SİTE İÇİ ARAMA

 



BEĞENİ ANKETİ

 

Sabahın ilk ışıkları ile Boğaz’ı beyaz köpüklere boğan vapurlar, her gün geçmiş günlerin ruhunu taşıyor bir kıyıdan diğerine...


Sadece Asya ve Avrupa’yı değil, İstanbulları da ikiye ayırır Boğaz: Vapur kullananlar ve kullanmayanlar...
Birçok dünya kenti, kendisini anlatırken ulaşım araçlarına başvurur. Londra’nın otobüsleri vardır. Gondollar Venedik’i hatırlatır. Her Pekin fotoğrafına bir çekçek silueti girer. Ama hiçbirisi dev bir nehir gibi uzanan boğazı köpüklere boğan vapurlar kadar kent yaşamının içinde değildir. Üstelik, biraz dikkatli bakarsanız, İstanbul’a benzer vapur; İstanbul’u güzel kılan tüm tezatları güvertesinde taşır. Kentin canlılığı, ritmi kalabalık bir iskelenin bekleme salonuna sığıverir. Sürme iskeleden vapura adımınızı attığınızda ise denize özgü bir zaman kavrayışı sarar sizi. Salonun kapısı kapanmadan, koşar adım yetiştiniz mi? Artık telaşa mahal yoktur. Önce mevsime ve günün halet-i ruhiyesine uygun bir yer seçilir. Keyifli bir bahar günü mü? Gazeteleri boşuna aldınız demektir. Kıç tarafında püfür püfür rüzgar, elinizde bir bardak çay, akıp giden manzara, daha önce yüzlerce defa görmüş olsanız da alır götürür sizi. Mevsimlerden kış, günlerden hüzünse mutlaka üst salon ve salonu dolduran salep kokusu. Kavurucu yaz sıcağında alt kattaki esintili banklar, genzinizde iyot...
Üsküdar-Beşiktaş seferi göz açıp kapayana kadar biter. Kadıköy-Beşiktaş, Kadıköy-Eminönü martıların en sevdiği, onlar için en cömert olan hatlardır. Sabah akşam vapura binenler, giderek birbirlerini tanır. Dilenci vapurunun yolcusu bambaşkadır. Paşabahçe’de, Çubuklu’da, Emirgan’da, Çengelköy’de, Beylerbeyi’nde bu aşina kalabalığa katılanlar, Ortaköy’de, Beşiktaş’ta ya da Eminönü’nde inecektir. Her gün aynı yerde oturanlar, birbirlerini selamlayanlar... Koyu sohbetler açılır Dilenci vapurunda; iş hayatı, politika, futbol, eski günler: Yol uzundur.
Bir de ada seferleri var tabii... Adalar’a giden vapurların hepsinin adı Sait Faik’tir aslında, her gün ustadan bir öyküyü İstanbul’a getirirler. Yaz aylarında, haftasonlarında, ada vapurlarının dokunaklı yalnızlığı vur patlasın çal oynasın gezi seferleriyle dağılır.

 

Ya deniz adamları? Siz sadece 15-20 dakikalık yolculuk boyunca görürsünüz onları. Ama onlar uzun yolcular gibidir aslında; tüm gün denizdedirler. Denizin sabrı, bilgeliği yüzlerine vurmuştur. Vapurun bir de iç yaşamı vardır, sabah seferlerinden birinde “karaya çıkan” çımacılardan biri günlük erzakı alır. Her gün biniyorsanız vapura, birilerinin çarkçıbaşına “Kaptan da yemek yiyor mu?” diye sorduğuna şahit olabilirsiniz pekala.
Vapurlar... Topkapı’yı, Beylerbeyi Sarayı’na bağlayan, Kız Kulesi’ni selamlayıp Galata’ya göz kırpan, Dolmabahçe’nin önünde ağır ağır süzülen... Sadece vapurdan görünenleri tanıyarak anlayabilirsiniz İstanbul’u. İstanbul’un beyaz rehberleridir çünkü onlar, iki yaka arasında mekik dokuyan. Ama ne kadar güzelse korkuluklara yaslanıp vapurdan İstanbul’u seyretmek, en az o kadar güzeldir İstanbul’dan vapurları seyre dalmak. Güzel manzara resimlerinin, fotoğraflarının tek hareketli nesnesidir onlar.
Kim bilir, bir gün yıllanmış vapurlara ters bir lodos eser. İstanbul’a ait dediğimiz ritim, vapurlarınkini geçer. “Kaldıralım bunları, daha hızlıları gelsin” derler. Okyanus sularından gelen hızlı tekneler, vapurların emeklilik belgesi gibi yanaşır yeni iskelelere. Ve 160 yıllık bir aşk sona erer: Boğaz, her sabah birlikte uyandığı vapurlara veda eder. İskeleler, o koca halatlarla bağlandıkları vapurları boşuna bekler. Öksüz çocuklar gibidir şimdi onlar. İnanın, vapurların birkaç tanesi seçilir de birer nostalji unsuru olarak yüzdürülmeye devam ederse, Boğaz daha da hüzünlü bir çehreye bürünür. Bir kendisi için üzülür, geçmiş günlerin hatırına. Bir de birbirinden ayrılan vapurları için; ne Turan Emeksiz vapuru Paşabahçe’siz olabilir, ne Beşiktaş Fenerbahçe’siz.


 



KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR