Ana Sayfa | Site Haritası  

   
 LSÖYLEŞİ

“İyi fotoğraf
tesadüf mü?” diye
sorduğumuz İsmail Gökçe, bize bir
Amerikan
atasözünü
hatırlattı: Çok çalıştıkça
şansım artıyor.
 


İsmail Gökçe genç ve başarılı bir fotoğrafçımız. İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’nun bombalanması sırasında çektiği fotoğraf, dünya dergilerinde yayınlandı. Foto-muhabirliğinin kendi dalı olmadığını söyleyen İsmail Gökçe, bugüne dek Caferiler, Maronitler gibi çok sayıda projeye imza atmış, ödüller almış.
Fotoğrafı bir keşif olarak görüyor ve makinesini daha çok, kırık bir yaşam öyküsü olan insanlara çeviriyor. O yüzden fotoğrafları biraz hüzünlü... Halen Kültür Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan sanatçı ile Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanan macerasını, fotoğraf sanatını ve son projesi olan Rauf Denktaş çalışmasını konuştuk.

Bildiğimiz kadarıyla, Rauf Denktaş projeniz yeni tamamlandı. Bize bu çalışmanızdan söz eder misiniz?
Rauf Denktaş, göz önünde olan bir kişilik. Kıbrıs’ın tarihine damgasını vuran bir adam. O ülkenin yaratıcısı, tıpkı bir evin babası gibi... Ama seveni olduğu kadar, sevmeyeni de var. Kendisinin özel yaşantısını merak ettim. Tamamen tarafsız yaklaşıyorum. Gerçekten hakkında söylenen olumsuzlukları yapan biri mi, değil mi, bunu görmek istedim. O da projeyi kabul etti. Bir hafta boyunca evinde, ofisinde, özel görüşmelerinde onunla beraberdim. Kendisi de fotoğrafçı olduğu için birlikte fotoğraf gezileri yaptık. Halkın arasındayken çekim yaptım. Çalışma, benim onun hakkında hissettiklerimi, onun söylediklerini, beraberken yaşadıklarımızı metin olarak içeren bir kitap olacak. Seçim sürecinin ardından onu son olarak oy atarken çektim. Çünkü bu onun cumhurbaşkanı olarak son karesiydi. Tarih değişiyordu.
Son dönemde ne gibi projeler
gerçekleştirdiniz?

Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden hocam Antropolog Wilbert Skip Norman ile Kıbrıs kültürünü anlatan fotoğraflar çekiyoruz. 21 Mayıs’ta, Fransız Sokağı’nda bunları sergiledik. Yakın Doğu Üniversitesi’nin iki yılda bir düzenlediği fotoğraf günlerindeki 36 sergiden biri benim Caferiler sergimdi. Ayrıca, Kültür Üniversitesi’nden 11 öğrencim orada İstanbul konulu bir sergi düzenledi.

Bundan sonra sırada ne gibi
projeleriz var?

İstanbul’da yaşayan Çeçen mülteciler. 5 yıl önce buraya “bir süreliğine” diyerek gelmişler. Hep derme çatma yaşamışlar. Çeçen bir kadın, ağlayarak çiçek bile ekmediklerini anlatıyor... Ayrıca, İstanbul’daki Kıbrıslı Türk’leri çekiyorum. Kıbrıs’tan pek çok ülkeye büyük bir beyin göçü var; İstanbul’a, Londra’ya, Avustralya’nın bazı şehirlerine, ABD’ye ve kısmen de Kanada’ya. Hem bunun nedenlerini araştırmak, hem de o insanların yaşantılarını irdelemek, onları tanımak, tanıtmak için böyle bir proje yürütüyorum. Bu çalışma daha çok Kıbrıs’takilere yönelik. Size sıradan bir doktor ya da sanatçı portresi gibi gelen fotoğraflardakiler onların ya bir akrabasıdır ya da o kişinin neler hissettiğine dair bir fikirleri vardır.

 

“İstanbul’da yaşayan Çeçen mülteciler.
5 yıl önce buraya ‘bir süreliğine’ diyerek
gelmişler. Hep derme çatma yaşamışlar.
Çeçen bir kadın, ağlayarak çiçek bile
ekmediklerini anlatıyor...”
 

Bunu nasıl sunmayı
düşünüyorsunuz?

Öncelikle kitap olarak düşünüyorum. Çünkü yazı da olacak. İnsanların özgeçmişleri, doğdukları yerler... Hepsine sorduğum belli başlı sorular var. Yanıtların vardığı nokta da, bir gün dönmek. Özlemlerini sordum ve verecekleri yanıtları aslında çok iyi biliyordum: Yasemin kokusu, mandalinanın kabuğunu soyduğunuzda çıkan koku, Kıbrıs’ın yaz gecelerinin kokusu, meyhaneler...


Projelerinize yazıyı da dahil
ediyorsunuz...

Fotoğrafla yazı arasındaki ilişki çok tartışmalı bir konu. Genellikle yaşlı fotoğrafçılar, fotoğraf bir karede her şeyi anlatmalıdır diyor. Ben ona çok inanmıyordum. Bazı özel anlarda bu olabilir. Ama örneğin, Amerika’da yaşayan bir Türk fotoğraf sanatçısı olan Sedat Pakay’ın Kıbrıs’taki sergisinde bir karesi vardı: Bir zenci, önünde bir çay semaveri, çay bardağı... Belli ki Türkiye. O anda bir algı zorluğu yaşadım ve sordum. Adamın çok ünlü bir yazar olduğunu, rahat yazabilmek için kaçıp Türkiye’ye geldiğini, 9 ay boyunca yazdığını öğrendim. Bu bilgilerle fotoğraf bana anlamlı geliyor. Şimdi fotoğrafa baktığımda onun hakkında birçok şey öğrenebiliyorum.

Fotoğraflarınız “azınlık” duygusuna işaret ediyor. Tesadüf mü?
Değil elbette... Sana gönlün bir yeri çek diyorsa, muhakkak senin onunla bir bağlantın vardır. Çocukken, Kıbrıs’ta yaşıyorken acaba Almanya’da bir Hans, Amerika’da bir David nasıl yaşıyor, onu merak ederdim. Farklı yaşamlara saygılıyım ve öğrenmek bana çok şey katıyor. Bir arayışın sonucu bunlar.

Geri dönmek deyince aklınıza ne
geliyor?

Ülkem geliyor.

Gitmek?
Keşfetmek, öğrenmek için başka bir yere gitmek.

   
“Filmi çöpten aldık”

Konsolosluk bombardımanı
fotoğrafının öyküsünü
anlatır mısınız?

Öncelikle şunu söyleyeyim, olay çok acı ve şansız bir olay. Keşke hiç olmasaydı. Ama o anı bir fotoğrafçı olarak çekmek bir şansa, evet şanslıydım. O gün çalışıyordum. Patlama tam önümde oldu. Makineye çantamdan çıkarmadım. Zaten orayı çekiyordum ve olay oldu. Patlama 2004 yılındaydı ama bu fotoğrafın öyküsü, 2003 yılına, Maronitler projesine uzanıyor.
Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde araştırma görevlisiydim, cumartesi sabahı yapılacak sınavda görevliydim. O gün, Maronitlerin de Paskalya töreni vardı. Gidip çekmem lazımdı, içim içimi yiyor. İzin istedim, vermediler. Her şeyi göze aldım ve Koruçam’a gittim. Fotoğrafları çektim, baskılarını yaptım. Okuldan ayrılmamı tetikleyen olay da bu oldu belki. Okulu bırakıp 2003’te buraya (İstanbul’a) gelirken, Devlet Fotoğraf Yarışması katılım formunu içeren bir zarf aldım. Zarfı valize attım, buraya geldim. Katılım tarihi 3 Kasım. O ara Coşkun Aral’ın ofisinde kalıyordum. Ev bulmam lazımdı. O arada zarfı buldum. Katılım için son 4 gün! Kardeşimi arayıp başvurmasını istedim. Bir hafta sonra bir telefon geldi, yarışmayı kazanmışım. Oradan gelen para, bir eve çıkmamı ve bazı masraflarımı karşılıyordu.

  

 
“İncil’in dilini” konuşan MAronitler, adanın en eski halklarından.
Gökçe’nin Paskalya töreni sırasında çektiği fotoğraflar, yok olma tehdidi ile
karşı karşıya olan bir kültürü anlatıyor. Maronitler, BM’den de aldıkları yardımlarla geçimlerini sağlıyorlar.
 

 


Maronitler, bugün sadece Kıbrıs’ta, Koruçam’da yaşayan bir Hıristiyan mezhebi. Tarihte birçok baskıya maruz kalan Maronitler, kısıtlı olanaklarla hayata tutunmaya çalışıyorlar. İsmail Gökçe’nin onların Paskalya Töreni sırasında çektiği fotoğraflarda, yüzyılların derin ve acılı izlerini görmemek mümkün mü?..

Bu arada benim kullandığım makinenin, her yerde bulunmayan 135 mm objektifinin ikinci elini iyi bir fiyata bulmuştum. Kıbrıs’tan ödülü alıp geldim ve düşünmeye başladım: Ya objektifi alacağım, ya eve çıkacağım. Objektifi tercih ettim. O gün objektifi denemeye çıktım. Vapur Karaköy’e yanaşırken patlama oldu. Dumanda hiçbir şey görünmüyordu. Çektim. Patlamanın olduğu yere koşmaya başladım. Ama sonra durdum. Neden koşuyordum? Ben foto-muhabirlik yapmıyorum. Böyle bir fotoğraf çekme hırsını yaşamak istemiyorum, dedim. Benim görevim değil bu.
Bir fotoğrafçıya filmi verdim. Film banyoya girdi, elektrikler kesildi. Film de tam olarak gelişmedi. Adam, “Yarısını çekmemişsin, atıyorum” dedi, attı. Akşam fotoğrafları aldım, bombalama fotoğrafları yok. “Eyvah!” dedim, “Çöpteki film”. Çöpten filmi aldık, bir şekilde kurtuldu. SIPA Press fotoğrafı satın aldı. Ben de böylece eve çıktım.
Olayın akşamına Avusturyalı gazeteci Karl Wendel aradı, Der Spiegel için çalışıyordu. Kendisine rehberlik yapmamı istedi. Daha olayın ertesi günü, polisin kapattığı yerlere girdik, inanılmaz bir muhabirdi. İki saat sonra isimlere ulaştık. Patlamayı gerçekleştiren kişinin ailesini, evini, arkadaşlarını bulduk. Hastanede, Karl’ın da çok üzüldüğünü ve gözü kör olan bir kız için Avusturya’dan yardım getirdiğini biliyorum...


 

 












 
 


Kültür ve Sanat Yayınıdır. Tüm Hakları Saklıdır.
Güvenlik Politikası