SİTE İÇİ ARAMA

 

Alp Bartu, ele aldığı konularla, renk tercihleriyle, figürasyonuyla sizi sürekli kışkırtan, yaşamaya davet eden bir ressam. Sanatçıya resim anlayışıyla birlikte resimlerinde neredeyse gözle görünür hale gelen müziği sorduk.

Bize resim anlayışınızdan
söz eder misiniz?

Gördüğünü bir grafik olarak aktaran ancak istediği şekilde boyayan, yani empresyonist gibi gören, ekspresyonist gibi boyayan bir ressam olduğum belirtiliyor. Ayşe Ersoy’un 500 Türk Sanatçısı: Plastik Sanatlar adlı kitabında da Alp Bartu’nun gerçeğe yakın resimler yaptığı ancak gerçekdışı boyadığı ifade ediliyor. Benim için resim detaydan öte bütünü veren ve yine rengin yapısında değil rengin içindeki duyarlılıkla renk haline gelmesinde oluşan bir biçim. Önemli olan tüpten sıktığınız boyayı renk haline getirebilmek. Sanatçının kimliğiyle, kişiliğiyle, yapısıyla, coşkusuyla heyecanıyla iki tüpün hayat üzerinde renk haline gelmesi…
Ben önceleri daha ziyade figüratif, küçük boyutlu resimler yapıyordum. Ancak olayları haykıran renklerle değil, birbiriyle ilişki içerisinde olan renklerle tuvale aktarıyordum. Çalışan, eğlenen ya da çalışıp dinlenme anını yaşayan insanlar üzerine çalıştım. 10 yıllık bir dönemin ardından eğlence daha büyük ağırlık kazandı. Resimlerim biraz daha büyüdü. Eğlence bir piknik, bir sünnet düğünü, bir köy düğünü ya da gece bir kafede şarkı söyleyen kıza eşlik eden bir grup olabilir… Bu tür resimler, 95’e, 96’ya kadar devam etti. Daha sonra bunların içersine balerinler girdi, artık kalabalıktan arınmış, şarkı söyleyen tek kadınlar girdi, resimlerim daha yalınlaştı. Daha az figür ve daha çarpıcı renkler öne çıkmaya başladı, 2-3 yıldır ise yol kenarı dikenleriyle ilgili işler yapıyorum.

Sanırız “Kenar Renkleri”
sergileriniz de yine bu dikenlerle ilgili. Bize biraz bu projenizden söz eder misiniz?

Yolun üzerinden geçip giderken kenarlarda kendi başına bitmiş dikenler görürsünüz. Bunlar baharda o kadar güzel renkler verirler ki… Sonbaharda ise kururlar, renkleri değişir. İşte bu yol kenarı dikenlerini şekillendirip biraz da renk ve biçim açısından deforme ederek çalışıyorum. Amacım, biraz da insanların baktıklarında, “Biz bu dikeni biliyoruz” demelerini sağlamak. Hiç kimse bu dikenlerin eve getirilerek resimlerinin yapılacağını düşünmemiştir sanırım. Örneğin, öğrencilerime buradan birer nesne seçin, resmini yapın dediğimde kimse dikenleri seçmiyor. Demek ki insan, resim için daha renkli, daha canlı, daha çarpıcı şeyleri tercih ediyor.

Siz öğrencilerinize neler
öneriyorsunuz?

Fotoğrafta vizörden bakıp konunun nerede başlayıp nerede biteceğine karar verirsiniz. Resim yaparken de önce bu vizöre bakın, konuyu belirleyin, ne içerde kalacak ne dışarı çıkacak veya dışardan alınıp bu konunun içine koyacağınız şeyler nedir, onlara karar verin diyorum. Çünkü resim gördüğünü aktarmak değil, o renk ve biçim düzeni ve denge içerisinde kompozisyonu yerleştirebilmektir.

Renk dendiğinde aklınıza ne
geliyor?

Her rengin bir ifadesi var. Her zehrin panzehiri olduğu gibi her rengin de bir panzehiri var. Mesela yeşili kullandığınızda yanında kırmızıyı da kullanmanız gerekiyor, yani o soğuk rengin yanına o sıcak rengin girmesi gerekiyor. Renklerin çok önemli etkileri var. Örneğin kilisenin renginin mor olduğunu görüyoruz. Bizans döneminde Boğaz’ın erguvanlarla dolu olmasının nedeni bu. Budistler turuncu giysiler giyiyorlar. Meryem’in giydiği elbise mavi olarak tasvir edilir. Renkten etkilenmeyen hiçbir kesim kalmamış. Hastanede cerrah yanınıza mavi ya da yeşil önlükle gelir. Bayrakların hemen hepsinde kırmızı renk vardır…
 

“Her zehrin panzehiri olduğu
gibi her rengin de bir panzehiri var.
Mesela yeşili kullandığınızda
yanında kırmızıyı da
kullanmanız gerekiyor.”

 

Müzik ve resmin nasıl
bir ilişkisi var?

İnsan yapısının müzikle bütünleştiğini düşünüyorum. Her anınızda müzik size eşlik edebilir. Müziğin benim resimlerimde çok farklı bir yeri vardır. Konularım arasında müzik de vardır ve benim resimlerimi izleyenlerden edindiğim intiba şudur: “Sizin resimlerinizde müziği duyuyoruz. O davulun, udun, kanunun sesi bize geliyor.”

Sizin aynı zamanda sporun
içinde bir kişi olduğunuzu
biliyoruz…

Uluslararası boks hakemiyim. 1973’te, resim öğretmenliği yaparken beden eğitimi dersine de girmemiz istendi. O yıllarda Muhammed Ali çok popülerdi. Televizyonda maçları veriliyordu. Çocuklar boksla ilgili sorular sormaya başladılar. Ben de onlara karşı mahcup olmamak için İl Müdürlüğü’ne yazı yazarak, bu alanda bir kurs açıldığında bana haber vermelerini istedim. Bugün spikerlik yapan Orhan Ayhan ile kurs arkadaşı idik. Bu alanda ilerleyerek Dünya Boks Birliği hakemi oldum; bu sizin yönetemeyeceğiniz karşılaşma yok demek. 5 dünya şampiyonasında görev yaptım, finaller yönettim. Akdeniz Oyunları’nda görev yaptım, Amerika ile Rusya arasında 2 yılda bir yapılan organizasyonda görev aldım, Sydney Olimpiyatı’nda maç yönettim. Bu şampiyonalar sırasında dünyanın birçok önemli müzesini görme şansım oldu.

ALP BARTU

1947’de Manisa’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Hatay ve Adana illerinde tamamladı. Marmara Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Fakültesi’nin Resim Bölümü’nden 1976-1977 akademik yılında mezun oldu. Birçok ortaöğretim kurumunda görev aldıktan sonra 1993’te Maçka Teknik Plastik Sanatlar Bölümü’nden emekli oldu. Çok sayıda karma sergide yer alan sanatçı, 52 de kişisel sergiye imza attı. Sanatçı, toplumun çeşitli kesimlerinden seçtiği konuları renk ve biçim düzenlemesiyle işlemektedir. Figür–doğa ilişkisini de gözleyerek sevinç, hüzün ve heyecan gibi duyguları tuvaline aktarır.
Alp Bartu ayrıca öğrencileriyle birlikte oluşturduğu Alp Bartu Grubu ile de sergiler açmaktadır.

KENAR RENKLERİ
Alp Bartu’nun “Kenar Renkleri” isimli son sergileri Ankara ve İstanbul’da hemen hemen eş zamanlı olarak açıldı.
Sanatçının Ankara Doku Sanat Galerisi’ndeki sergisi 19 Aralık tarihine kadar izlenebilir.
 

 

 

 

    Alp Bartu’nun en büyük destekçisi, eşi Selma Bartu.


KÜLTÜR VE SANAT YAYINIDIR