SİTE İÇİ ARAMA

 


Denizden baktığınızda bir köy maketi gibi görünüyor Anadolu Kavağı,daracık sokakları, küçücük yapıları var. Üzerine yeşiller akıyor epelerden. Yarım saatlik bir yürüyüşe itirazınız yoksa, yukarıda,Ceneviz kalesinde eşsiz bir İstanbul manzarası bekliyor sizi...

...artık geri dönme vakti gelmişti. Akşam, Anadolu Kavağı iskelesinin renkli camlarından süzülerek, gelecek motoru bekleyen yolcuların yüzlerinde ışık oyunları oynuyordu. Motor biraz gecikmişti doğrusu. Şimdi herkes onları izliyordu. İskeleye bordalayan küçük tekneden inen dalgıç kıyafetli genç adamlar, büyük çuvalları teker teker kıyıya taşıyordu. File çuvalların içinde yarının tavalarında kızaracak midyeler vardı. Doyumsuz bir İstanbul günü, bu eski İstanbul köyünde başladığı yerde bitiyordu işte...
     

       
Anadolu Kavağı dendiğinde ilk akla gelen, kuşkusuz balık restoranları. Karşınızda uzanan boğaz, sahilde yatan balıkçı tekneleri, Anadolu Kavağı’nı şehrin içinde, şehirden uzak bir yer haline getiriyor.

Daha bu sabah erkenden yola çıkmıştık. Oysa haftalar önce gibi geliyor Eminönü’nden vapura binişimiz. Ada köyleri gibi karşıladı Anadolu Kavağı bizi, denizden gelen misafirlerine tüm siluetini doya doya izleterek. Yüksek tepelerden yeşiller akıyor denize doğru. Detaylar belirginleşmeye başladı yaklaştıkça. Şu ilk göze çarpan, iskele işte. Hemen yanındakiler, balık restoranları olsa gerek. Tepede de kale var. İskelenin sağına baksanıza; birileri eylülün serin sularında yüzüyor galiba...
Vapurdan iner inmez, kalabalığın peşine takıldık önce. Mini mini bir yer burası. Daracık sokakları, küçücük evleri var. Av mevsiminin açılmasından mıdır, balık restoranlarının tezgahlarda koca deniz buraya akmış dedirten bir bolluk... Buyrun üst katlarda manzaralı masalarımız var... Ayaküstü birkaç çubuk midye mi önce?.. Bir de waffle var Anadolu Kavağı’nda mutlaka tatmalı yemekten sonra... Ama önce palamuttan lüfere doğru yol alan balık sezonunu yakalamalı... Aşçılar kalamar ve iskorpitte iddialı...
Yemeğin ardından, yaklaşık yarım saat süren bir yürüyüşün
sonunda nihayet tepedeki Yoros Kalesi’ndeyiz. Cenevizlilerin yaptığı kale, bu yüksekliğe ulaşmayı başaran iyot kokusu ile birlikte geçmiş duygusunu, tarihin ruhunu dolduruyor ciğerlerimize. Meşakkatli deniz ticareti, deniz savaşları... Şimdi, bu güzel akşam vaktinde sırtınızı sağlam bir kaleye verip büyüleyici bir tepeden İstanbul’a bakma vakti. Bakın ne diyor Yahya Kemal, o güzel “Bir Tepeden” şiirinde:
İstanbul’u böyle bir tepeden duymak... Kaleden bakınca çok daha net görünüyor, kente tehditkâr bir mesafede Anadolu Kavağı. Her gün ulaşmak için çok uzak, kenti unutmak için çok yakın. Burada yaşasam, diye düşünüyor insan, günün ilk yarısını İstanbul’dan kilometrelerce uzakta hissederek geçiririm. Kimse gitmiyor çünkü buradan bu saatlerde, hep gelenler var Kavak’a. Ama öğleden sonra tek tük, güneş yorganını üzerine çekerken daha kalabalık gruplar halinde terk etmeye başlıyor insanlar köyü. İşte o zaman bir Ahmet Haşim hüznü doldurmaz mı buraları?
Hele Boğaz’ı izlerken yukarılardan, bir akşam şiiri daha okumaz mı Haşim?
Ama burada yaşamak... İnanın çok zor. Bırakın yeni sakinleri, Anadolu Kavağı SİT alanı olduğu için, yeni evlenen buralı çiftler dahi kendi köylerinde ev bulamıyorlar. Muhtarın deyimiyle, çivi bile çakılmıyor Kavak’ta... Mademki gece konaklayabileceğiniz bir yer de yok, yolcu yolunda gerek öyleyse... Sahildeki çay keyfinden sonra, iskeleye yöneldi adımlarımız. Artık geri dönme vakti gelmişti. Akşam, Anadolu Kavağı iskelesinin renkli camlarından süzülerek, gelecek motoru bekleyen yolcuların yüzlerinde ışık oyunları oynuyordu...
 


Kaleye çıkmak biraz zahmetli. Ancak tepeye ulaştığınızda sizi muhteşem bir manzara bekliyor. Boğazın mavi suları, Karadeniz’e karışıyor...

  


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR