Zamanın
cezvesinden sohbetin fincanına köpük köpük akan
kahve, her yudumda biraz daha koyulaşır... Zaman
durur, kahveyle birlikte koyulaşır... Sohbetler
ısınır, koyulaşır...
Kaffa
tepesinde koyunlarını otlatan çoban şaşkındı.
Kavurucu Afrika güneşi, mızraklarını eğmeye
başladığında, koyunları hâlâ tarifsiz bir
canlılık içindeydi. Hopluyorlar, zıplıyorlar,
tepeyi bir inip bir çıkıyorlardı. Fakat bu nasıl
olmuştu? Doğanın tembelliği ile ün yapan bezgin
hayvanlarının bu beklenmedik tuhaflığına neden
olan neydi? Koyunlar güzel gözlerini
yumduklarında, kahve bitkilerinin filizlendiği
merada otlanmalarının üzerinden yedi gün
geçmişti...
Lezzet dünyamıza ilk adımlarını Etiyopya’da
attığı neredeyse kesin olan kahve ile ilgili
bilinen en eski efsane böyle diyor. Ancak
kahvenin binbir sihir küpü porselen fincana
kavuşması için uzun yıllar, uzun yollar
gerekiyordu.
Boğaz’a yolculuk
Biraz olsun gecikmesi "Yemen’den mi geliyor?”
serzenişlerine neden olan kahve Yemen’e nasıl
geldi? Etiyopyalı fatihlerle mi dersiniz? Nasıl
öğütüldü, pişirildi? Bütün bunlar, kahvenin
lezzetti gibi muğlak. Daha 14. yüzyılda
sufilerin sohbetlerine eşlik ediyordu kahve.
Daha sonra Bağdat, Mekke, Kahire... Kahvenin
asli kalıbını bulmak, daha sonra tüm dünyada
tanınacak olan Türk kahvesi adını almak içinse
Boğaz’ın incisine ulaşmaya ihtiyacı vardı.
Kahve kültürü, tarih boyunca birçok
aksesuvarı da beraberinde taşıdı:
türlü türlü öğütme mekanizmaları, kavrulan kahve
çekirdeklerini soğutma kapları,
birbirinden şık fincan zarfları, yolculuklarda
kullanılmak üzere tasarlanan
katlanabilir tavalar...
Kahvenin İstanbul yolculuğuna dair çeşitli görüşler var.
Kimi tarihçileri göre kahve 1550’li yıllarda Suriyeli
iki tüccarın heybesinde geldi İstanbul’a. Yemen Valisi
Özdemir Paşa’nın kahveyi Yemen’den saraya taşıdığı da
söyleniyor. Kahve, Kanuni Sultan Süleyman’a 40 kişilik
kadrolu usta ekibi tarafından sunuluyordu. Çok geçmeden
Harem’de, cariyelere kahveyi doğru biçimde pişirme
dersleri verilmeye başlandı.
İlk zincir mağaza!
Kahvenin saraydan çıkarak yayılması da çok sürmedi.
İstanbul, Starbuck’s, Gloria Jean’s gibi bugün dünya
çapında tanınan kahve zincirlerinin belki de ilkine
tanıklık edecekti. Anlatılanlara göre, önce Halepli
esnaf Hakem ve Şamlı Şems İstanbul’a gelerek Taht-ul
Kale’de, bugünkü adıyla Tahtakale’de birer büyük
kahvehane açtılar. Ehli keyifler, yazarlar buralarda
kalabalık toplantılar düzenliyordu. Kahvehanelerde
kitap, yazı ve gazeller okunur, tavla ve satranç
oynanır, edebiyat tartışılırdı. Kahvehaneler, dost
toplantıları için de uygun yerlerdi. Büyük ziyafetlerin
yerini çok daha hesaplı olan kahve toplantıları almaya
başladı. Tahtakale’deki 55 kahvehane, 200 çalışanıyla bu
yeni tiryakiliğin ortak bir kültür yaratmasını
sağlıyordu.
Kahvehaneler atama ve tayin bekleyen memurların da uğrak
yeri haline geldi. Kahve başlı başına bir sosyalleşme
unsunuydu. Paylaşılan lezzet, kahveye eşlik eden sohbet,
her zaman bir samimiyet göstergesi olarak kabul edildi.
Bu lezzetin sunulduğu mekanların artması, kahvehaneleri
deyim yerindeyse sosyal yaşamın kalbine yerleştirdi.
Mevki sahibi kişiler için kahvehanelere uğramak elzem
hale gelmişi. Çünkü artık memleket meseleleri dahil pek
çok konu kahvehanelerde konuşulur olmuştu. 1583’te III.
Murad, kahvehanelerde devlet işlerinin tartışılmasını
sakıncalı bularak kahvehaneleri kapattı. Bundan sonra
kahvehaneler ülkede yaşanan siyasi çalkantılara bağlı
olarak bir açılıp bir kapanacaktı.
İçiniz kabarmış,
ama önünüz aydınlık... iki ferah yolunuz var...
Fal bakanların ağzından sıklıkla dökülenler bu
sözler, çoğu zaman geleceğe yönelik birer
tahminden öte, samimi dilekler olarak kabul
görür.
İki kişilik kahve
Kahve, her zaman üzerinde sarayın tılsımını
taşıyan bir tören havasında hazırlandı.
Yüzyıllarca, tavalarda kavrulan kahve
çekirdekleri dibeklerde dövüldü ya da el
değirmenlerinde çekildi. Kahvenin yanında su ve
lokum ikram edilmesi, yine o yıllardan kalan bir
gelenek.
Modern hayat, kahvenin ağırlığı ve dinginliğiyle
her zaman çelişti. Ancak kahve daha Osmanlı
döneminde o kadar güçlü ve köklü bir kültür
haline gelmişti ki, toplumsal yaşamdaki yerini
hep korudu. “Kahvesi içilecek adam” deyimi,
kahvenin taşıdığı simgesel anlamları yansıtması
açısından, kahve ile ilgili olarak dilimize
yerleşen söyleyişler arasında belki de en
ilgincidir. İki kişilik bir “kahve anı”
karşılıklı güvene, samimiyete ve iyi niyete
işaret eder.
Türk kahvesi, sağlık açısından, Batılı ve Latin
Amerikalı rakiplerine karşı bir adım önde.
Öncelikle kafein yönünden ölçülü. Ayrıca, sadece
suyu içilen tek kahve, Türk kahvesi. Dibe çöken
telvenin içilmemesi, Türk kahvesinin lezzetini
de özgün kılıyor. Ve fincanın dibinde bırakılan
telve, fal olup düşlerin kapısını aralıyor. Bir
fincan kahvenin ardından bakılan fal, iyi
dileklerin dolaylı yoldan iletilmesinin en nazik
yöntemi olsa gerek.
Arabica; Arap şarabı...
Bugün dünyanın birçok ülkesinde farklı kahve
türlerinden yüzlerce çeşit kahve yapılıyor.
Ancak Türk kahvesinde kullanılan Arabica kahve,
bu türlerin en makbul olanı olarak kabul
ediliyor. Kahve, Avrupa’da “Arap şarabı” adıyla
karşılanıyor. Nitekim, kahve bitkisinin
meyvesinin bir tür şarap yapımında da
kullanıldığı biliniyor.
Türkiye’de hiç yetişmediği halde, pişirilme yöntemi nedeniyle tüm dünyada Türk kahvesi adıyla anılan “kara inci” 1615’te Venedikli, 1650’de de Marsilyalı tacirler tarafından uzak ülkelere taşındı. 1669’da Osmanlı Sefiri Hoşsohbet Nüktedan Süleyman Ağa, Türk kahvesini Paris’e götürdü. Fransa ile birlikte Avrupa’nın “kahve merkezi” olan Avusturya ise kahveyle 1683’te Viyana kuşatması sırasında tanıştı. Kahve çekirdeğini daha önceden tanıyan bir gezginin, Viyanalı askerlerin deve yemi sandıkları çuvallar dolusu kahveyi Tuna’ya dökmelerini engellediği anlatılıyor. Balkanlar’da, özellikle Yunanistan’da Türk kahvesi özel bir yere sahip. Andre Gide, Balzac gibi pek çok edebiyatçının damak zevkini fetheden kahve, J.S. Bach’ın Kahve Kantatı’na ilham veriyor.
Kahve, Avrupa’da önce büyük bir dirençle karşılanıyor. 1645’te İtalya’da açılan ilk kahvehane derhal kapatılıyor ve papa kahveyi “müslüman içkisi” diye adlandırarak içenlerin aforoz edileceğini ilan ediyor.
Kurukahveci Mehmet Efendi
19. yüzyılın sonlarında Kurukahveci Mehmet Efendi, kahveyi dolaplarda kavurarak değirmende öğütmeye başladı. Bu, çekilmiş kahvenin ilk kez toplu üretilmesi anlamına geliyordu. Mehmet Efendi’nin dükkanı, o tarihlerde İstanbul’a gelen ithal malların ilk durağı olan Eminönü’ndeydi. Yemen’den çuvallarla gelen kahvelerin öğütüldüğü dükkan, bugün Mehmet Efendi’nin torunları tarafından işletiliyor. Tahmis Sokak’a girer girmez duyulan keskin öğütülmüş kahve kokusu bizi adım adım kendisine çekiyor