SİTE İÇİ ARAMA

 



BEĞENİ ANKETİ

 

LDosya

 

İstanbul’u
olası bir felaketten kurtarmak
için herkese sorumluluklar düşüyor.

 

17 Ağustos’u unutmamak için



Sadece Marmara Bölgesi’ni değil, tüm Türkiye’yi derinden etkileyen 1999 depremi, hepimizin hafızasında silinmeyecek izler bıraktı. O büyük yıkımın ardından yapılabilecek iki şey vardı: Unutmak ya da unutmamak. Bunlardan birincisi ne kadar imkansızsa, ikincisi de kendi geleceğimizi gerçekçi bir biçimde ele alıp belki de kurtarmak için o kadar kaçınılmaz. Gidenlerin ardından duyduğumuz tarifsiz acı, içimize işleyen büyük korku, ancak böylesi bir felaketin yinelenmemesi için elimizden gelen her şeyi yaptığımızda biraz olsun hafifleyecek. 17 Ağustos depreminin yıldönümü, işte bu konuda yapılanları ve daha önemlisi bundan sonra yapılması gerekenleri, eksiklerimizi değerlendirmek için iyi bir fırsat. İstanbul’un olası bir depreme hazır olup olmadığını, bundan sonra ne gibi sorumlulukların bizi beklediğini ve bugüne kadar ortaya çıkan olumlu örnekleri konuşmak üzere konunun uzmanlarıyla bir araya geldik.
İstanbul Conrad Otel’de Ulusal Deprem Konseyi Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, İTÜ Afet Yönetim Merkezi Başkanı Miktad Kadıoğlu, AKUT Başkanı Nasuh Mahruki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Zemin ve Deprem İnceleme Müdürü Mahmut Baş, Kızılay Genel Müdür Yardımcısı Cesur Can ve Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Cafer Çataloluk’un katılımıyla gerçekleşen toplantıda önümüze güçlüklerle dolu ancak asla umutsuz olmayan bir tablo çıktı.


   


Prof. Dr. Haluk Eyidoğan
Ulusal Deprem Konseyi Başkanı

 

 

 

 

“Depreme dayanıklı bina yapmayı
bilmiyoruz,
mühendislerimiz yok, malzememiz yok, paramız yok” diyemeyiz.
1999 depremi ekonomik açıdan katma değerin en yüksek, yatırımların en fazla olduğu bölgede gerçekleşti.”
 

 
     

 

Eylem planına
geçmek gerek

Anadolu’ya geldiğimiz yüzyıldan beri depremler yaşıyoruz. Bizden önceki kültürler de bunu yaşadılar. Osmanlılar İstanbul’a geldikten sonra da çok acı sonuçları olan depremler var. Bu nedenle burada yaşayan insanların “Bu konuda bilgimiz yok” gibi bir savunması kabul edilemez. Türkiye’de deprem kayıplarının temel nedeni teknikle ya da ekonomiyle ilgili değil. Sosyolojik bir sorunla karşı karşıyayız. Türkiye’de afet zararlarının büyük olmasının nedeni, toplumumuzun risklerin dışlanması konusundaki yanlış bilinci, yeteri kadar umursamama ve risk yönetimi dediğimiz sistemin kurulamaması. Toplumun afet konusundaki hafızasının geliştirilmesi lazım. Resmi kayıt sistemlerinin gelişmesi lazım. Yönetim sistemlerinin muhtarlıktan cumhurbaşkanlığına kadar risk yönetimi iyi algılanmalı ve herkes bunun bir parçası olduğunu bilmeli. Bunu başaramazsak, bu problemi çözemeyiz.
1999 yılında herkes “İstanbul’da deprem olacak mı olmayacak mı” diye tartışmaya başladı. Hala da oradayız. Vakit kaybediyoruz. Evet korktuk. Ama yapmamız gereken birçok şeyi yapamadık. O dönemde oluşan bilinç sayesinde İstanbul’u yönetenler bazı kararlar alıp uygulamaya koymaya başladılar. Ankara yeniden yapılanma gereğini hissetti. Çalışmalar yapılıyor ama yavaş. Hala ulusal bir afet yönetim sistemini kuramadık. Eylem planına geçmemiz için bir ulusal afet yönetim sistemi içersinde bazı kurumsal ve hukuksal yapılanmaları sağlamamız lazım. Bu olmadığında, hiçbir yönetici radikal kararlar alıp uygulayamaz. Halkı yanınıza almadan İstanbul’da hiçbir kararı uygulayamazsınız. Bunun tespitleri yapılmıştır. Şimdi halkı da yanınıza alıp yöneticilere irade verip eyleme geçmek, kentsel dönüşümü başlatmak gerekir.
Başkanı olduğum Ulusal Deprem Konseyi (UDK) 2000 yılında, başbakanlık genelgesiyle kuruldu. UDK bir danışma kurumu. Yaptırım gücü olmayan, üyeleri kendi içinde seçilen, depremle ilgili olabilecek her daldan 20 kişiden oluşan, sık sık bir araya gelip kendi gündemini oluşturan ya da dışarıdan gelen yazıları cevaplayan bir kurum. Depremden sonra gündeme gelen söylentilere müdahale etmek ve halkı daha doğru bilgilendirmek gibi bir görevi var. Kamu kurumlarını bilgilendirmek ve onlara danışmanlık yapmak görevlerinden bir diğeri. Bilimsel araştırma ve eğitim ile ilgili fikir beyan etme görevi var. 2000’den bu yana iki temel rapor oluşturduk. Birincisi 2001’de yayınlanan Ulusal Deprem Stratejisi. İkincisi Ulusal Deprem Araştırmaları Programı. Deprem zararların azaltılması için yapılması gereken faaliyetlerden biri de araştırma kurumlarının araştırma yapması. Acaba Türkiye’de yaptığımız araştırmalarda öncelikli alanları biliyor muyuz? Bunlarda bir strateji oluşturmamız lazım. TÜBİTAK bu konudaki ihtiyacını bize beyan etti. Biz de raporu hazırlayıp ilgili kurumlara sunduk. Herkes kendi mesleği, yetenekleriyle ilgili bilgileri ortaya koyacak. Bu bir sinerji yaratacak, bu sinerji de bir yerde eyleme dönüşecek. 17 Ağustos’tan sonra daha bilinçli bir toplum oluştu ama afet dirençli bir toplum oluşmadı. Bilincin eyleme dönüşmesi lazım.


 

 

 
 


Miktad Kadıoğlu
İTÜ Afet Yönetim Merkezi Başkanı

 
   
 

“Herkes
depreme hazır
olduğunda
İstanbul da
depreme hazır
olacak. Temel
ilke budur. Şu
an deprem olsa
ne yapacağız?
Bunları biliyor
muyuz? Biz
hazır değilsek
İstanbul da
hazır değil.”

 

 

 

Siz depreme
hazır mısınız?

 

Depreme hazırlık sadece devletin, Kızılay’ın, belediyenin, valiliğin işi değil, bireylerin güvenli yaşam kültürünün bir parçası olmalı. Şimdi deprem olsa ilk anda, yani sıfırıncı anda ne gerekli? Bina sağlam mı? Sağlam değilse hazır değiliz. O anda ikinci önemli şey, eşyalar kafanıza devriliyor mu? Yeni aldığınız avize, başınızın üzerine düşüyor mu? Bunlar yoksa, hazır değiliz. Bina yıkılmadı, 3. saniyede ne yapmamız lazım? Kendimizi nasıl koruyacağız? Bilmiyorsak, hazır değiliz. 3 dakika sonra ne yapacağız? Elim kesilmiş, kanıyor. Nasıl durduracağım? Bilmiyorsak, hazır değiliz. Küçücük yangınları kim söndürecek? İtfaiye mi bekleyeceğiz? 30 dakikada konu komşu birbirlerini kurtarmaya başlıyor. Halkın kendi kendisini doğru kurtarmayı öğrenmesi lazım. Japonya’da mahalleler örgütleniyor, belediyeden malzemelerle birlikte gereken eğitimleri de alıyor. 33 saatte yerel, 3 gün sonra ulusal arama kurtarma başlıyor. Bunlar uluslararası standartlar. İlk üç gün, altın saatler. Şunu halka çok açık söylemek gerekiyor: 72 saat yanınıza gelemeyeceğiz. Ama halk riski algılayamıyor. İnkar ediyor. Kamu reklamları, basın vs. sayesinde halkı yönlendirmemiz gerekiyor.
Kentsel dönüşümden önce bir zihinsel dönüşüm gerekiyor. Afet Yönetim Merkezi olarak, 1999 depreminden sonra bu dönüşüm için gereken eğitimi sağlayabilmek amacıyla ABD’li Federal Emergency Management Agency (FEMA) kurumuyla işbirliği yaptık. Afet yönetimi bir bilim dalı. Afet Yönetim Merkezi elemanları FEMA’dan eğitim aldıktan sonra bir master programı açtı. Devam eden bu eğitimleri Türkiye’ye adapte etmeye çalışıyoruz. Afet yönetimi konusunda yaklaşık 20 kitabımız var.
İçişleri Bakanlığı ile ortaklaşa bir proje kapsamında birçok ilde vali yardımcıları ve kaymakamlara beşer günlük afet yönetimi temel eğitimi kursu verdik. Belediyelerden eğitim isteyenler oldu. Bazı fabrika ve okullarda eğitimler verdik. Bu eğitimlerde bütünleşik afet yönetimi nedir, bununla ilgili bilgiler veriyoruz, bundan sonra uzmanlık vermemiz lazım. Ayrıca halk seminerleri veriyoruz. STK eğitimleri yapıyoruz. Onların da yönlendirilmesi gerekiyor.
Mahalle ve ilçe bazında küçük, il bazında daha büyük ama uyumlu bir sistem oluşturulması lazım. Bir de afet müdahale ekiplerinin eğitilmesi konusu var. Afet anında iki tür gönüllü ortaya çıkıyor: Eğitimli ve eğitimsiz. Eğitimsizlik bu noktada sorun yaratabiliyor.
 


 

 

 

Mahmut Baş
İ.B.B. Zemin ve Deprem
İnceleme Müdürü

 

 

 

“Zeytinburnu’nda hangi binaların
yıkılması veya
güçlendirilmesi
gerektiğini ortaya koyduk. 2500 binanın acilen yıkılması
gerektiği ortaya çıktı. Bunun ardından bir kentsel dönüşüme ihtiyaç var.”

 
 

 

 

 

İyi bir örnek:
Zeytinburnu

 

 

Muhtemel bir İstanbul depremine karşı alınacak önlemlerin belirlenmesi için öncelikle bir teşhis konması gerekiyor. Fiilen 1999, resmen 2000 yılında Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı ile birlikte bir çalışma başlattık. Çalışma, Afet Önleme, Azaltma Temel Planı adıyla anılıyor. İstanbul’da 7 ve üstü bir deprem olduğunda şehrin alt ve üstyapısına gelecek hasar nedir ve bunu nasıl azaltabiliriz, onu araştırdık. 2002 yılında bu çalışma bitti. İstanbul’da 7’nin üzerinde bir deprem olursa alt ve üst yapıya gelecek hasar miktarı mahalle bazında tespit edilmiş durumda. 50 ila 60 bin arasında ağır hasarlı bina, 70-90 bin ölü, 135 bin civarında ağır, 400 bin civarında hafif yaralı, 140 milyon ton enkaz, 40 milyar dolayında bir maddi kayıp bekleniyor. Doğal gaz servis kutuların 30 bininde hasar meydana gelebilir ve bu nedenle çok sayıda yangın çıkabilir.
Gelişmiş ülkelerde böyle bir tabloya karşı nasıl tepki veriliyorsa, bizim de bunu gerçekleştirmenin yollarını aramamız lazım. Bu yolları bulabilmek için İTÜ, ODTÜ, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden yaklaşık 100 bilim adamının katılımıyla bir Deprem Master Planı hazırladık. Bu planın dört ayağı var:
1- Mühendislik: Bu alanda insan kaynağı açısından bir sıkıntımız yok.
2- Mali yeterlilik: Ülkemizin ekonomik krizler gibi bunu da atlatacağına inanıyorum. Ayrıca rehabilite edilen ya da yeniden yapılan konutların değerlerinin artacağını da göz önünde tutmak gerekiyor.
3- Hukuki altyapı: Çeşitli yasalar yavaş yavaş çıkıyor ama bunların daha hızlı çıkması lazım.
4- Halkın katılımı: O olmadan bu işi başaramazsınız. Ancak devlet iyi bir örnek ortaya koyarsa, halk da buna sahip çıkar. Halkı yalnız bırakmamak gerekiyor. Bunu başarmak zorundayız.
Bu planın ilk çalışmasını Zeytinburnu’nda, 16 bin binayı kapsayan bir bölgede başlattık. Hangi binaların yıkılması veya güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyduk. 2500 binanın acilen yıkılması gerektiği ortaya çıktı. Bu tamamlandığında bir kentsel dönüşüme ihtiyaç var. İstanbul’un Avrupa yakası güney kesimi en riskli bölge. Buradaki 10 ilçede aynı çalışmayı başlattık. İstanbul’da tüm bu çalışmalardan ortaya çıkan şey şu: 10 yılda, 10 milyar dolar harcayarak kenti 7 büyüklüğünde bir depreme karşı hazırlıklı hale getirebiliriz.
Muhtemel bir depremden sonra enkaz altında kalan insanlarımızı kurtarmakla ilgili olarak Afet Koordinasyon Merkezi diye bir yapı oluşturduk. Bir başka çalışmamızsa İstanbul’un imar planlarından başlanarak depreme hazırlanması. Mikrobölgeleme dediğimiz bir çalışma yapıyoruz. Deprem açısından arazi kullanım planlarını oluşturmayı planlıyoruz. Ağustos ayı itibarıyla Avrupa yakasının güney kesimini tamamlamayı düşünüyoruz.
 

Nasuh Mahruki
AKUT Başkanı


 

“Ülkenin her
alanında çok
derinlere işlemiş
sorunlar varsa,
afet yönetiminde
Japonya gibi
olamazsınız.
Afetlere karşı
güçlü toplum
olmak istiyorsak, diğer sorunlara da
sahip çıkmamız
gerektiğini unutmamamız gerekiyor.”

 

 
Zihinsel
harita
değişimi
şart
 
     

En az 50 yıldır Türkiye’nin bütününe hakim bir yanlış modellerle iş yapmaya anlayışı var. Bu sadece kentlerin yaşama güvenlik alanlarını değil, bütün alanları etkiliyor. Bu yüzden problemlere tek merkezli bakmak doğru değil. İstanbul bir mega kent. Kaçak yapılaşma, kanunlara uygun olmayan yapıların oranı çok yüksek. Bu kadar uzun süre, bu kadar fütursuzca, bu kadar dikkatsizce, cahilce, görgüsüzce, haince boş bırakılmış bir alanda, 1999 depreminden sonra gündeme giren afetlere hazırlık, afet güvenliği gibi konularda 5-6 yılda çok yol kat etmemizi beklemek hayalperestlik olur. Bunu hükümetler eliyle yapmak da bana çok doğru görünmüyor. Türkiye’nin çok partili sisteme geçiş tarihi 1946, şu an 59. hükümetten söz ediyoruz. Bir hükümetin iktidarda kalma süresi ortalama 1.5 yıl değil. Türkiye gibi sorunları derinlere işlemiş ülkelerde, kısa sürelerle yönetimde bulunan belediye ve hükümetlerle bu sorunları bütünleşik anlamda çözmek mümkün değil. Sadece kısa dönem sorumluluk alanlarına odaklanmak gibi bir yanlış yönelimden etkilenmeyen devlet politikaları oluşturup, devletin kendi özgür iradesiyle ülkenin daha bayındır halde, milletin daha refah içinde olmasını sağlayacak bir kurguyla hareket etmeye ihtiyaç var. Ülkeyi yönetenler ulusal menfaatlere daha yukarıdan bakmayı başarabilirlerse o zaman bu hamleleri daha kolay yapabilirler.
17 Ağustos öncesinde, doğal afetlerde gönüllü arama kurtarma yapan sivil toplum kuruluşu olarak bir tek biz vardık. Bugün bu sayı belki 500’ü buldu. Ancak önemli olan bu arama kurtarma ordusuna ihtiyaç duymayı engelleyecek koşulları yaratmak. Afet planlama hazırlık döngüsü içersinde AKUT, müdahale aşamasında devreye girecek bir takım. Fakat Türkiye’nin esas ihtiyaç duyduğu şey, yangın çıktığında o yangını söndürmeye koşacak ekip değil de yangının çıkmasını engelleyecek kadrolar. Kendi kaynaklarımızın önemli bir kısmını önlem aşamasına ayırmaya karar verdik. Geçen sene Anadolu TIR’ı projesi kapsamında, 126 günde 15500 kilometre yol kat edip Türkiye’nin 81 ilinin tamamını tek tek ziyaret ederek seminerler verdik, kitapçıklar dağıttık, fotoğraf sergileri, söyleşiler yaptık açtık, önlem aşamasına dikkat çekmeye çalıştık. Vatandaşlara “Kendi bireysel önlemlerinizi alın, alamayacaklarınızı da yerel idareden, devletten talep edin” dedik.
17 Ağustos’tan sonra AKUT’a büyük bir ilgi doğdu. 1, 1,5 yıl AKUT’a tüm üye alımlarını durdurduk. Öyle bir hızlı büyümeyi yönetebilecek durumda değildik. Sonra tekrar kapılarımızı açtık. Türkiye çapında 8 ekibimiz var. Bağışlarla ayakta kalıyoruz. 17 Ağustos sonrası gelen bağışları idareli kullanarak derneğimizi bugünkü noktaya getirdik.

 

Koordinasyon eksik

İstanbul tek başına depreme hazır olamaz. Bireyden başlayarak, kurumların, sivil toplum örgütlerinin ve afet bilincinin oluşmasıyla devam eden bir süreç sonunda bütün ülkenin buna hazır olması gerekiyor. 99’dan sonra afet literatürümüze giren bir afet yönetim sistemi var. Mazisi maalesef 5 yıl. Bundan asli sorumlu olan devletin bile bilmediği bir sistem. Biz daha önce olaya mimari açıdan bakmayı afet yönetimi sandık. Şunu unuttuk: Afet müdahalesi, çadır kurmak, bina yapmak değil, oradan sağ çıkan insanların yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak.
Türkiye’de afet yönetimi konusunda bir bütünlük yok. Önceden Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmaları vardı. 1999’dan sonra Başbakanlık tarafından Türkiye Acil Durum Yönetimi kuruldu. Burada bir koordinasyonun sağlanması lazım. Ayrı ayrı birçok iş gerçekleştiren farklı sivil toplum örgütlerinin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Şemsiye görevini yürütecek bir el gerekiyor. Bu, devletin temel sorumluluğudur.

 

Cesur Can
Kızılay Genel Müdür Yardımcısı

 

“Bürokrasi hantal bir yapı. Afet ise çok hızlı hareket
etmeyi gerektiriyor. Afet yönetiminin bu yapıdan kurtarılıp sivil topluma, halkın bütününe yayılması gerekiyor. Bunu
becerdiğimiz an
hazırlığın başına gelmiş olacağız. Dünya standardını yakalamak için yapılacak çok iş var.”

 

 
   
     

1999 depreminden sonra bazı nedenlerle yoğun eleştiriler aldık. Bu eleştirileri değerlendirdik, doğru olanları belirledik. Neler yapmamız gerektiğini tespit ettik. Hızlı bir biçimde yeniden yapılandırma çalışmaları başlattık. Afet müdahaleleri konusunda, Hakkari’deki bir depreme Ankara’dan müdahale etmek gibi yanlış, ağır yöntemler uygulanmış bugüne kadar. Bunun değişmesi gerektiğini ortaya koyarak ambar mantığındaki depoların bölge lojistik merkezlerine dönüşmelerini sağladık. Bunda da bölgelerin afet riskleri, yaşanan afetlerin sıklığı gibi temel kriterleri kıstas aldık. Ankara merkezdeki malzemelerimizi de Türkiye’nin her yerine dağıtmaya çalıştık. Kullandığımız malzemelerin türünde ve adlandırılmasında bir standartlaşma sağlamaya başladık. Otomasyon çalışmalarını başlattık. Bir haberleşme sistemi kurduk. Saat başı çevrimlerle işleyen bu sistem birçok kurum tarafından model alınıyor.
Tabela şubesinden öteye geçmeyen, zaman zaman dönemin güçlü siyasi partilerinin şubesi gibi çalışan şubelerimiz vardı. Bunların birçoğu kapatıldı. Birçok ilde şubelerin işlevlerini değiştirdik. Rapid tim dediğimiz ani müdahale timleri kurduk. Travma teriminin farkına vardık her şeyden önce. Birtakım hukuksal değişiklikler yaptık. Son 1,5 yıldır STK’larla sıkı bir çalışma içine gitmiş durumdayız. İlkokul 5-6-7. sınıflar için Kızılay ile Güvenli Yaşam diye bir kitap yayınlandı.
Bütün bunlara ek olarak, Türkiye’de afet dönemlerinde, kriz dönemlerinde medyanın toplumun yararına çalışabilmesi için birtakım düzenlemeler gerekli.
Bu dönemlerde medyanın temel görevi, paniği yatıştırmak ve doğru bilgileri halka vermektir. Kötü bir haber, bir anda 60 milyon kişiye ulaşabiliyor. Bu nedenle, artık medyaya doğru bilgileri, doğru biçimde aktarmak gerektiğini biliyoruz.

 

 

 

 

 
 

Cafer Çataloluk
Psikologlar Derneği

 

 

“Bireylerin ‘Buradayım, burada yaşıyorum, bu nedenle burayla ilgili bütün
sorumlulukları üstleniyorum’ diyebilmesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için de aidiyet duygusunun geliştirilmesi lazım.”

 
     

 

Gerçekle yüzleşmeliyiz

Emile Durkheim bir çalışmasında sigara içmek gibi, insanların kendilerini kötü etkileyecek olaylarla ilgili tepkisizliklerini “Bu bir intihardır” diye tanımlıyor. Niye intihar ediyoruz? Niye gerçeği değerlendirmiyoruz? Gerçek nedir? Burası depremlerin olduğu bir ülke. Gerçek nedir? Benim evim de etkilenebilir. Gerçek nedir? Benim önlem almam gerekir. Ama biz “Benim değil, başkasının başına gelir” diyen, yanlış bir bilgiye sahibiz. Gerçeği değerlendirmekle ilgili bir sıkıntımız olduğu için, gerçeği değerlendirmemekle ilgili bir donanımımız var. Kadercilikten beslenen bir tarafımız var.
Ülkenin gerçeklerini de gerçeğe çok uygun bir biçimde değerlendirmiyoruz. Bizim doğamızda olan bir şey, tehlikelere karşı tepkilerimizde de ortaya çıkıyor. Halk devletten bekliyor deniyor. Ama böyle bir kültür içersinde nasıl olur da devletten beklemez? Devletten beklemesi için bütün şartlar oluşturulmuş durumda. Devlet organları da bireylerin kendi başlarına yapabilirliklerini desteklemiyor.
Muhtemel bir depremde çok sayıda kayıp ve yaralıdan söz ediliyor. Bu da birçok aile sisteminin parçalanması demek. Parçalanan bir aile sisteminde yardıma muhtaçlara kim destek olacak? İstanbul’da bir psikolojik travma ekibinin olması lazım. Psikologlar Derneği olarak bizim deneyimlerimiz var. Birçok bölgeye gittik ama bu gönüllülükle yapıldı. Bu iş, öğrencilere bırakılacak bir iş değil. Afet sonralarında depresyonda olan, intihara çok yakın, gelecekten umudunu yitirmiş, hayatını yeniden oluşturmakta yeterli donanıma sahip olmayan insanlarla çalışılıyor. Mutlaka valilik ve belediyenin ortaklaşa oluşturduğu ekipler olması lazım. Üstelik böyle bir anda yaşanabilecek toplumsal bir kargaşanın da önünü almamız gerekir.
Psikologlar Derneği halen yasallaşmaya çalışıyor. 1930’lardaki tababet yasasına göre hizmet veriyoruz ve o yasada bize aslında yer açılmamış. Odalaşmaya çalışıyoruz. Bu sıkıntını içinde çalışmalarımız özellikle 17 Ağustos’tan sonra duyulur oldu. Biz afet yönetimi içersinde küçük fakat çok önemli bir parça olduğumuza inanıyoruz.
 


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR