|
Tartışmasız,
dünyanın en tanınmış kenti New York. Televizyon
kanalları arasında birkaç dakika dolaştığınızda, modern
çağın ikonları gibi yükselen gökdelenleriyle New
York’tan görüntülere, haber programlarında ya da
muhtemel bir Hollywood filminde rastlamanız işten bile
değil. Ancak Özgürlük Anıtı’ndan tutun da Queens’in
kendine özgü apartmanlarına kadar onlarca simgesi olan
kent, aynı zamanda bir efsaneler diyarı. Modern bir
mitolojinin merkezi adeta. Belki de dünyanın dört bir
köşesinde, herkesin aklında farklı bir New York imgelemi
var. Kent, herkesin hayallerini besleyebilecek kadar
zengin. İşte bu yüzden, kendisini bu denli dünyaya
duyurmuş kent, karşı konmaz ve gizemli bir merak unsuru
olmaya devam ediyor. Bu merakın da standart bir New York
gezisiyle giderilebileceğini düşünüyorsanız,
yanılıyorsunuz. Çünkü New York gerçekten çok büyük ve
daha da önemlisi her gün kendisini yeniliyor…
Fakat biz yine de şansımızı bir deneyelim: Havaalanına
indiğiniz anda sizi “Big Apple” dedikleri ve New York’un
sloganı olmuş figürle birlikte, benzersiz bir atmosfer
karşılıyor. Evet bir yerlerde I LOVE NY yazıyor ama
bunun ne demek olduğunu anlamak için bir an önce
harekete geçmeniz gerekiyor. |
|
Bir New York akşamı!
New York, beş belediyeden oluşuyor: Manhattan, Queens,
The Bronx, Staten Island ve Brooklyn. İlk rotamız,
Manhattan’ın Bronx’a bakan ucundaki Harlem’den geçiyor.
Koca evler ve apartmanlar zincirlenmiş, binaların
kapılarına tahtalar çakılmış. Ev sahiplerinin yasadışı
kiracılardan kendilerini korumak için bu yola
başvurduğunu taksi şoförümüzden öğreniyoruz. Taksi
şoförü demişken, etraf biraz karardığından mıdır yoksa
metrodan yükselen ağır havadan mı, Martin Scorsese’in
unutulmaz filmi Taxi Driver, şimdi gözümüze bir kez daha
canlanıyor. Şoförümüz, filmde Robert De Niro’nun
canlandırdığı Travis Bickle’a giderek daha çok benziyor.
Taksinin farları, bir çift şaşkın göz gibi sokakları
tarıyor. Kaldırımlarda dans eden insanlar, ışıklı
tabelalar, otostopçular…
İlk gün için bu kadarı yeterli. Malum, yol yorgunluğu…
Yarın için bizi güneşli bir gün ve çok daha farklı bir
New York bekliyor.
|

|
Manhattan; New York’un
ta kendisi…
Meşhur New York metrosu ile tanıştıktan sonra,
Manhattan’ın merkezindeyiz. Kimilerine göre Manhattan,
New York’un ta kendisi. Burada şık giyimli çalışan
insanlar büyük bir koşuşturmaca içinde. Manhattan’daki
McDonalds’da canlı piyano çalınıyor. Dünyanın en lüks
McDonalds’ı burası olsa gerek, bir fast-food dükkanından
çok elit bir restorana benziyor. Ancak New York’ta fast-food
satan yerler oldukça fazla. Her iki dükkandan biri fast-foodçu
diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Manhattan’ın
güney ucu, The Financial District. O korkunç saldırı ile
yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin de bir zamanlar yer
aldığı bölge Amerikan ekonomisinin en önemli
merkezlerinden biri. Gündüzün o büyük temposu, akşam
saatlerinde şaşırtıcı bir şekilde yavaşlıyor. The
Financial District’te, adından da anlaşılacağı üzere,
sadece iş dünyası var. Meşhur Wall Street de bu bölgede
yer alıyor. Broadway Street, SoHo, TriBeCa, Greenwich
Village, Manhattan’ın mutlaka görülmesi gereken yerleri.
100 bin sakini, 12 Çince gazetesi, 12 Budist tapınağı,
150 kadar restoranı ve 300’ün üzerinde tekstil
fabrikasıyla Chinatown, Manhattan’daki en büyük etnik
bölge. Chinatown’un sınırları son yıllarda Little
Italy’e kadar uzanmış. Little Italy ismi sizi
yanıltmasın. Francis Ford Copolla’nın God Father II
filminde, (yine Robert De Niro’nun canlandırdığı) Don
Corleone’yi sıradan bir göçmenlikten mafya babalığına
taşıyan sokaklarda sadece birkaç İtalyan lokantası ve
çok az sayıda İtalyan kökenli aile kalmış artık. New
York’ta İtalyan kültürünün etkileriyle karşılaşmak, iyi
bir İtalyan mönüsü görmek için Brooklyn’deki Carrol
Gardens ya da Bronx’taki Belmont gibi bölgelere yol
almanız gerekiyor. Nitekim, Martin Scorcese de sıra Mean
Streets’e geldiğinde Little Italy ile ilgili filmini
Belmont’ta çekmiş. Bronx gerilerde kaldı. Ama Brooklyn
Köprüsü hemen önümüzde uzanıyor.
Brooklyn ve Queens
Brooklyn, bölgenin ilk Batılı sakinleri olan
Hollandalıların izlerini halen taşıyor.
|


|
Ancak aynı zamanda Queens ile
birlikte New York’un en kozmopolit bölgesi. Manhattan’ın
inşasından önce, New York’un en canlı bölgesiymiş
Brooklyn. Bugün sokaklarında dolaşırken o günlerin
şaşaasını görmek mümkün. Botanik bahçesi, müzik
akademisi, müzesi, çocuk müzesi ile Brooklyn gerçekten
de “şahsına münhasır” bir bölge…
Ve Queens… Adını Portekiz Kralı II.
Charles’ın eşi Kraliçe Catherine’den alıyor. Jamaica,
sadece bir ülke değil, aynı zamanda Queens’de daha çok
Afro-Amerikalıların ve Karayiplilerin yaşadığı bir
belediye ismi. Astoria denen bölgenin ise Yunanistan
dışında en çok Yunan’ın yaşadığı bölge olduğu
belirtiliyor. Jackson Heights, Elmhurst ve Corona’da
özellikle Hispanikler ve Asyalılar var. Flushing,
Koreliler ve Çinlilerin ticaret merkezi. Kew Gardens’da
Yahudiler ağırlıkta. Richmond Hill’da büyük bir
Hindistanlı popülasyonu yaşıyor. Bu etnik çeşitliliğiyle
Queens, kentin en renkli bölgesi ilan edilebilir.
Queens’in önemli bir özelliği de, burada yaşayanların
birer göçmen gibi görünmemesi, daha çok kendinizi
Jamaika’da, Meksika’da, İspanya’da, Çin’de vs. gibi
hissetmeniz. Hal böyle olunca, turizm Queens’in
ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. LaGuardia Havaalanı
da burada yer alıyor.
Kısa New York gezimiz, New York’tan biraz uzak duran
Staten Island’da noktalanacak gibi. Ancak yazımıza son
noktayı koymadan önce üç önemli New York müzesini
anmadan geçemeyeceğiz gibi görünüyor:
The Metropolitan Museum of Art:
ABD’deki yaygın adıyla Met’te sergilenen 3.5 milyonun
üzerindeki eser, sadece Amerika’nın değil, bütün bir
dünya kültürüne ışık tutuyor. Grek ve Roma galerileri,
İslam Eserleri galerisi gerçekten çarpıcı.
The Museum of Modern Art:
Cezanne, Gauguin, Van Gogh, Picasso, Braque, Kandinsky…
Müzede eserlerini görebileceğiniz sanatçılardan sadece
bazıları.
The American Museum of
National History:
Vaktiniz kısıtlıysa, kapısından bile girmeyin! 34 milyon
parçayla canlı tarihinin canlı bir şahidi adeta.
|