var.
Kadercilikten beslenen bir tarafımız var.
Ülkenin gerçeklerini de gerçeğe çok uygun bir biçimde
değerlendirmiyoruz. Bizim doğamızda olan bir şey,
tehlikelere karşı tepkilerimizde de ortaya çıkıyor. Halk
devletten bekliyor deniyor. Ama böyle bir kültür
içersinde nasıl olur da devletten beklemez? Devletten
beklemesi için bütün şartlar oluşturulmuş durumda.
Devlet organları da bireylerin kendi başlarına
yapabilirliklerini desteklemiyor.
Muhtemel bir depremde çok sayıda kayıp ve yaralıdan söz
ediliyor. Bu da birçok aile sisteminin parçalanması
demek. Parçalanan bir aile sisteminde yardıma muhtaçlara
kim destek olacak? İstanbul’da bir psikolojik travma
ekibinin olması lazım. Psikologlar Derneği olarak bizim
deneyimlerimiz var. Birçok bölgeye gittik ama bu
gönüllülükle yapıldı. Bu iş, öğrencilere bırakılacak bir
iş değil. Afet sonralarında depresyonda olan, intihara
çok yakın, gelecekten umudunu yitirmiş, hayatını yeniden
oluşturmakta yeterli donanıma sahip olmayan insanlarla
çalışılıyor. Mutlaka valilik ve belediyenin ortaklaşa
oluşturduğu ekipler olması lazım. Üstelik böyle bir anda
yaşanabilecek toplumsal bir kargaşanın da önünü almamız
gerekir.
Psikologlar Derneği halen yasallaşmaya çalışıyor.
1930’lardaki tababet yasasına göre hizmet veriyoruz ve o
yasada bize aslında yer açılmamış. Odalaşmaya
çalışıyoruz. Bu sıkıntını içinde çalışmalarımız
özellikle 17 Ağustos’tan sonra duyulur oldu. Biz afet
yönetimi içersinde küçük fakat çok önemli bir parça
olduğumuza inanıyoruz.